«
  1. Ana sayfa
  2. FIKIH
  3. Zarûretler Yasak Olan Şeyleri Mubâh Kılar / الضرورات تبيح المحظورات

Zarûretler Yasak Olan Şeyleri Mubâh Kılar / الضرورات تبيح المحظورات

FIKIH KÂİDELERİ

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

<<<Kâide>>>

الضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ

Zarûretler yasak olan şeyleri mubâh kılar.

<<<Şerh>>>

Bu kâideyi, İbnu’s-Subkî (v. 771h.) ve Zerkeşî (v. 794h.) rahîmehumallâh zikretmişlerdir. 

Mecelle-i Ahkâm’da ise 21. maddede geçmektedir.

Bazı İslâm âlimleri bu kâideyi, zarûretin zarardan türeyen bir kelime olması ve her ikisinde de mükellef için belirli bir sıkıntının bulunması sebebiyle  “zarar izale olunur” kâidesinin altında zikretmişlerdir. Ancak zarûretin meşakkat cinsinden olan bir zorluk ve sıkıntı olması nedeniyle “meşakkat kolaylığı celbeder” kâidesinin altında zikredilmesi râcih olandır.  

Kâidenin Lafızları:

Zarûret kelimesi lügatte “büyük ihtiyaç, savuşturulamayan zorluk ve sıkıntı” demektir.

Istılâhta ise: “Def edilemeyen şekilde başa gelen meşakkattir.”

Diğer bir ifâdeyle: “Kişiyi dînen yasaklanmış olan şeyleri yapmaya mecbur kılan meşakkattir.”

Mübâh: “Kendisinde mahzur olmayan, böylece durumu geniş olup, dar olmayan” demektir.”

Istılâhta ise: “Herhangi bir emrin veya nehyin kendisine bizzat taalluk etmediği şeydir.” Bu itibarla da fiil ile terk arasında ihtiyarı gerektiren hükümdür.

Mahzur: “Yasaklanan şey” demektir.

Istılâhta ise: “Şâri Teâlâ’nın bağlayıcı bir surette yerine getirilmesini istediği şeydir.” Bu itibarla da terk edenin sevâb kazandığı, kendisiyle amel edenin ise azâbı hak ettiği hükümdür.

Kâidenin Mefhûmu:

Zarûret, insânın nefsi, herhangi bir uzvu, nesli ve namusu, aklı ve malı gibi muhâfaza edilmesi zarûrî unsurlarına zarar ve eziyet getirmesinden korktuğu ve bu durumda zararı defetmek amacıyla gâlib zanna göre şerîatın sınırları içinde haram irtikab etmenin veya vâcibin terkinin ya da vaktini tehir etmenin mubâh olduğu tehlike durumu ve şiddetli meşakkattir.

Zarûret, mükellefi dînî yasakları ihlâl etmekle karşı karşıya bırakan ve ancak bu şekilde savuşturulabilen ciddi bir özür ve şiddetli bir meşakkat ortaya çıkar. Zarûret halinde mükellefin nefsi, herhangi bir uzvu, namusu, aklı,  malı ve dîni yani İslâm’ın koruma altına aldığı temel haklardan birinin tamâmen ortadan kalkması ya da telâfisi mümkün olmayacak şekilde zarar görmesi söz konusudur.

İslâm’ın koruma altına aldığı zarûretler ittifakla kabul edildiği üzere; dîn, can, akıl, nesil ve maldır. İslâm âlimleri, bunların muhâfazasına mâni olan engellerden biri sebebiyle mükellefin başına gelen zarûret halinde Allâh’ın hakkına müteallık olan mahzurlu fiile -yeme, içme, sövme gibi- zarûretten dolayı izin vermişlerdir. Helâkı bertaraf etmek için ölü eti yemek gibi bazı hallerde yasaklanan şeyin yapılmasını vâcib kabul etmişler ve terk edeni günahkâr saymışlardır. Kulların haklarına ilişkin olarak -telafisi mümkün olduğundan dolayı- malın telef edilmesine tazmin etmek şartıyla izin vermişlerdir. Ancak can, uzuv ve namus tecavüzüne yol açanları ise câiz görmemişlerdir. Çünkü bir kişinin zarûreti, başka bir kimsenin zararıyla izâle edilmez. İnsânlar, hürmet noktasında eşittirler. Bu itibarla, muztar başka bir muztarın yiyeceğini yemez veya evladını öldürmez.

Anlaşılacağı üzere meşakkat, zarûretten daha geneledir. Zîrâ meşakkat, zarûret ile birlikte zorlu ve sıkıntılı olan diğer durumları da kapsar. Zarûret hallerinde, zarar belirgin olur. Bu haller içinde, zarûret sebebiyle câiz olan hafifletici hüküm alınmadığı takdirde, içinden çıkılamayan sıkıntı, helâka ya da ona yakın derecede bir zarara veya zaafa ya da temel maslahatların zâyi olmasına sebeb olacak şekilde şiddetli olur.

Zarûretin Rükünleri: 

Zarûretin muztar, zarar ve fiil olmak üzere üç rüknü vardır:

Muztar: Iztırar durumuna düşen kişidir. Kişinin ıztırar haline düşmesinin şartı, had cezâsına maruz kalmak gibi bir masiyetin sonucu olmamasıdır. Böyle bir durumdaki sıkıntı, zarûret olarak değerlendirilmez. Yine ıztırar, kişinin kendi kastından doğan bir sıkıntı olmamalıdır. Misâl olarak, kişinin rızkını kazanmak için çalışmak yerine oturması ve sonucunda da açlığa düşmesi, yasak olan şeyleri kendisi için mübah kılan zarûret değildir. 

Zarar: Mükellefin içine düştüğü istisnaî durumdur. Şartı ise defedilememesi halinde dîn, can, akıl, mal ve namus gibi unsûrların muhafazasının kaybına neden olacak derecede önemli ve hâlihazırda vukuu buluyor olmasıdır. Aksi halde, yasak olan şeylerin mübâh kılınmasına sebeb olan bir etken olarak değerlendirilmez.   

Zararı defeden fiil: Iztırar durumuna düşen kişinin başına gelen zararı defetmek için yaptığı fiildir. Kendisiyle zararın defedildiği en hafif ve tek yol olması, zararı def etmeye yetiyor olması ve zararın bu fiilden daha büyük olması şarttır.

Zarûretin Şartları:  

Zarûretlere göre davranmanın sahîh olması ve ruhsatlar ile amel etmenin câiz olmasının bazı şartları vardır. Bu şartlar, dört maddede toplanır:  

Birinci şart: Zarûretin zarûrî bir maslahatın kaçırılmasına sebeb olmasıdır.

Zarûrî maslahatlar: Dîn, akıl, can, mal ve nesildir. Zarûret halinin bu beş maslahattan birine yahut bir kaçına zarar verecek olması ile mahzûrattan (yasaklanan şeylerden) bir şeyi işlemek câiz ve mübah olur. İmâm Gazâlî rahîmehullâh (v. 505h.) şöyle demiştir: “Maslahat; asıl itibarıyla menfaati celbetmek ve zararı def etmektir. Biz sırf bunu demiyoruz. Zîrâ menfaati celbetmek ve zararı def etmek, mahlûkatın maksatlarıdır. Mahlûkatın iyiliği, maksatlarını elde etmektedir. Ancak ‘maslahat’ derken şerîatın maksadını korumayı kastediyoruz. Şeriatın insânlar için maksadı şu beş husustur: Dîn, can, akıl, nesil ve mallarının korunmasıdır.”

İkinci şart: Zarûretin mahzûrdan daha ağır ve büyük olmasıdır. Zîrâ zarûretler, yasaklanan tüm şeyleri mubâh kılmaz. Zarûret, mahzûrat ile eşit yahut ondan daha aşağı olursa, mahzûratı işlemek câiz olmaz. Zarar kendi misli ile yahut daha ağırı ile izâle edilemez. İmâm İbn Receb rahîmehullâh (v. 795h.) şöyle demiştir: “Zarûret halinde olan için iki haram bir araya gelirse, zarûret dışında her ikisi de mubâh kılınmaz, ikisinden mefsedet ve zarar bakımından daha hafif olanın diğerine takdimi gerekir. Çünkü ziyâde olması zarûreti getirmez ve dolayısıyla mubâh olmaz.”

Üçüncü şart: Zarûretin halinin vâki olmasıdır. Can veya mal gibi korunması zarûrî bir unsurun telef olması korkusunun beklenen bir korku değil, hali hazırda var olması gereklidir. Mükellefin, zarûret hali içinde bizzat bulunması şarttır. Aksi halde ileride vaki olması muhtemel olan bir zarûret, mevcut halde mahzuratı mubâh kılmaz. Vâki olan zarûret hallerinde ise mahzûratı işlemek câiz olur.

Dördüncü şart: Muztarın mahzûratı işlemeye (şer’î emir ve yasaklara muhâlefete) zorunlu kalması veya zararı bertaraf etmek için muhâlefet dışında, kendisine haram kılınanın yerine mubah bir diğer vesile olmamasıdır. Zarûret ile karşı karşıya kalan mükellefin bu halden kurtulmaya gücünün yetmemesi yahut onu değiştirmeye imkânın bulunmaması gerekir. Aksi halde yani mahzûratı işlemeden zorda olsa içinden çıkılabilecek olan zarûret halleri, mahzûratı câiz ve mübâh kılmaz. 

Mükellefler için aslolan, azîmet üzere şer’î hükümleri edâ etmeleridir. Ancak Allâh Subhânehu ve Teâlâ, azîmet ile amel etmeye mâni olan -beş maslahattan birine zarar verecek- istinâi bir durum gündeme geldiğinde, -ilgili şartlara binaen- haram olanı almalarını mubah kılmış ve kullarının ruhsatlar ile amel etmelerine izin vermiştir.

Ruhsat, özürlere binâen sâbit olarak meşru kılınmış şeydir. Yine ruhsat, haramlık ve yasağın sürmesine rağmen mubah olan şeydir. İmâm Şâtibî rahîmehullâh’ın (v. 790h.) söylediği üzere zarûret, mahzurlu olanı ibâhaya nakletmez, bilakis mahsurlu olanın hükmü devam etmekle birlikte muztar üzerinden zorluk ve günahı kaldırır. Mahzurlu amelin işlenmesini mübâh kılar. Aslen mubah olan şeyi yapanın sorumlu tutulmadığı gibi ruhsat olan şeyi yapan da sorumlu tutulmaz.

Kâideden Çıkan Bazı Hükümler: 

• Bir kimse, bir başkasını öldürmekle ya da onun bir uzvunu kesmekle tehdit etse ve bir kişiyi öldürmeye zorlasa, zorlanan kişi için tehdit edildiği fiili yapması câiz olmaz. Çünkü burada zarûret ile mahzur eşittir ya da mahzurun zararı, zarûrettin zararından daha ağırdır. Bir insânın zararı, başka bir insânın zararı ile izâle edilemez. Canlar ve mallar gibi koruma altında olan unsurlar dokunulmazlıkta eşittir. Bu durumda eğer mükreh (ikrâh olunan kişi) katli gerçekleştirecek olursa, onun hükmü, ikrâh edilmeyen kâtilin hükmünde olur. İmâm İbn Nuceym rahîmehullâh (v. 970h.) şöyle demiştir: “Şayet bir kimse başkasını, kendisine ruhsat verilmemiş bir şekilde öldürmeye zorlansa, onu öldürmesi günahtır. Çünkü kendisini öldürmesindeki mefsedet, başkasını öldürmesindeki mefsedetten daha hafiftir.”

Yine muztar başka bir muztarın yiyeceğini yemez veya evladını öldürmez.

• Bir kimse, kefenlenmeden defnedilse daha sonradan kefenlemek için kabir açılmaz. Çünkü onun hürmetini çiğnemekten ötürü terettüb eden mefsedet, toprağın ona örtü olduğu kefensizlikten daha şiddetlidir.

• Ölümle yahut bir uzvun telefi ile tehdit edilerek küfür kelimesini söylemek için ikrâh edilen bir kimse, istenileni yaptığı takdirde kendisinden yaptığı şeyin günahı ve hukûkî neticesi kalkar. Zîrâ o kimse için bu ruhsatı, Allâh Subhânehu ve Teâlâ tanımıştır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Kalbi îmân ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hariç, her kim îmânından sonra Allâh’a karşı kâfir olur, göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allâh’tan bir gazab vardır ve büyük azâb onlarındır.” [en-Nahl: 16/106]

Bununla birlikte ikrâh olunan şeyi yapmayarak sabretmek, onun fâili olmaktan faziletlidir. Böyle bir kimse Allâh Subhânehu ve Teâlâ katında büyük bir ecre kavuşur.    

• Hayatı yahut uzuvları ya da uzuvların işlevini tehdit eder derecede yiyecek bulunamaması hali, leş ve domuz eti gibi şeylerin yenilmesini câiz ve mecbur kılar. Bu durumda olan bir kimse için leş ve domuz eti gibi şeyleri yemenin günahı üzerinden kalkar. Allâh Subhânehu ve Teâlâ buyurmaktadır: “Allâh, size ancak leş (ölü eti), kan, domuz eti ve Allâh’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zarûret ölçüsünü (ve haddi) aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allâh çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [el-Bakara: 2/173]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh (v. 728h.) şöyle demiştir: “Yiyeceklerden haram kılınmış olan, kıtlık ve açlıktan midenin kazınması olan zarûret dışında mübâh kılınmaz. Giyeceklerden haram kılınmış olan da zarûret ve hacetle mübâh kılınır. Sünnet böyle gelmiştir ve Allâh’ın arasını ayırdığı şey de birleştirme yoktur.”

Anlaşılacağı üzere zarûretlerin yasakları kaldırmaları bakımından üç hâl vardır:

Birinci hal: Zarûretin yasak olan fiilin işlenmesine izin vermediği haldir. Misâl olarak: Bir başkasını öldürmek veya bir uzvunu kesmek zarûret halinde dahi câiz olmaz.

İkinci hal: Zarûretin yasak olan fiilin işlenmesine izin verdiği fakat mecbur kılmadığı haldir. Misâl olarak: Zarûret karşısında küfür ve inkâr mahiyetinde olan, dînden çıkarıcı söz söylemek ve başkasının malını telef etmek câizdir; ama mecburî değildir. Yani yapmayan günaha girmez, suç işlemiş olmaz.

Üçüncü hal: Zarûretin yasak olan fiilin işlenmesine izin verdiği ve ayrıca mecbur kıldığı haldir. Misâl olarak: Yiyecek bulmadığından dolayı ölmek üzere olan kişinin ele geçirdiği leş etinden yemesini yahut şarap içmesi câiz ve mecburîdir. Yemeyip de ölürse günaha girer.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1441 h. / 2019 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!