«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tevhîd Gerçeği

Tevhîd Gerçeği


tevhid gerçeğiTEVHİD GERÇEĞİ

Esedullâh Saîd

 

‘En güzel isimlerin sahibinin yüce ismiyle…’

“En güzel isimlerin sahibinin yüce ismiyle…”
Kendimizi ve kendimize ait olan şeyleri, çevremizi ve çevremize ait olan şeyleri sorguluyor muyuz? Yoksa sorgulamak bize göre değil mi?
Elbette akletmek, aklı kullanmak, akıllı insanların işidir. Ancak akıllı olduklarını söyledikleri halde aklı gereği gibi, gerektiği yerlerde kullanmayanlar, akıllarını belirli yerlerde başkalarının akıllarının istilasına bırakmış durumundadırlar.
Bu birçok alanda olabileceği gibi maalesef ki dini alanda da kendisini göstermektedir. Elbette bu durum istenmeyen bir durumdur. Nasıl ki birileri bizim hayatımızda bizim adımıza birçok şeyi yapamıyor, onlara izin vermiyorsak; yine o birileri bizim dinimizi de delilsiz-mesnetsiz, hikâye ve masallarla, satın alınmış fetvacıların fetvalarıyla bize kabul ettirmeye çalışıyorlarsa onlara da izin vermeyiz, izin veremeyiz.
Onlara uymak, onları kabul edenler için büyük bir felakettir. Bu felaketten kurtulmakta öncellikle araştırmakla ve ardından da aklettiğimiz doğruları samimiyetle yaşamakla mümkündür.

Şimdi (akletmemiz için) bazı sorular soralım:
Doğup büyüdüğümüz veya hicret ettiğimiz yer, İslam’ın hâkim olduğu yer midir, değil midir? ‘İslam hâkimdir’ diyenler, -varsa- İslam’ın hâkim olmasını camilerin açık olması olarak mı tanımlamaktadırlar?
‘İslam hâkimdir’ denen yerlerin İslamsız yerler olabileceği gibi, ‘İslam ehli’ olduğunu söyleyen insanların da aslında ‘İslam ehli’ olmamaları söz konusu olabilir mi?
Atalardan, dedelerden, babalardan gördüğümüz, onlardan miras aldığımız şeylerin ‘yanlış’ olma ihtimalleri söz konusu olamaz mı?
Bizden önceki nesillerin bizlere İslam diye anlattıkları şeyin, o nesillerin, ‘çarpıtılmış din anlayışı’ olma durumu ile karşı karşıya olamaz mıyız?
Benim dedem, senin baban, onun nenesi, bunun teyzesi İslam’ı ne kadar anladılar? Ne kadar yaşadılar? Onların Kur’an’la irtibatı ne kadardı? Kur’an’ın içindekileri ne kadar biliyorlardı?
Kur’an’ı sadece yüzünden anlamadan okuyan, onu duvarlara asan, ölülerine okuyan ancak Kur’an’ın hükümlerine karşı duyarsız, hatta o hükümlere karşı hazımsız insanlardan öğrenilen İslami anlayışlar ne kadar doğrudur?
Baskılarla Kur’an okumasını bile öğrenemeyen dedelerimiz, Kur’an’ın indiği Peygamberi ne kadar tanıyorlardı? O’nun yaşantısını ne kadar öğrenmişler ve onun gibi yaşamaya ne kadar çalışmaktaydılar? Yoksa onlar da onu, belirli günlere ve gecelere mi hapsettiler? Ona, şeyhlerinde ki gibi insanüstü vasıfları verip, onun yolundan yüz mü çevirdiler?
Bizler bu ve bunun gibi onlarca soruların muhatapları olarak ahiretimizi kazanacağımız şeylerin sorgulamasını ne kadar yaptık? Hayatta her durduğumuz mekân, her bastımız yer en doğru, en güvenilir, en sahih yer midir? Yoksa bizim bakış acımızla mı durduğumuz yer en iyi yerdir?
Evet, kendimizi ve de inançlarımı, kendimizi ve de yaşantımızı sorgulamadan bize öğretilenlerin, bize sunulanların sağlamasını yapmamız gerekmez mi?
???
Bakınız bu gün teknolojik gelişmeler birçok olumsuzluğu beraberinde getirmekle birlikte, ulaşmak isteyenler için hızlı bilgileri bulabileceğimiz ortamı da insanlığa sunmuştur. İnsanların resmi söylemle, okullarda, camilerde, yurtlarda, orada-burada bulamayacakları birçok gizlenen ve çarptırılan hakikat bu gün bir tuşa dokunmayla önümüze serilmektedir.
Tarafsız gözle inceleme yapabilecek sağduyulu insanlar saklanılan, öğretilmeyen, sakıncalı görülen dinin hakikatlerine bu gün rahatlıkla ulaşabilmektedirler. Bu çok büyük bir imkândır.
Önceleri iki büklüm olup, bir takım insanların yüksek huzurlarında(!) soru dahi soramayan insanlar bu imkânla birçok bilgiye ulaşabilmektedirler. Bunların içerisinde onları kökünden sarsacak dinin temelleri de bulunmaktadır. Örneğin:
Tevhid nedir ve nasıl gerçekleşir? Rab nedir? Günümüzde rabler kimlerdir? İlah nedir? ‘La ilahe’ derken ne demekteyiz? ‘İllallah’ nasıl gerçekleşir? Tağut nedir? Tağut red edilmeden iman gerçekleşir mi?
Bu ve bunlara benzer nice soruların cevaplarını bulanlar için, öncelikle şaşkınlık ve kafa karışıklığı ardından da -samimi olanlar için- tevhidi bir dönüşüm gerçekleşmektedir.
Rabbim hidayet nasip edince nice atalar dininin takipçileri Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın tevhid dinine dönmekte ve tevhid ehli olmaktadırlar. Allah’a şükürler olsun…
Artık uyanan nesiller, ‘kıl beşi bitir işi!’ sözündeki ifade olunduğu gibi işin bitmediğini anlamaktalar. Ancak bu kimi zaman kendileri, çevreleri ve yakınları için sancılı geçmekte.
Bir sancılı dönem… Gerçeklerle karşılaşıp uyutulduğunun farkına varma… Önünü ve arkasını düşünme… Bırakacaklarının, bırakması gerekenlerin muhasebesiyle geçen günler ve geceler… Atalarından öğrendikleriyle çatışan şeyler… Duymadığı duyurulmayan, öncesinde anlamadığı ve anlatılmayan şeylerin anlaşılmaya başlama dönemi…
Tabi ki tevhide yöneliş döneminin ilerleyen günlerinde ataları yücelten ‘asılsız söylem’ dün olduğu gibi bu günde bazı değersiz sözlerle kendisini göstermekte:
–“Evladım bizim saçımız sakalımız ağardı biz bunları bilmiyoruz! Siz bunları nereden getirdiniz?
–“Sizin yaşınız, başınız kaç? Bunca aksakallı, ak sarıklı dururken, onların bulamadığını siz mi buldunuz? Onlar anlamadı da siz mi anladınız?”
–“Biz şeyhlerimizden, hocalarımızdan, abilerimizden, müftülerimizden, büyüklerimizden böyle bir şey ne duyduk, ne gördük! Bunlar olsaydı onlar anlatmaz mıydı?” gibi anlatılanlar, yazılanlar karşısında getirilen, söylenen kupkuru cümleler…
Ancak bu sözler uyanışa geçen İslam gençliğinin önünde Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın izniyle tesirini yitirmektedir. Nice gencimiz tevhidi kavrayıp ve İslam’a gönül vermektedir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya şükürler olsun.
Aslında bizlere yaşantılarıyla örneklik sunan tevhid elçilerinin hayatlarına ve mücadelelerine baktığımızda da bu gibi şeylerin söylenmiştir. Örneğin; tevhidi dönüşümün önünde direnenlerin tevhid davetini sunan elçilere: “Sen, tek Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım’ diye mi bize geldin?!” (A’râf: 7/70) diyerek aynı tavrı alındığını görebiliriz.
Tek Allah’a kulluk yapmaktan kaçınan bir topluluk… Allah ile birlikte birçok ilah ve rab edinen müşrikler topluluğu… Ve onların dayandıkları asılsız cümle “atalarının taptıklarını bırakalım diye mi?” Ardından atalarının şirk yoluna taasubi bir bağlanış…
Hakka teslim olmak yerine hakka karşı cephe almak… Şerik koşan atalarının müşriki yoluna tutunmak… Ataları düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar dahi inadına bir direnişi göstermek elbette kabul edilemeyecek bir durum..
Ancak buradan anlaşılmaktadır ki tevhid daveti yeni değil, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği hakikattir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan başka O’nun gibi itaat edilen tuğyan ehline ‘la’ demek… Tağutları red ederek, Allah’a iman etmek… Atalar tağut olmuşlarsa, insanlar tağutların yolunu yol edinmişlerse onlardan ve inançlarından, onlardan ve putlarından, onlardan ve de sistemlerinden beri olmak…
Evet, cahiliye toplumlarında yaşayanlar için yoğun cahiliye ortamında üstü örtülen, gündem edilmeyen gerçek…
Tevhid gerçeği…
Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın olduğu… Sadece dilde değil tüm alanlarda ve herkese hâkim olanın Allah Subhânehu ve Teâlâ ve O’nun kanunlarının olduğu gerçeği…
O’nun yetkisine hiçbir insanın sahip olamayacağı, böyle bir şeye kalkışanın Müslüman olamayacağı ve onun bir tağut olarak red edilmesi gerektiği gerçeği…
Allah ile kulları arasında aracı olduğunu söyleyenlerin Allah’u Teâlâ’nın değil şeytanın dostları olduğu ve onlardan ve öğretilenlerinden, onlardan ve masallarından, onlardan ve hurafelerinden, onlardan ve bidatlerinden beri olunması gerçeği…
İşte tevhid, Allah’ı birleyip, O’nun dışındakileri red ederek tüm ibadetleri ve itaati O’na yapmak…
Dinin bir bütün olup parçalanamayacağı, kimsenin nefsine hoş gelmediği zaman dinden bir şeyleri çıkaramayacağı veya olmayanları ekleyemeyeceği gerçeği…
İslam dininin emir ve yasaklarının mutlak uyulması gereken tartışılamaz doğrular olduğu, onları eleştiren ve tartışanların, ‘onların yerine bunlar olsun!’ diyenlerin Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya karşı şeytanlaşandan olduğu gerçeği…
Bakınız! Şeytanın neden şeytan olduğunu anlamak gerek! Şeytanı şeytan yapan Allah’u Teâlâ’yı inkâr edişi midir? Hayır! O, Allah’a ve O’nun emrine rağmen nefsi davranıp, bu emri nefsince yorumlayarak batıl bir kıyas yapmış ve emrin karşısına kibirlice çıkmıştır.
Şimdi tam burada durup tekrar sorular soralım:
Günümüzde Allah’ın emirleri varken ‘senin varsa bizimde vardır!’ derecesine onun emirlerini hiçe sayanları görebilir miyiz?
Evet, bu gibiler vardır diyorsanız. Onlar da insanların şeytanlaşanları değil midirler? Onlar insanların şeytanlarıysa onların peşinden gidenler nereye gitmektedirler?
Sorular, sorular, sorular…

Bu yazımızda birçok sorular sorduk? Sorular çok, ancak asıl olan cevapların peşine düşmek… Gerçeği araştırmak, bulmak ve ne pahasına olursa olsun gerçekleri yaşamak… Hayırlı insanların peşinde, hayırlı insanlar olmak… Zamane saptırıcıları ne kadar etrafta çok olsalar da, ne kadar imkânları olsa da, onların batılda olduklarının bilinciyle hareket ederek üzerimize düşeni yapmak… Ta ki ölüm bize gelinceye, ta ki Rabbimize varıncaya dek, tevhid ehli olmak ve tevhidi yaşayarak haykırmak…
Ey insanlar, gelin özünüze, gelin Rabbinize, gelin tevhide dönün! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun…
Ve tüm insanlığın tevhidi dönüşümü için büyük planda, küçükte olsa görev alarak tevhidi daveti yapın! Allah’ın kullarını Allah’a çağırın!
Selam olsun! Allah’a çağıranlara!
Selam olsun, İslam’ın hâkimiyeti için çalışanlara!
Selam olsun, tevhidi öğrenip, öğreten tevhidin muallim ve muallimelerine!
Selam olsun…

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *