«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Televizyon Belası

Televizyon Belası

TELEVİZYON BELASI

Osman et-Talib

.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle…

Televizyon sözcüğü, Yunanca “uzak” anlamındaki “tele” ve Latince “gör” anlamındaki “visio”sözcüklerinden, 20.yüzyıl başlarında türetilmiş ve “uzaktan görmek” anlamına gelir.

Televizyonun kitleler arasındaki genel kabul gören mahiyeti onun bir eğlence aracı olduğudur. Televizyonun içeriği oluşturulurken de “eğlence aracı” imajına zarar verilmez.

Genel yayın içeriğini diziler, filmler, çizgi filmler, haber bültenleri, belgeseller ve aralarına bolca eklenmiş reklamlar oluşturur. Televizyon yayını yapan kuruluşlar, kuruluşların geneli gibi kâr amacı güden ve kâr yapabilmek için tükettirme operasyonlarına aracılık yapan şirketlerdir. Tabi bunun yanında haber ve tartışma programlarıyla da ilgi çekmek ve ilgi çekmenin yanında çeşitli zengin otoriteler tarafından siyasi ve sosyal olarak toplumu yönlendirmek için kullanılırlar. Bunu yazılı ve görsel basında “medyanın gücü” veya “medya baskısı” olarak müşahede etmemiz mümkün.

Bu arada televizyon bu kadar şeyi aralarda verdiği kısa eğitici programlar ve haber bültenleri ile insanlara kendisini bir ihtiyaç olarak hissettirdikten sonra vermektedir.

Elbette ki yarar gibi görülen bu programlar televizyonun toplum sağlığı üzerinde yaptığı zarar karşısında yok hükmündedir. Kendisini en iradeli gören insanlar için dahi bu, evlerin, işyerlerinin ve toplu taşıma araçlarının içine kadar dahi sokulan büyük bir fitnedir.

Televizyonun zararlı etkileri konusunda çok uzun uzadıya incelemeler ve raporlar hazırlanmış ancak ben kısa olarak televizyonun etkilerinden bahsetmek istiyorum.

Genel anlamda televizyonun bir eğlence aracı görülmesi, gerçekliklerin de zamanla eğlence olarak algılanmasına sebep olur. Televizyonlarda eğlence olarak sunulan en baskın unsurlar ise şiddet ve cinselliktir. Nitekim bu unsurlar, haber programlarında dahi dikkate alınır. Örneğin; haberde bir öğrenci hareketi verilecektir, o hareketin düşünsel boyutundan ziyade, öğrencilerin güvenlik güçleriyle çatıştığı bir sahne gösterilir.

Televizyon programları arasında sinema, önemli bir yere sahiptir. Dünya sinemacılığının merkezi Amerika olunca, televizyon sinemalarında Amerikan sinemasının önemli bir yer tutması da kaçınılmazdır. Amerikan sinemasının iki önemli özelliği, şiddet ve cinselliğin yoğunlukla kullanılması ve üstün ırk Amerikalı, yenilmez süper güç Amerika düşüncesini (dayatması)empoze etmesi. Pentagon’un yaptığı destekle çoğalan bu filmler, bir yandan şiddet ve cinselliği(avret yerlerinin görünmesi de buna dâhil) yayarken, diğer taraftan ideoloji de transfer etmektedir.

Mesela 3 Drama programlarıyla ilgili bir araştırmaya göre; Türk televizyonlarında şiddetin % 62, suçun % 48, cinselliğin % 59, ölümün % 33, alkolün % 32 nispetinde yer tuttuğu tespit edilmiştir.

Kendilerini televizyon bağımlısı olarak tanımlayan kişilerle yapılan çalışmada, bu kişilerin çok daha kolay sıkıldıkları, kendilerini kontrol etme yeteneklerinin az olduğu ve dikkatlerinin çok kolay dağıldığı da gözlenmiştir. Yıllardır yapılan çalışmaların gösterdiği diğer sonuçlarsa, televizyonla çok fazla zaman geçirenlerin, hiç seyretmeyen ya da az seyredenlere oranla toplum içine daha az karıştıkları, sosyal etkinliklerinin daha az olduğu, fazla ya da hiç spor yapmadıkları, aşırı şişmanlığa daha yatkın olduklarıdır.  (Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 425 Nisan-2003)

Televizyon tarafından “kötü” ilan edilen bir şahıs, ne kadar doğruyu söylese de, toplum nezdinde “kötü” görülmeye devam eder.

Televizyon programların da çokça rastlanan bir ibare vardır: “Ve şimdi de… ” Bu ibare, ‘şimdiki program, diğerlerinden farklıdır.’ Anlamına gelir. Bu, izleyicinin dikkatini çekmek için kullanılır.

Televizyon öncesi kitap okuyucusu toplumda, uzun düşünsel tartışmalar zevkle izlenirken, bu gün bir öğrenci kırk dakikalık dersin onbeşinci dakikasından itibaren derse olan ilgisini kaybetmekte. Bu da zihinsel kapasitenin düşmesiyle ilgi yoğunluğunun azalmasıyla bağlantılıdır. Kaldı ki normal bir insan (zihninde) bir konu ile ilgili almış olduğu bilgilerin %70’ini ilk 10dk ile 1 saatlik süre içerisinde yitirmektedir, bu kayıp ertesi sabah %95’e ulaşmaktadır.

Konuyu ahlakî ve sosyal olarak farklı açıdan ele alacak olursak; Size şöyle bir soru gelse: Türkiye’nin en sevimsiz, fitne fücur, şirret ve şıllık kadını kimdir? Ve Türkiye’nin en sefih, sefil ve aşağılık erkeği kimdir?

Siz bunların cevabını bulmaya uğraşmayın.  Size şöyle bir teklifte bulunalım: Rica etsek 1 ay için bu kadın ve erkeği yatılı olarak evinizde misafir eder misiniz?

Bu soruyu evet cevabı verdiğinizi düşünün ve o evde neler olabileceğini biz resmedelim.

Siz ne kadar iffetli bir aile olursanız olun bu iki şeytani varlık en azından zihinlerinizi bulandırmayacak mıdır? Bu melanet insanlar eşinizi sizden soğutmayacak mıdır?

Rengârenk makyajlar, kokularla gezinerek eşinizi iğfal etmeyecekler midir? Ve çocuklarınızı baştan çıkarmayacak, onlara rol model olmayacaklar mıdır? Bu bir ayın sonunda o evde aile bağlarından geriye ne kalacaktır?

Şimdi televizyona geri dönelim:

Televizyon ekranlarıyla evinize misafir aldığınız bayan ve erkekler genel olarak veya bir kısmı Türkiye topraklarında yaşayan en sefil ve aşağılık insanlar değil midir? (İstisnalar kaideyi bozmayıp, müstesnanın değerini artırır.) 

Her akşam eşinize ve çocuklarınıza ayırmanız gereken ve onların hakkı olan zamanı onlardan esirgeyip, çalarak ekran başında geçirmenizin uygun olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bunların faturasının neler ihtiva edebileceğini hayal edelim:

İnsanların çalışmaktan, eve daha az zaman ayırdıkları bir dünyada bir de televizyon meşguliyeti iyice bireyleri birbirinden ayırır. Birbirinizle iletişiminiz kopar.

Eşinizle bir şeyler konuşacak vakit bulamazsınız. İletişim kopukluğu, kalbi soğumaya sebep olur. Çocuklarınız sizden çok ekranla arkadaşlığa başlarlar.

Sizinle sohbet etmek, sizden hikâye, masal dinlemek, beraber kitap okumak, şakalaşmak artık onlar için cazip değildir. Çocuklarınız hep pasif, televizyonsa hep aktiftir.

Onlar hakkında televizyonun şu gibi etkileri olacaktır:

  • Şiddet görüntüleriyle şiddet uygulamaya teşvik etme,
  • Gayri ahlâkî görüntülerin çocuğa ve aileye menfî tesirleri,
  • Seviyesiz eğlence kültürünün özendirilmesi,
  • Oluşturulan modellerdeki kişiler arası münasebetlerin sığ ve menfaat kaynaklı olması,
  • Ahlaki değerlerin yozlaştırılması, başka dinlere ve ahlaklara özendirilmesi,
  • Aile fertlerinin birbirleriyle olan münasebetini azaltması ve yalnızlık,
  • Mühim hâdiselere karşı sistemli bir hissizleşme,
  • Korku kültürünün yaygınlaştırılması ve bundan menfaat elde etme,
  • İnsanları çaresizliğe ve karamsarlığa iten konuların reyting malzemesi yapılması,
  • Çalışarak kazanma yerine, ‘Çalışmadan köşeyi dön!’ anlayışının yerleştirilmesi,
  • Tüketim ve kazanç uğruna her türlü değerin çiğnenmesi,
  • İnsanlara yalancı cennetler oluşturularak, gerçeklerden koparılması.
  • Çocuğun doğal gelişimi için gerekli olan çağların gecikmesine neden olması,
  • Gerçekdışı bir dünya kurdurması,

Televizyon karşısında en savunmasız kalan ve onun zararlı etkilerine en fazla maruz kalan kitlenin çocuklar olduğu sayısız araştırmacı ve bilim adamı tarafından dile getirilmektedir.

Evet, maalesef televizyon kültürü bu ümmetin kanayan yaralarının daha da artmasına bir vesile olarak ta görülebilir. Allah Rasulü aleyhisselam şöyle buyuruyor: “Ben evlerinizin üstüne yağan fitneleri, şiddetli yağmur sellerinin açtığı yaralar gibi görüyorum.” (Müslim-Fiten)

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” (Lokman 6)

Bu ayetin, Nadr. b. Haris’in davranışı üzerine nazil olduğu nakledilir. Rivayete göre, bu şahıs, Acem masalları ihtiva eden kitaplar satın alıp getirir ve Mekkelilere şöyle derdi: “Muhammed size Ad ve Semud kavimlerinin masallarını anlatıyor; ben de size Rum ve Acem masallarını söyleyeceğim.” Böylece bunları okur, müşrikleri eğlendirir ve insanları Kur’an dinlemekten alıkoymaya çalışırdı.

Evet, Rasulullah döneminde küfür ve şirk odakları bu şekilde çalışırdı. İnsanlara masallar anlatarak, cariyelere şarkı söylettirerek, insanlara mahrem yerlerini sergilettirerek Allah yolundan alıkoyarlardı. Günümüzde bu azgın nefisler teknolojinin ilerlemesiyle bu aşağılık hareketleri her insanın evine sokmayı başarmışlardır.

Bugün Nadr b. Haris’in faaliyetleri televizyon bulunan her eve girmiştir. Ne yazık ki bugün televizyon satın alan bir insan Allah yolundan, ona ibadet ve itaatten, ilimden veyahut Müslüman için meşru işlerden alıkoyan bir makineyi almıştır. Öyle ki bu alet nefisleri ve nesilleri telef etmektedir.

Bugün maalesef hayal ürünü ve saçmalıklarla dolu diziler, filmler, klipler ve içerisindeki iğrenç hayâsızlıklar o zamanın masal ve dansöz eğlencelerinin yerini almışlardır.

Gerçekten sanki ebu Cehil ölmedi, ebu Leheb kıtalar dolaşıyor, Nadr b. Harisler de evlerin baş köşesinde oturuyor.
Müslüman ümmetin kendisine zulmetmemesi için hakikaten bu herkes tarafından zararları yararından fazla gözüken aleti ve kullanma alışkanlığını terk etmesi gerekiyor.

“Harama bakmak” hususu, ayet ve hadislerle yasaklanmıştır. (Örneğin; Nur suresi 31)Nitekim bir ayet-i kerimede yine, “Zinaya yaklaşmayın” buyrulmaktadır. “Zina yapmayın” yerine, “Yaklaşmayın” ifadesinin tercihi dikkat çekicidir. İşte bu kısa âyet, yukarıdaki hadiste belirtilen hususları içine almaktadır. Ayet, yaklaşmanın her türlü yolunu yasaklamaktadır. Gözlerini kontrol edemeyen bir insanın tüm ruhi kaleleri birer birer düşmeye mahkûmdur. “Böyle her şeyiyle kaypak ve zararlı bir zeminde çok dikkatli yürümek gerekir. Mayınlı bir tarlada veya amansız bir düşman beldesinde nasıl hareket edilmesi icap ediyorsa, günümüzün çarşı pazarında gezerken de aynı dikkat ve aynı teyakkuz elzemdir.

Burada Raşid halifelerin ve Ehli sünet âlimlerinin izlemiş olduğu yol ‘SEDDÜ’Z-ZERA’İ’ (zararlı neticelere, fasid hükümlere götüren yolları kapamak, faydalı sonuçlara götüren yolları açmak) izlenilmelidir, bu bir şer’i delil olmakla beraber delalete düşen kişiyi hidayet yolundan ayıran unsurları ortadan kaldırmak için maruf ve münkerin uygulanmasına götüren bir gerekliliktir. (İslam Hukuku Suç ve Ceza 174. bab)

“Maruf”, tanımak, anlamına gelen “marifet” kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere “maruf” denir. “Örf” kelimesi de buradan gelir, âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şeriata uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir. Bu durumda terki gereklidir.

“Münker” ise maruf’un zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar marufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.

İnsanları iyiye ve güzele davet eden bir topluluktan olduğumuz iddiasındayız. Bunu yaparken kendimizi unutmamalıyız.

“Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fatır 33)

“Sizler Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara 44)

Hâlbuki Müslüman’da bulunması gereken güzel davranışların en başında gelen ve tüm bu güzellikleri kuşatan şey; güzel ahlaktır. Konu ile ilgili birkaç hadise bakalım:

Rasulullah aleyhisselam “Kıyamet günü müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâlâ çirkin, düşük söz ve davranış sahiplerine buğz eder.” buyurmuştur. (Tirmizi-Ebu Davud)
Cabir radıyallahu anh Rasulullah aleyhisselamın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bana en sevgili olanınız kıyamet günüde bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlakça en güzel olanınızdır. Bana en menfur olanınız ve kıyamet günüde mevkice benden en uzak bulunacak olanınız gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır” buyurmuştur. (Tirmizi)

Rasulullah aleyhisselama insanların cennete girmesine en çok  sebep olan şey nedir? diye sorulmuştur. Rasulullah aleyhisselam da “Allah korkusu ve güzel ahlaktır” buyurmuştur. (Tirmizi)

Rasulullah aleyhisselam “Her bir dinin kendine has ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı da hayâdır” buyurmuştur. (İbnu Mace)

Tabi televizyon deyince işin içerisine görüntü ve ses gibi hissiyata hitab eden unsurlar olacaktır. Böylece müslümanın haramı dinleme ve izleme meselesi gündeme gelmek zorunda kalacaktır.

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (s.a.s), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Abbas’ın oğlu) Fadl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu.

Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Rasulü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Fadl idi. Öyle bir şeyin adeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.

Müminlerin annesi, Resul-i Ekrem’in muhterem zevcesi Ummu Seleme (ra) anlatıyor: «Bir gün gözleri ama olan İbnu Ummu Mektum Resul-i Ekrem’in huzuruna girmek için musade istedi. Ben ve diğer zevcesi Meymune orada bulunuyorduk. Resul-i Ekrem bize: “Çekilin ve saklanın”buyurdu. Biz de “bu adamın iki gözüde görmez niçin çekilelim?” dediğimizde, Rasul-u Ekrem bize: “O görmüyorsa sizde görmüyor değilsiniz ya!” buyurdular.

Peygamber Efendimiz, buyurdu: “Gözlerin zinası (yabancı kadına) bakmaktır. İki kulağın zinası (fuhşa dair konuşmayı) dinlemektir. Dilin zinası fuhşu söylemektir. Elin zinası (yabancı kadını) tutmaktır. Ayaklara gelince, onların zinası (fuhuş yolunda atılan) adımlardır…”

Peygamber Efendimiz, bir adamın başına büyük bir kalabalık toplanmış görerek, “O nedir?”Diye sordular. “Büyük bir âlim dediler.” Efendimiz: Ne bilir? Diye sorunca da, “Şiir ve Arap soylarını” dediler. Bunun üzerine Rasul-u Ekrem şöyle buyurdular: “Bilinmesi zararsız ve bilin-mesi faydasız bir ilimdir.”

Buyurdular ki: “Faydası olmayan bilgiden Allah’a sığınırız.”

Yine buyurdular: “Şüphe yok ki, ilmin bazısı cehalet (gibidir), sözün bazısı da yorgunluktur(veya: ağırlıktır).

İsa aleyhisselam: “Sakın namahreme bakmayın, zira o bakış kalbe şehvet tohumu eker. Buda fitne olmak için yeter.” buyurmuştur.

Yahya aleyhisselam’a: “Zinanın başlangıcı nedir?” diye sorduklarında, “Bakış ve düşünce-dir” diye cevap vermiştir.

Kadının kendi kadınlarına karşı avreti: müslüman bir kadının müslüman bir kadına karşı avreti erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir. Yani göbekten diz kapağı altına kadardır. (Bazı âlimlerce göğüs ile diz kapağı arasıdır, şuan bu ayrılık mevzu bahis değildir.) Bir kadının başka bir müslüman kadına, göbekle diz kapağı arasındaki bir yerini göstermesi haramdır. Eğer şehvetten emin değilse göbekle diz kapağının dışına bakması da haramdır. (Durerul Hukkam: 1/313)

Kendilerinde hayâ olmayan, edep ve ahlaklarına güvenilmeyen fâsık kadınlardan sakınmak vacip olur. Zira onlarla sohbet etmenin Saliha kadına vereceği zararı erkeklerle sohbet etmenin zararından az olmaz (Sure-i Nur tefsiri Mevdudî 166) ayeti celîllede geçen kendi kadınlarından maksat müslüman dindar olan kadınlardır.

“Ey iman edenler kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.” (Tahrim 6)

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlûne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız. Bir de öyle bir fitneden sakinin ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz(umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir. 

Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde aciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi; yardımıyla sizi destekledi ve size temizinden rızıklar verdi. 

Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.

Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. 

Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan)çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara)tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” (Enfal 24-30)

“Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir libas ile giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince, o daha hayırlı bu Allah’ın ayetlerindendir. Belki öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları! Şeytan ana ve babalarınızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin.” (A’raf 26-27)

“Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştı. Allah yolunda kendilerine dokunan şeylerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah, sabırlı olanları sever. Sadece şöyle diyorlardı: “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı sabit tut ve bize, inkârcı topluluğa karşı yardım et!”. Allah da onlara, hem dünya sevabı, hem de güzel ahiret sevabını verdi. Allah, iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân 146-148)

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *