«
  1. Ana sayfa
  2. FIKIH
  3. Yakîn Şek İle Zâil Olmaz / اليقين لا يزول بالشك

Yakîn Şek İle Zâil Olmaz / اليقين لا يزول بالشك

BÜYÜK FIKIH KÂİDELERİ

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…  

Bundan sonra:

“Büyük Fıkıh Kâideleri”, İslam fıkıh mezhebleri tarafından ittifakla kabul edilmiş beş temel kâidedir. Bu kâideler fâkihlerce Kur’ân ve Sünnet naslarından istidlal ile elde edilen ve üzerlerine birçok ahkâmın binâ edildiği büyük kâidelerdir. Bu kâidelerin her birinin mefhûmu ve uygulamalarına dâir misâller münferid kalın birer kitab olacak kadar geniştir. Ancak bizim hedefimiz bu kâideleri geniş bir şekilde beyân etmek ve kapsamına giren tüm meseleleri açıklamak değildir. Bizim hedefimiz okuyucuya fıkıhta önemli bir yer teşkil eden bu kâideleri ve işlevselliklerini kısa fakat faydalı bir şekilde göstermek ve fıkhın olmazsa olmaz kavâid bilgisine giriş sağlamaktır.

 

İkinci Kâide

YAKÎN ŞEK İLE ZÂİL OLMAZ 

<<<Kâide>>>

الْقَاعِدَةُ: الْيَقِينُ لَا يَزُولُ بِالشَّكِّ

“Yakîn şek ile zâil olmaz.

<<<Şerh>>>

“Yakîn şek ile zâil olmaz” kâidesi büyük ve üzerine birçok ahkâmın binâ edildiği beş kâidenin ikincisidir. Bu kâidenin lafızlarından başlayarak, sırasıyla aslını, mefhûmunu ve kendisine bağlı olan meseleleri kısaca açıklayalım.  

Kâidenin Lafızları:

اليقين Yakîn: “Bir şeyi kesin olarak bilmek” demektir. Bir şeyin meydana gelip gelmediği hakkında kesin bilginin bulunmasıdır. “Zannı gâlib” de hüküm bakımından yakîn gibidir. Yakînin zıddı şektir.

الشك Şek: “Şüphe, tereddüt ve zan” demektir. Bir şeyin meydana gelip gelmediği hakkında kesin bilginin bulunmayışı sebebiyle şüphe etmektir. Söz konusu şeyin varlığı ve yokluğu eşittir. Böyle bir durumda tercih olunana “zan”, terk olunana ise “vehim” denir.

الزائل Zâil: “Yok olmak, giderilmek ve ortadan kalkmak” demektir.

Kâidenin Aslı:

“Yakîn şek ile zâil olmaz” kâidesinin aslı, “bir ses veya koku duymadıkça namazını terk etmesin” hadîsidir. Abbâd b. Temim’in amcasından rivâyet ettiğine göre, namazda kendisine abdesti bozulmuş gibi gelen ancak bir şey bulamayan kişi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e bunu sormuş, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لاَ يَنْفَتِلْ – أَوْ لاَ يَنْصَرِفْ – حَتَّى يَسْمَعَ صَوْتًا أَوْ يَجِدَ رِيحًا

“Bir ses veya koku duymadıkça namazını terk etmesin.” [Buhari (137); Müslim (361)…]

İmâm Nevevî rahîmehullâh bu hadîsin şerhinde şöyle demiştir: “Bu hadîs, İslâm’ın temellerinden birisi ve fıkıh kâidelerinden büyük bir kâidedir. Bu kâideye göre eşyânın asıl halleri üzere kaldığına hüküm verilir. Bunun aksi kesinlikle bilininceye kadar bu hüküm öylece kalır. Sonradan ortaya çıkan şüpheler ona zarar vermez.[Şerhu Sahîhi Müslim: 4/49.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, birçok âyetinde zan ile hareket etmeyi yasaklamış ve zanna tâbi olanları yermiştir. O, şöyle buyurmaktadır:

وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَناًّۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Oysa zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.” [Yûnus: 10/36]

Kâidenin Mefhûmu:

Kâidemizde ifâde edildiği üzere var olduğu yakînen bilinen bir şeyin aksine kesin delîl bulunmadıkça, sonradan meydana gelen bir şüphe ve tereddütten dolayı onun yok olduğuna hükmedilemez. Aynı şekilde yok olduğu yakînen sâbit olan bir şey, sonradan meydana gelen şüphe ve tereddüt sebebiyle var olmaz; varlığına şüphe ve tereddüt ile hükmedilemez.

Varlığı yahut yokluğu yakîni olarak bilinen bir şey, ancak kesin bir bilgi ortadan kalkar; zâil olur. Aksi halde kesin olarak bilinen varlık veya yokluk aynen devam eder.

Hükümler Yakîne Göredir:  

İslâm fıkhında hükümler, yakîne göre verilir. Zîrâ yakîn, kesin olandır. Yakîn, hilâfına dâir başka bir yakîn ile değişmediği sürece esâstır. Misâl olarak: Abdest aldığını kesin olarak bilen bir kimse, daha sonra bu abdestini bozup bozmadığında şüphe etse, abdestli olarak kabul edilir. Aynı şekilde bir kimse namazda iken abdestinin bozulduğunu zannetse, abdestinin bozulduğuna dâir ses veya koku gibi bir karine olmadığı sürece abdestli olduğuna hükmedilir. Çünkü onun için abdestli olması asıl ve yakîn olandır. Yukarıda zikrettiğimiz hadîs, bunu açık olarak ifâde etmektedir.

Bir kimse namazda, üç mü yoksa dört rekât mı kıldığı hakkında şüphe etse, şüpheli olanı bırakır ve yakîne göre hareket eder. -Râcih olan görüşe göre burada yakîn olan az olandır yani üç rekât kılmış olduğudur. Çünkü dördün içinde üçün olması kesindir.- Ebû Saîd el-Hudrî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا شَكَّ أَحَدُكُمْ فِي صَلَاتِهِ، فَلَمْ يَدْرِ كَمْ صَلَّى ثَلَاثًا أَمْ أَرْبَعًا، فَلْيَطْرَحِ الشَّكَّ وَلْيَبْنِ عَلَى مَا اسْتَيْقَنَ، ثُمَّ يَسْجُدُ سَجْدَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ يُسَلِّمَ، فَإِنْ كَانَ صَلَّى خَمْسًا شَفَعْنَ لَهُ صَلَاتَهُ، وَإِنْ كَانَ صَلَّى إِتْمَامًا لِأَرْبَعٍ كَانَتَا تَرْغِيمًا لِلشَّيْطَانِ

“Biriniz namazında şüphe edip üç mü, dört mü kaç rekât kıldığını bilemezse şüpheli olanı atıversin de yakînen bildiğinin üzerine namazını binâ etsin. Sonra selâm vermeden önce iki secde etsin! Eğer beş rekât kılmış ise bu iki secde onun namazını çift rekâtlı yapar. Eğer dört rekâtı tamâmlamış olursa bu iki secde şeytânı çatlatmak için yapılmış olur.” [Müslim (571); Ahmed (11689)…]

Namaz kılan bir kimse, vücudundan herhangi bir yerin kanayıp kanamadığında şüphe etse, kanın elbisesine bulaştığını görmediği sürece namazına devam eder ve onu bitirir. Kıldığı namaz, sahîhtir. Çünkü tahâret yakîn olandır, necâset ise zandır.

Bir kimsenin zimmetindeki borç ancak iki yolla; alacaklının ibrâsı/ alacağından vaz geçmesi veya borçlunun ödemesi ile ortadan kalkar. İbrâ veya borcun ödenmesi konusunda şüphe hâsıl olduğunda borcun devamlılığı asıldır.

Bir kimse, bir başkasını tüm alacaklarından ibrâ etse meselâ “hakkımı helâl ettim” dese, sonra da tarihsiz olarak bu kimseden bir alacağı olduğunu söylese, bu sözü geçersizdir. Çünkü ibrâ, yakîn olandır, alacak ise şektir.

Hanımını boşayıp boşamadığı konusunda şüphe eden bir kimse için asıl olan boşamadığıdır. Aksi yakîn yani sâbit oluncaya kadar nikâh akdi devam eder.

Temiz olup olmadığı bilinmeyen su temiz kabul edilir. Çünkü suyun aslı temizdir; necis olması ise şüphelidir. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْمَاءَ طَهُورٌ

“Su, elbette temizdir.” [Ebû Dâvûd (66); Tirmizî (66)…]

Kazancının bir kısmı dînen gayri meşru olan yollardan elde etmiş kimsenin elindeki bir mal, bu yolla elde edildiği yakînen bilinmediği sürece, bu malı satın almak veya yemek haram değildir. Çünkü eşyâda aslolan temiz ve helâl olmasıdır. Kesilen etler ise bu kâideden istisnâdır. Çünkü etlerde aslolan, Müslüman yahut ehli kitâb kestiği bilininceye kadar haram olmasıdır.  Adiy bin Hâtim radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ فَاذْكُرِ اسْمَ اللَّهِ، فَإِنْ أَمْسَكَ عَلَيْكَ، فَأَدْرَكْتَهُ حَيًّا فَاذْبَحْهُ، وَإِنْ أَدْرَكْتَهُ قَدْ قَتَلَ، وَلَمْ يَأْكُلْ مِنْهُ فَكُلْهُ، وَإِنْ وَجَدْتَ مَعَ كَلْبِكَ كَلْبًا غَيْرَهُ، وَقَدْ قَتَلَ فَلَا تَأْكُلْ، فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي أَيُّهُمَا قَتَلَهُ، وَإِنْ رَمَيْتَ سَهْمَكَ، فَاذْكُرِ اسْمَ اللَّهِ، فَإِنْ غَابَ عَنْكَ يَوْمًا، فَلَمْ تَجِدْ فِيهِ إِلَّا أَثَرَ سَهْمِكَ، فَكُلْ إِنْ شِئْتَ، وَإِنْ وَجَدْتَهُ غَرِيقًا فِي الْمَاءِ، فَلَا تَأْكُلْ

“Köpeğini saldığın zaman Allâh’ın adını zikret! Eğer senin için yakalar ve sen de diriyken ona ulaşırsan onu kes. Eğer ölüyken ona ulaşırsan ve köpek ondan yememişse ondan ye. Eğer köpeğinin yanında başka bir köpek bulursan ve köpek avı öldürmüşse ondan yeme, çünkü sen onların hangisinin avı öldürdüğünü bilmiyorsun. Eğer ok atarsan Allâh’ın ismini zikret! Eğer av senden bir gün gizli kalır, sonra onu bulursan ve okunun eserinden başka bir şey bulamazsan, dilersen ye! Eğer avı suda boğulmuş bulursan yeme!” [Müslim (1929); Nesâî (4263)…]

İmâm Nevevî rahîmehullâh hadîsin şerhinde şöyle demiştir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in: ‘Eğer köpeğinin yanında başka bir köpek bulursan ve köpek avı öldürmüşse ondan yeme, çünkü sen onların hangisinin avı öldürdüğünü bilmiyorsun’ kelâmında mühim bir kâidenin beyânı vardır. O kâide şudur: ‘Hayvanı helâl kılan kesimde şüphe hâsıl olursa helâl olmaz! Çünkü hayvanda aslolan haramlıktır. Bu konuda ihtilâf yoktur.” [Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim: 13/78.]

Bir Şeyin Bulunduğu Hal Üzere Kalması Asıldır:

Bir şeyin geçmiş bir zamanda bulunduğu ve tespit edildiği hal üzere kalması ve böylece devam ettiğine hükmolunması esâstır. Değiştiğine dâir kesin bir bilgi olmadığı sürece var olan şey, olduğu hal üzere kabul edilir. Sâbit olan bir şeyin aksine delîl olmadıkça, o şeyin geçmişteki varlığı ve şimdiki halde devamlılığı esastır. Eğer böyle olmazsa hiçbir şeyde istikrar kalmaz, vesika ve delîller muhafaza edilemez, zamanla her şey yok olup gider. Îmân, hayat, evlilik, mülkiyet gibi husûsların devamlılığının kabûlü hep bu kâideye göredir. Misâl olarak: Müslüman olduğu sâbit olan bir kimsenin İslâmı esâstır. Uzak bir memlekette yaşayan ve dînden döndüğüne dâir dedikodular olmakla birlikte kat’î bir şey sâbit olmamış Müslüman bir kimsenin kendisiyle senelerce hiç görüşülüp konuşulmamış olsa bile, Müslümanlığı esâstır. Çünkü Müslümanlığı yakîndir. İrtidadı ise şüphelidir. Böyle bir kimse vefât etse yıkanır, kefenlenir ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Yine ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş ve bulunduğu yer ile hayatta olup olmadığı bilinmeyen kimsenin ölümü delîlle isbatlanana veya mahkemece ölümüne hükmedilene kadar sağ kabul edilir. Çünkü hayatta olması esâstır. Nikâhı, yaptığı kira ve vekâlet gibi akidleri devam eder. Malları mirasçılara taksîm edilmez. Bir kadın da, kocasının kendini boşadığını iddia etse ve kocası bu iddiayı kabul etmezse, kadının sunacağı bir delîl olmaması durumunda kocanın sözüne itibar edilerek evliliğin devamına hükmedilir. Çünkü evliliğin sürüyor olması asıldır. Boşamanın gerçekleşmiş olması kadının iddiasındaki şüpheden dolayı arızi bir durumdur. Böylece kesin olan durum nikâh, şüpheli olan durum boşamadır ve şek ile de yakîn zail olmaz. Yine borçlu bir kişi, hukûken sâbit olan borcunu ödediğini iddia etse, alacaklı da ödemediğine dâir yeminde bulunsa; alacaklının sözü kabul edilir. Çünkü burada borç sâbittir. Bir malın mülkiyeti, satın alma, mirâs yahut bağış gibi yollarla sâbit olduktan sonra, bu malın başkasına âit olduğu yeni bir delîl ile ortaya çıkıncaya kadar, o şahsın mülkiyet hakkı devam eder.   

Bunlarla birlikte dînen âdil olan bir kimse emânet olarak tuttuğu malı “geri verdim” yahut “helak oldu” diye iddia etse, bu konudaki yemini ile birlikte tazmin etmesi gerekmez. Hâlbuki kâidemize göre emânetin bekâsı asıldır. Bunun hikmeti ise emânetçinin zimmetin tazmininden berâatidir.     

Zarar Kadîm Olmaz: 

Zarar olan şeylere, kadîm hükmü verilerek kıdemleri üzerine onları terk etmek câiz değildir. Çünkü zararı kaldırmak asıldır. Gayri meşru olarak yapılmış olan bir şeyin kıdemine itibar edilmeyip zararını def etmek için onu izale etmek esastır. Zulmü, kim işlerse işlesin onu durdurmak, eski olsun yeni olsun zararın her çeşidini adâlet ile izale etmek gücü yetenler üzerine bir vecibedir. Misâl olarak: Bir evin pis suları eskiden beri insânların kullandığı bir yola akıyor ve bundan dolayı gelip geçenler zarar görüyor ise, bunun eski bir zamandan beri olan bir şey olduğuna bakılmaz ve derhal zarar izâle ettirilir. Yine bir kimsenin kendi evinde, komşusunun mahrem hayatının görünüp gözetlenebildiği bir penceresi bulunsa, bu pencerenin kıdemi dikkate alınmaz ve buna kesinlikle izin verilmez.

Berâeti Zimmet Asıldır:

Aksi isbâtlanana kadar gerek içtimâî gerekse de hukûkî herhangi bir sorumluluk ve borç gibi bir şeyle mükellef olmamak esastır. Suç yahut borç isbât edilene kadar hiçbir kimse bunlardan sorumlu tutulamaz. Masumluk ve borçsuzluk asıldır. Şüphe, ithâm olunanın lehine yorumlanır. İsbâtlanmayan ithâm, geçersizdir. Çünkü yakîn olan berâattır. Misâl olarak: Müslümanlığı sâbit olan bir kimse için aksi sâbit oluncaya kadar Müslümanlığı geçerlidir. İrtidadına dâir kesin bilgi olmadığı sürece şüphe ile mürted olduğuna hüküm verilemez. Her hangi bir suç ithâmı sebebiyle sanık durumuna gelmiş olan bir kişi, itiraf veya iki âdil şâhitle suç sâbit oluncaya kadar suçsuzdur. Suçsuzluğunu isbât etmesi kendisinden istenemez. İsbât yükü, ithâm edene düşer. Suçun sübûtu yahut ithâm edildiği şeyi ikrâr etmesi için kendisine maddî veya manevî bir baskı yapılamaz. Bu halde verilen ifâde geçersizdir. 

Bir kimse, diğer bir kimsede alacağı olduğunu elinde buna dâir belge olmadığı halde iddia etse, borçlu olduğu iddia edilen kişi de bunu yemin ile birlikte inkâr etse, inkârı geçerli olur. Çünkü borçsuz olmak asıldır. Borçluluk sıfatı ise arızî ve kesbîdir. Bir kimse de diğer bir kimsenin malına zarar verse ve o malın miktarında veya kıymetinde ihtilaf etseler, zarar veren kimsenin sözü yemin ile birlikte geçerli olur. Mal sâhibinin iddia ettiği farkı isbât etmesi gerekir.

Geçici Olan Sıfatlarda Yokluk Asıldır:

Geçici olan sıfatlarda yani sıfat-ı arızada ise aslolan, aksine bir delîl olmadığı sürüce, o sıfatın yokluğudur. Sıfat, aslî ve arızî olmak üzere ikiye ayrılır. Aslî sıfatlar için vücûd yani varlık esastır. Arizî sıfatlarda ise adem yani yokluk esastır. Aslî sıfatların yokluğuna, arizî sıfatların ise varlığına delîl olmadığı sürece, asılları üzere kalırlar. Selâmet yani ayıp ve kusurdan beri olmak, hayat, sağlık ve bekâret gibi bir şeyin zatıyla kâim olan sıfatlar aslîdir. Misâl olarak: Alış veriş yapan taraflar, satılan malda eski bir kusurun varlığında ihtilaf etseler, malı satan tarafın sözü geçerli olur. Kusur iddia eden alıcının bunu isbât etmesi gereklidir. Yine ithâm altında kalan kişinin eğer borçlu olduğu isbâtlanmamış ise aslolan borçsuz olduğudur. Ölen bir kimsenin çocukları da babalarının şuuru yerinde olmadığı bir zamanda satış yaparak bir malını sattığını iddia etseler, malı alan kişi de bunu inkâr etse, inkâr edenin sözü geçerli olur. Çünkü asıl olan şuurlu halde satışın yapıldığıdır. Bunama ve şuuru gideren haller ise arizîdir.

Ticaret, kâr, kusur ve hastalık gibi vasfedilen şeyin varlığı ile birlikte mevcudiyeti sonradan meydana gelen sıfatlar ise arızîdir. Misâl olarak: Mudarebe şirketi kuran ortaklar arasında kazanç konusunda ihtilaf olunsa; mal sâhibi kâr iddia etse, çalışan ise inkâr etse, yemin ile birlikte çalışanın sözü geçerli olur.   

Bunlarla birlikte bir kimse diğer bir kimseye bir malı hibe etse, hibe eden bundan dönse malı geri istese, mal kendisine hibe olunan da malın helâkini iddia etse, yemin ile birlikte kendisine hibe olunanın sözü geçerli olur. Hâlbuki kâidemize göre geçici olan sıfatlarda yokluk asıldır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1440 h. / 2019 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!