«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tevhid Daveti

Tevhid Daveti

Tevhîd davetinin kaynağı beşeri değil, ilahîdir. Bu davet, yaratıcının kullarına olan davetidir. Tüm peygamberler de bu davetin elçileri olarak kavimlerine giderek bu ilahi daveti sunmuşlardır.

“Dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (7/61)

“Dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (peygamberlik) vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O’na âsi olursam beni Allah’tan (O’nun azabından) kim korur? O zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir şey yapamazsınız.” (11/63)

“Ey kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim.” (7/67)

Onlar kendilerinden gelmediklerini bilakis Âlemlerin Rabbi tarafından gönderildiklerini belirterek ortak mesaj olan tevhîd davetini iletmiş ve tapındıklarından uzak olduklarını net olarak ortaya koyup, kavimlerini de bu redde çağırmışlardır.

“(Ey kâfirler!) Allah’ı bırakıp da taptıklarınız sizler gibi kullardır. (Onların tanrılığı hakkında iddianızda) doğru iseniz, onları çağırın da size cevap versinler!” (7/194)

“Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (6/78-79)

“Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (7/59)

“Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?” (7/65)

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.” (7/85)

Bu davet müşriklere ağır gelmiş ve bu daveti kabul etmemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek kabul edilmesinin de önüne geçmişler ve de kabul edenlerle mücadele etmişlerdir.

“Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (42/13)

Evet, elçiler net olarak Allah’a kulluk yapın, başkalarına değil; Allah’a itaat edin, başkalarına değil; Allah’a yönelin, başkalarına değil… Diyerek Allah ile birlikte başkalarının olamayacağı hakikatini içeren tevhîd davetini kavimlerine bildirmişlerdir.

Görüldüğü üzere; bu davette iki taraf dikkat çeker. Birincisi Âlemlerin Rabbi Allah ve ikincisiyse O’ndan başkaları… Bu başkaları canlı-cansız, soyut-somut olmuş ve de olabilmektedirler. Nasıl olurlarsa olsunlar, hangi ismi alırlarsa alsınlar tevhîd daveti bunları redde çağırmış ve çağırmaktadır. Ancak karşı cephe her seferinde bu mesaja mesafeli durmuş, onu iletene ve onun sahibine karşı çıkmışlardır.

“Kâfirler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim, derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.” (29/12)

Onlar sapkın inançlarını ve sapık yaşantılarını doğru olarak görmekteydiler. Hayatlarının bütününde tevhîd mesajına zıt şeyler vardı ve bu zıt şeyleri kendilerine hayat yapmışlardı. Şirk ve şirkten kaynaklanan uygulamalar hayata hâkim olmuşken, müşriklik muteber bir hal sayılıyordu. Kendi tapındıkları ilahları, kendi uyduruk kanunları, kendi ahlaksızları, kendi kurum-kuruluşları, kendi tuğyan meclisleri ve kendi tapınaklarıyla mutluydular, ya da olmaya çalışıyorlardı.

Tevhîd daveti, kendilerinde olanı yerle bir edecek bir davet olduğundan bu davete, bu davetin mesajına ve bu mesajı iletenlere karşı oldukça saldırgan oldular. Oysa bu davet, onları yaratıcılarına teslim olmaya çağırıyordu. Onlar ise kendilerini ve atalarını yoktan var edip yaşatana karşı isyan ederek, nefislerine ve şeytana teslim olmayı tercih ettiler.

Allah’ın onlara gönderdiği inanç ve yaşantıyı kabullenmemekle kalmayıp bunu sunan tevhîd elçilerinin en amansız düşmanları oldular. O elçiler ki, Rablerinden aldıkları mesajı eksiksizce onlara sunmuş, onlardan hakka teslim olmalarını istemişlerdi. Eğer akletmiş olsalardı bu teslimiyet kendi çıkarlarına idi. Ancak onlar -çoğunlukla- şeytan gibi kibirlendiler, direttiler ve küfürlerinde inat ettiler.

Bu daveti kabul edenleri aşağıladılar. Şirk rejiminden beslenmeyen, şirk toplumundan herhangi bir menfaatleri olmayan insanlar bu mübarek davete akın ettiklerinde onlara tepeden baktılar. Onları dışladılar, horladılar ve ezdiler… Nasıl bu alt tabakayla kendileri bir olabilirlerdi ki? Kendileri sistemden beslenen, zengin, rütbeli ve mevkileri olan kişilerdi. Nasıl olur da alt tabakanın dinine girerlerdi. Bu akıntıya karşı direnmek olurdu. Hem bu zenginliklerinin, rütbelerinin ve mevkilerinin gitmesi demekti. Sonrasında da onca sıkıntılarla karşılaşmak kolay bir şey miydi? Hayır! Onlar düzenden memnundular. Düzen şirk düzeniymiş kimin umurundaydı ki, yeter ki kendileri rahat etsin! Kim ne düzen kurarsa onlar hizmet ederlerdi. Yılanlar yılanizm kursalar, o tıslar; köpekler köpekizmi egemen kılacak olsalar, o havlardı. Elbette böyle olanların tevhîd davetini kabullenmeleri mümkün olmadı ve de mümkün olmamaktadır. Dün olduğu gibi bu gün de güvenilir davetin güvenilir davetçisinin davetine ve o davete uyanlara bakışları ve sözleri bellidir.

“Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!” (26/107-111)

Tevhîd daveti, inanç, yaşantı ve ahlak temelinde bir mesajı sunarken, onlar kendilerinde olanla yetindiler. Kendi inançlarından dönmediler, yaşantılarını bırakmadılar ve kötü ahlaklarını değiştirmediler. Kâfir atalarının şirk yolu onlara doğru gözüktü. Onların dinine, onların inanç ve yaşantılarına, onların gelenek-görenek ve yasalarına körü körüne sarıldılar. Doğru ve yanlışın, güzel ve çirkinin ölçüsü olarak sapkın atalarını kabul ettiler. Onların düşüncelerini, ilkelerini ve doktrinlerini tevhîd mesajının önüne geçirerek hüsran yolunu tercih ettiler. Kendilerini ve toplumlarını ebedi ateşe sürüklediler. İnatçı, kibirlilerin sonu ne kötü!

“Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.” (38/55)

Zamanla saflar daha bir belirgin olarak ayrılmış, hak batıldan uzak olduğunu şahıslar üzerinde göstermeye başlamış ve Muvahhidler ile kâfirler tamamen ayrılmışlardır. Muvahhidler inançlarını Allah’tan alıp, hüküm koyucu olarak O’nu kabul ederek, O’nun emir ve yasaklarına teslim olmuşlar, O’nu her zaman ve yerde birlemiş ve de gayrisini de red etmişlerdir. Kâfirler ise, inançlarını kâfir atalarına dayandırıp, onları hüküm koyucu olarak kabul ederek, onların emir ve yasaklarına teslim olmuş ve Allah’a onları ortaklar koşarak, onlara ibadet etmişlerdir.

Hâl böyle olunca iki zıt tarafın birbirinden ayrılması da kaçınılmaz olmuştur. Zaten bu mübarek davetin bir özelliği; bu davet ‘ayıran, farukî bir davet’ idi. ‘Tevhîd’ kelimesi davetin merkezine yerleşerek davetin özünü oluşturmuş ve bunu kabul edenlere tüm bâtılları, şirki ve türevlerini inkâr ettirmiştir. İlk iman edenler bu bu daveti kabul ettiklerinde kavimleriyle safları ayrılmıştır. Örneğin, Yasir ve Sümeyye (Allah onlardan razı olsun) bu sözü söyledikleri için kavimlerinin onlara bakışları değişmiş, kinleri ve düşmanlıkları başlamış, şehidliğe ulaşana dek onlara zulmü bırakmamışlardır.

Bu davet, “La ilahe illallah” ile hayata yansımış; kelime-i tevhid birbirini sevenlerin sevgi bağını çözmüştür. Evlatları babalarından ayıran bu davet ‘ayrıştıran bir söz’ olarak tüm zamanlarda tevhîd davetini kabul edenlerle atalar dininin bağlılarını birbirinden ayırmıştır. Bu gün insanlar bu davetin anlamını, neleri içerdiğini bilmemektedirler. Dün kelime-i tevhidi söyleyenlere her türlü düşmanlık yapılırken, bu gün tevhid düşmanları, bu sözü ücretli memurlarına söylettirmekten kaçınmamaktadırlar.

Müşrikî çoğunluk ne olduğunu anlamadan hayatına devam ededursun, tevhidî azınlık bu sözle kıyam etmiş, bu sözün hâkimiyeti için mücadele etmiş, gerektiğinde kanını dökmüş ve canını vermiştir. Evet, tevhîd ehli bu sözün sadece zikir çekilen bir söz olmadığının bilinciyle, bu söz ile kıyama kalkmıştır. Bu söz, Muvahhidlerin kıyamının başlangıç sözü olmuş ve halen de öyledir. Bu söz nice yatanları kaldırmış, nice ölü gönülleri dirilmiştir. Tevhîd elçileri de bu söze davet ederlerken oturmamışlar, gece-gündüz yılmadan bu daveti insanlara sunmuşlar, güçleri yettiğinde de Allah’ın verdiği izin ile bu sözün hâkimiyeti için kılıç çekmişlerdir.

Tevhîd daveti, Muvahhidleri eyleme teşvik etmiş; davet, hicret ve cihadla Muvahhidler sürekli hareket halinde olmuşlardır. Onların amaçları bu dünyada rahat yaşamak olmamış, bilakis onlar, Allah’ın davasının eri olarak bu davanın galibiyeti için çalışmışlardır. Ve sonuçta kazananlar daima Allah’ın izniyle Allah’ın taraftarları olmuş ve olacaktır. O zamandan bu zamana ve bu zamandan kıyamete dek anlaşılması gerekli olanları anlayanlar ve anlamayan, hatta anlamamak için direnenler arasındaki kavga sürmektedir.

Şu unutulmamalı ve her fırsatta da hatırlatılmalıdır ki, kulların ilk olarak anlamaları ve gerçekleştirmeleri gereken tevhîdin özünde red vardır. Red etmeden, tekfir edilecekleri tekfir etmeden gerçekleştirildiği sanılan bir kabul ediş bu davetin özünde yoktur. Tağut ve cüzleri, tağutlar ve destekçileri, tağutlar ve yardakçıları, tağutlar ve fetvacıları yani tevhidin karşısındaki müşrikî cephe tümüyle red edilip, tekfir edilmeden bu davetin ehli olunamamış ve olunamayacaktır.

Bu mübarek daveti renk olarak ifade edecek olsak saf beyazdır, en ufak bir leke olmayan tertemiz bir beyaz… Karşısındaki şirkte, kopkoyu bir siyahtır. Nasıl ki beyazın içine siyah karışsa artık rengi değişir ve miktarına göre grileşirse, Muvahhidlerin kalpleri ve yaşantıları şirk karışmamış apaktır. Şirkin karalığı ve karanlığının zerresi onlarda yoktur.

Sonuç olarak; tevhîd daveti, görünür görünmez putları yıkmış ve yıkmaya çağırmıştır. Bu mübarek davet tuğyan ehliyle asla uzlaşılmayacağını, tuğyan sahiplerine asla taviz vermeyeceğini örnekleriyle bizlere göstermiştir. Tevhîd, şirkin kökünü kazımak ister ve bu kazıma tamamlanıncaya kadar şirkle hiçbir uzlaşmaya yanaşmaz. Tevhîd, şirkle daimî olarak kavgalıdır. Bu kavga, hak ile bâtılın amansız kavgasıdır. Bu kavga, Allah’ın taraftarlarının tüm bâtıl ehliyle olan yılmaz kavgasıdır. Bu kavga, tevhîd uğruna kanların dökülüp, canların verildiği, hicretlerin ve sürgünlerin, esaretlerin ve yaralanmaların olduğu kavgadır. Bu kavga, tevhîd davetini kabullenen Muvahhidlerin şirk ehliyle kaçınılmaz, hız kesmez mübarek kavgasıdır.

Ey Muvahhidler! Kavganız mübarek olsun!

Akıttığınız kanlar, verdiğiniz canlar mübarek olsun! Kalplerimizi ferahlandıran zaferlerin öncüleri olan tevhîdin çekilmiş kılıçları, zamane Halidlerini Rabbim korusun! Tevhîd sancağını taşıyan, uğrunda her şeye katlanan Muvahhidlere selam olsun! Müjdeler olsun!

“Tâğut’a kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele!” (39/17)

 

Duacı Kardeşiniz, 
Ebû Ubeyde Esedullâh Saîd El-Muallim

 İktibas Yapacakların Dikkatine!