«
  1. Ana sayfa
  2. EDEBİYAT
  3. Yahudi Mantığı

Yahudi Mantığı

Bizleri İslam ile izzetlendirenin yüce ismiyle…

Yazımıza konu olan bu mantık (aslında mantıksızlık), hakkı bile bile batılda ısrar etme mantığıdır. ‘‘Böyle bir şey mümkün müdür?’’ dediğimizde, ‘‘hayır asla mümkün değil!’’ diyorsanız siz de bu mantık yok demektir. Ancak çeşitli gerekçelerle ‘‘evet mümkün olabilir!’’ diyorsanız sizde bu mantık vardır.

Irklara göre mantık olur mu? Elbette İslam’da ırklara, kabilelere göre mantık olmaz. Doğrular İslam’ın, yanlışlar ise insanlarındır. İnsanlar yanlışlarda atalarını, kavimlerini, ırklarını izleyemezler. Ancak gayri İslami toplumlarda veya inançlarda bu mantığın izlerini görebilmekteyiz.

Bakınız bu mantık(sızlık)ta en belirgin vasıf inkârdır. Bu öyle bir inkâr ki, bu inkâr hak adına batılın inkârı değil, bilakis batıl adına hakkın inkârıdır. Allah, İsrailoğullarına birçok peygamber göndermiş ancak onlar bu mantıkla birçoğunu inkâr etmişler hatta inkârla da kalmayıp bir kısmını da şehid etmişlerdir. Elbette içlerinde davet kendilerine ulaştığında ‘‘işittik ve itaat ettik’’ diyen müminler de olmuştur ve zamanımızda da İslam’ı seçenleri olabilmektedir. Böyleleri tevhidi gerçekleştirdiklerinde bizim dinde kardeşlerimizdir. Konumuz onlar değil, konumuz bu mantıksızlığa yakalananalar ve onların yaptıkları… İnadına hakkın karşısında ırkının ve hevasının yanında yer alıp hakka savaş açanların batıl mantığının etkileri…

Bu çarpık mantık, İsa aleyhisselam’ı red eden anlayış(sızlık)ta ve yine son peygamber Muhammed aleyhisselam’ı red eden mantık(sızlık)ta da ortaya çıkmıştır. İsa aleyhisselam kendilerinden olsa da (hevalarına ve hevanın öncüleri olan) liderlerine ve din adamlarına uyanlar, İsa aleyhisselam’a düşman olmuşlardır.

Yine Muhammed aleyhisselam da tüm elçilerin ortak mesajı olan tevhid mesajını onlara sunduğunda da ona inanmamışlardır. Oysa onlar bir peygamberi beklemekte idiler. Öyle ki, Yesrib’li Yahudiler gelecek olan peygambere uyarak Evs ve Hazreç başta olmak üzere tüm Arablara galip geleceklerini söylemekteydiler. Ne zaman kavimler arası işler kızışsa, ne zaman bir Yahudi bir Arab’a kızsa hemen gelecek elçiden bahseder ve o elçiyle karşılarındakini korkuturlardı.

Evet, bir peygamber bekleniyordu ve gelecekti. Kimin soyundan olduğunun ne önemi vardı ki? Allah hangi soydan, hangi kavimden seçerse ondan yollardı. Yaratan ve seçen ancak O iken, insanların ‘‘bize bizden’’ demesinin ne gibi bir mantığı olabilirdi ki? Ancak kendilerini diğer insanlara göre üstün gören, ırkçılığı din haline getiren Yahudiler ‘‘illa da bizim soyumuzdan olacak’’ demekteydiler. ‘‘ İlla da (uydurdukları)seçilmiş soydan(!!!)’’

Vakit geldiğinde, Âlemlerin Rabbi son nebisini İsmail’in soyundan yolladığında ve onlar da seçilen son peygamberin özelliklerini o nebide gördüklerinde kendi aralarında gizli kapaklı konuşurlarken, ‘‘vallahi o’’ diyorlardı. Onu kendi öz oğullarını tanır gibi tanımışlardı. ‘‘Beklenen peygamber geldi. Geldi ama İshak’tan değil, İsmail’den… İyi ama şimdi ne olacak, ne yapacağız?’’ dediklerinde o şaşkın mantığın cevabı geliyor ve ‘‘ona asla uymayacağız!’’ diyorlardı. (Bu olayı bize amcası ve babasının konuşmalarına şahid olan Safiye Validemiz anlatmıştır.) Subhanallah! Ne olmuştu? Sonunda bekledikleri gelmişti, kendisine uymak için hasretini çektiklerine ulaşmışlardı işte. Ama ‘‘ona uymayacağız!’’ diyenler de yine kendileriydi. Kendileri inkâr edenler, inkâra ettirdiler ve insanlara da; ‘‘o bizim beklediğimiz peygamber değil!’’ dediler. (Ve halen de demekteler.)

Rahman ve Rahim olanın âlemlere rahmet için gönderdiği nebiyi kabul etmeyenler, ona dilleriyle saldırdılar, suikast düzenlediler, ona karşı kurulan orduya destek verdiler, ona harp açtılar, sürekli bir düşmanlığın içerisinde oldular. Nebi aleyhisselam’da istiyordu ki iman etsinler, istiyordu ki gerçekten Musa aleyhisselam’ın yolundan gitsinler, istiyordu ki kurtulsunlar… Ancak kalpler onun elinde değildi ki, kalpleri çevirsin. Kalpleri çeviren El-Hadi olan Allah iken, O dilediğinde inkârı kaldırıp, küfrü imana çeviriyordu…

Zaman asrısaadet, yer Medine…

Allah Rasulü’ne Mescidi Nebevi’de temizlik hizmetinde bulunan bir Yahudi çocuğunun ağır hasta olduğu haberi geliyor. Çocuk kim? (Bir bakış acısana göre) Yahudi oğlu bir Yahudi…  Ya Peygamberimizin bakışında nasıl? Allah’ın kullarından bir kul… Daveti ümmetten bir kişi…

Nebi aleyhisselam Yahudi’nin evine çocuğun yanına gidiyor. Bir peygamber, inkârcı ve inatçı bir Yahudi’nin evinde… Ne için? Bir çocuk için… (Bunu iyi düşünmek gerek!) Ve mübarek lisanından yine hayır çıkıyor. Yine kurtuluş çağrısını yapıyor, yine kurtuluşu muştuluyor. İman et ki ateşten kurtul! Peygambere iman etmeden bir kurtuluş yok! İman et ve kurtul! Çocuğun babası da orada… Çocuk peygamberimizin İslam’a davetinden sonra gözleri babasına uzanıyor. Son anlar, çocuk ağır hasta, ölüm döşeğinde… Bir tarafta babası ve onun dini, bir tarafta Arap bir peygamber ve onun dini…

Babası çocuğun bakışının ne anlama geldiğini anlıyor. Anlıyor ki çocuğun da İslam’da gönlü var. Anlıyor ki son nebiye iman etmenin peşinde. Kim bilir neler güzellikler gördü o yavru da rahmet peygamberin de, Zeyd bin Harise gibi… Babası onu da kölelikten kurtarmaya gelince o Muhammed aleyhisselam’ın yanında kalmayı babasına tercih etmişti. O da neler gördü ki, o ahlakı azim olanda, baba evine özgürce dönmek varken o bunu istemedi. Bu çocukta babasında ve kavminde göremediği neler gördü kim bilir?

Babası yavrusuna bakıyor. Belki de son anlar… Ne yapmalı? Bir tarafta kendi dini, bir tarafta yeni din… Ancak o biliyor ki yeni din, cahiliye insanına yeni tebliğ olunan eski mesaj… Bu din, bu mesaj, İbrahim’in, İshak’ın Yakub’un ve Musa’nın (Onlara selâm olsun)dini ve mesajı ve bu peygamber de bekledikleri…  

Kendi küfri inadisinde ısrarlı ancak yavrusuna kıyamıyor. Çocuğun gözleri babasındayken babanın dilinden dökülüyor söyler: ‘‘Ebu’l-Kasım’a iman et!’’ Allah’u ekber! Baba çocuğunun kurtuluşunu iman etmesinde görürken, kendisi hâlâ inat ediyor. Muhammed aleyhisselam’a Allah’ın rasulü bile diyemiyor ama çocuğuna iman et diyebiliyor. Kendi batağından çıkamayan mantık, oğlunun o bataklıkta boğulmasına razı olmuyor. Bu neyle ve nasıl açıklanır? İnadına bir helakin mantıklı bir izahı var mıdır?

Sonuçta iman eden ve kurtulan bir yavrunun ardından Efendimiz aleyhisselam, o haneden çıkıyor. Ve bir kulun daha ateşten kurtulduğu için Rabbimize şükrediyor. Önemli önemsiz, kime göre, neye göre? Biz ne kadar Efendimiz aleyhisselam’ı anlayabildik, anlayanlarımız onun yolunu nasıl yaşadı, ne kadar örnek oldu? Bu asırda bilgiye boğulduk. O kadar çok bilgi önümüze yığıldı ki, bilgiç olduk ama örnek olamadık. Kuru zahiri bilgi, maneviyatsız ruhsuz olarak birçok bilgiç türetti ama hiç biri peygambere benzemedi. Bakıldığında insanlara Allah’ı hatırlatan insanlarımız yetişmedi. Tek kanatla uçmaya çalıştık, uçamayacağımız aklımıza bile gelmedi.

Bakınız bu olaydan peygamberimizin vefasını da görebiliriz. O ki Bedir esirleri kendisine sunulduğunda; ‘‘Mut’im ibn Adiyy olsa ve benden onlara af etmemi isteseydi af ederdim’’ demişti. Kimdi Mut’im? Mut’im, müşrik olarak yaşamış ve ölmüş biriydi.  Ama o, Rasulullah’ın Taif dönüşünde kapılar yüzüne kapanırken oğullarıyla silahların kuşanıp Efendimize himaye talebi veren bir kişiydi. Yıllar sonra Efendimizin dilinden dökülen sözler Mut’im’in yaptığını unutmadığını gösterdi. Ya mescidi temizleyenleri unuttu mu? O vefa peygamberinin, ne yaşlı bir kadını, ne de bir Yahudi çocuğunu unutmadığını görüyoruz. Ona salat ve selam olsun.

O, insanlara çalım satmak, bilgisiyle övünmek, insanların el pençe huzurunda durmasını beklemek gibi bir olayın içerisine girmedi. Amacı tevhid davetini insanlara sunmaktı. İnsanlar daveti kabul etmeyince yine insanlar için üzülebilen, hidayetleri için dua edip, tebliğini eyleme döken nebiydi o. Biz; ‘‘bana dokunmayan yılan’ dedik, ‘‘aman boş ver, bize mi düştü!’’ dedik, ‘‘bana ne, ben anlattım, artık ne yaparsa yapsın!’’ dedik, dedik, dedik… Bu halimizle biz onu ne kadar anladık bilemiyorum?

Kaçımız bir Yahudi çocuğun hidayeti için uğraştı, ya da uğraşırdı? Kaçımız bırakın bir müşriğin yaptığını unutmamayı, Müslümanların dahi yaptıklarının kaçını hatırlıyoruz? Herkesin ağzında; ‘gemisini yürüten kaptan’ sözü ortak nakarat olmuş. Bizler; ‘köprüyü geçinceye kadar’ sözüne hayat felsefemiz yapmışız. Vefayı Yahudiler gibi katlettik de gönüllerimize acısı dahi düşmedi. Vefa öldü; kimsenin içi burkulmadı, gözü yaşarmadı. Vefakârların da nesli tükendi. Ne olursa olsun bizim örnek ve önderimiz vefalı idi. Aslında bizler de vefayı da ondan öğrenecektik, öğrenmeliydik ancak biz onu anınca ona salat ve selam getirdik hatta bazıları o anılınca (nedense) ellerini kalplerine götürdüler ancak kalplere onun ahlakı girmedi, giremedi.

Evet, Yahudi mantığı diyorduk… Kendinden oldu mu ‘iyi’, olmadı ‘kötü’ diyen mantık… ‘‘Bizim çocuklar yaptı mı ‘‘çok güzel’ desteklerim, ama yok başkaları yaptı mı iş değişir, o zaman iyi olmaz!’’ diyen mantık. Doğruları ve güzelliği kendi ırklarında gören ırkçı mantık…

Bakınız yine peygamberimizin zamanından bir örnek: Abdullah bin Selam örneği.

Kimdir Abdullah bin Selam? Abdullah bin Selam, İsrailoğullarından dinini bilen ve dindar, şerefli biri. Diğerleri gibi bir peygamber bekleyenlerden ancak diğerlerinden farklı biri… Nedir farkı? Kısa cevap: Mantık farkı… O, Efendimizi görünce tarafsız yaklaşabilen bir kişi… O ki, beklenendir. O ki, yalancı yüzlüye benzemeyendir. O ki, özü ve sözü doğru olandır. O ki, bir peygamberden başkasının bilmeyeceklerini bilendir. Neden kindarlık edeyim? Neden bile bile inkâr edeyim diyerek iman edip sahabe olmakla şereflenen kişi. O ki, bekleyip beklentisi boşa çıkmayan dünyası ve ahireti kurtulmuş bahtiyar kişi. Allah ondan razı olsun.

Efendimize iman edince Yahudilerin bozguncu olduğunu bildiğinden onlara bir oyun hazırlamak istedi. Şöyle ki, Abdullah bin Selam’ın Müslüman olunca bu haber duyulmadan Yahudilerin o toplumda önde olanları çağrıldı. Ve Abdullah bin Selam’ın nasıl birisi olduğu soruldu. Her biri onu övmeye başladılar. Onun ve babasının önde giden, hayırlı ve bilgin insanlarından olduklarını ifade ettiler. Bunları perde arkasından duyan Abdullah bin Selam’ın bir müddet sonra çıkıp Müslüman olduğunu söylemesiyle bu sefer tam aksine söylemeye başladılar. Övdüklerini yerdiler. Birkaç dakikada ne olmuştu da övdükleri iyi adam, yerdikleri kötü adama dönüşüvermişti? Olan olmuş ve bu inkari mantık tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Onlara göre onlara karşı olanlar  (velev ki kendi ırklarından olsa bile) karalanmalıydı. Onlar inkâr ve karalamayla batılda direttiler, o ise bu çarpık mantığı red ederek hakka uydu ve kazananlardan oldu. Allah ondan razı olsun. Onun kıssasında da bu mantığı anlamak için nice ibretler var.

Sonuç olarak, dün olduğu gibi bu günde, hem ehli kitaptan, hem de Ümmeti Muhammed’ten bu hasta mantığa sahip olanlar var. Onlar da kendi inançları ve yaşantılarıyla mutlu; kendi mutluluklarını bozacak olanlara karşı da son derece hazımsızlar. Bu gün de dillerinden İsa aleyhisselam’ı ve Mehdi’yi düşürmeyenler acaba onlara ulaşacak olsalardı ne derler ve ne yaparlardı? Gökten İsa aleyhisselam inse; ‘‘bu bizim beklediğimiz değil, bizim beklediğimiz bizim inancımızda olmalı!’’ yine Mehdi de zuhur etse, ‘‘bu bizim beklediğimiz değil, bizim beklediğimiz bizim inancımızdan, bizim meşrebimizden olmalı!’’ derler miydi? Yahudilerin heva ve inkâr ehli gibi hakkın önünde barikat oldukları gibi hakkın önünde barikat olurlar mıydı? Yahudiler, din adamlarının ağzına bakıp helake sürüklendikleri gibi, bu ümmetin ahbarı da ümmeti helake sürükler miydiler? Hali hazırda yaptıkları gibi…

Esedullâh Saîd el-Muallim