«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Tekfîr Nedir?

Tekfîr Nedir?

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Bundan sonra:

1. Tekfîr, Müslüman bir şahsın dînden döndüğüne hükmetmektir. 

2. Tekfîrin sebebi, açık ve sâbit olan küfür ve şirktir. Büyük günah işleyen bir kimse bunu helâl ve basit görmediği sürece tekfîr edilmez.

3. Tekfîr, şer’î bir hükümdür ve ancak şer’î delîllerle sâbit olur. Bu nedenle ancak şer’î delîllerle, gerekli şartların gerçekleşmesi ve mânîlerin de kalkmasıyla sâbit olur. Aksi halde Müslüman bir kimseyi tekfîr etmek câiz değildir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kişi kardeşini tekfîr edecek olursa ikisinden birisi onunla döner.” Yine şöyle buyurmuştur: “Her kim kardeşine ‘kâfir’ derse, bu söz nedeniyle küfür, ikisinden birisine döner. Eğer dediği gibi ise mesele yoktur. Ancak böyle değilse sözü kendisine döner.” [Buhârî (6104); Müslim (111)…]

4. Tekfîri kurallarına uygun olarak kâdî yapar. Hükümleri uygulayacak kâdî olmadığında ise liyakatiyle bilinen ilim ehli yapar. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allâh, emânetleri ehline vermenizi ve insânlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” [en-Nisâ: 4/58]

Bununla birlikte açık ve meşhur olan meselelerde îmân ile küfrün arasını ayırarak küfür işleyen bir kimseyi kâfir olarak bilmek, ister âlim isterse avam olsun farketmeksizin tüm mükellefler üzerine farzdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz Müslümanları mücrimler gibi (eşit) kılar mıyız?  Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?” [el-Kalem: 68/35-36]

5. Delîller sübut ve delâlet açısından sâbit olup, şüpheler kalmadığında küfür işleyen bir kimseyi tekfîr etmek farzdır. Herkim kâfir olduğu sâbit olan bir kimseyi tekfîr etmezse veya onun küfründe şüpheye düşerse kendisi kâfir olur. Böyle bir kimsenin kâfir olmasının illeti, delâlet-i kat-î olan şer’î delîllerle hükmü ve ismi bildirilmiş olan bir şeyi kabul etmemektir. Yani Kur’ân, Sünnet ve icmâ gibi nassların küfür olarak bildirdiklerine küfür dememek, kâfir olarak hükmettiklerini kâfir bilmemek, küfrü ve kâfirliği bildiren nassları kabul etmemektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler.” [el-Ankebût: 29/47]

“Allâh’a karşı yalan uyduran veya kendisine geldiğin de hakkı yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Cehennemde kâfirler için kalacak yer mi yok?” [el-Ankebût: 29/68]

6. Hükümler zâhire göre verilir. Bu nedenle İslâm’ını izhâr edene Müslüman, küfrünü izhâr edene de kâfir hükmü verilir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ben insânların kalblerini yarmakla emrolunmadım.” [Buhârî (4351); Müslim (1064)…]

7. Yol bulunduğu takdirde küfre değil, îmâna hükmetmek esastır. Zîrâ tekfîr, neticeleri ağır olan şerî bir hükümdür. Bin kâfirin hayatta kalmasında yapılacak hatâ, tevhîdi kabul ederek namaz kılan bir Müslüman’ın kanını mübâh saymakta yapılacak hatâdan daha ehvendir.

8. Tekfîrin câiz olmasının altı şartı vardır. Bu şartlar oluşmadan Müslüman bir kimseyi tekfîr etmek câiz değildir.

9. Fâilin işlediği fiilin küfür olduğuna dâir delîllerin kat’î olması, -fiil ile ilgili olup- tekfîrin câiz olmasının birinci şartıdır. Hükmü hakkında ihtilaf edilen meselelerde o fiilin fâilini tekfîrden kaçınmak gereklidir.

10. Fâilin fiilinin küfre delâletinin açık olması, -fiil ile ilgili olup- tekfîrin câiz olmasının ikinci şartıdır. Küfür olan kavlî veya amelî herhangi bir fiilinin, fâilden hiçbir şüpheye veya zanna mahal vermeyecek şekilde sâbit olması gereklidir. Zîrâ küfrü gerekli kılan fiilin varlığında zan veya şüphe olduğunda tekfîr câiz değildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey îmân edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” [el-Hucurât: 49/12]

11. Fâilin mükellef olması, -fâil ile ilgili olup- tekfîrin câiz olmasının üçüncü şartıdır. Mükellef olmaktan kasıt, akıllı ve buluğa ermiş olmaktır. Zîrâ akıllı ve baliğ olmayan kimseler yani delîller ve çocuklar şer’î teklife muhâtab olmadıkları gibi cezâya da ehil değildirler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sorumluluk üç kişiden kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, aklı başına gelinceye kadar mecnundan ve buluğa erinceye kadar çocuktan.” [Ebû Dâvud (4398); Nesâî (3432)…]

12. Fâilin küfrü gerekli kılıcı herhangi bir şeyi kasten yapması, -fâil ile ilgili olup- tekfîrin câiz olmasının dördüncü şartıdır.  Fâil küfrü gerektiren bir sözü veyahut bir ameli kasten değil de gayri ihtiyari ve sehven; hatâ sonucu yaptığı takdirde fâil, bu fiilinden dolayı sorumlu tutulmaz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hatâ ile yaptığınız bir işte size hiçbir günâh yoktur. Ancak kalblerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vardır.” [el-Ahzâb: 33/5]

13. Fâilin küfrü gerekli kılıcı herhangi bir şeyi kendi hür irâdesiyle yapması, -fâil ile ilgili olup- tekfîrin câiz olmasının beşinci şartıdır. Fâil, küfrü gerektiren bir sözü veyahut bir fiili zorlama altındayken yaptığı takdirde bu fiilinden dolayı sorumlu tutulmaz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kalbi îmân ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hariç, her kim îmânından sonra Allâh’a karşı kâfir olur, göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allâh’tan bir gazap vardır ve büyük azâb onlarındır.” [en-Nahl: 16/106]

14. Küfrü gerektiren bir fiilin, fâil tarafından işlendiğinin isbâtlanması tekfîrin câiz olmasının altıncı şartıdır. Bu isbâtlanmadığı sürece fâil suçsuzdur. Zîrâ beraatı zimmet asıldır. Küfür fiilinin fâil tarafından işlendiğinin isbâtlanması kişinin kendi aleyhine şâhitlik yapmasıyla yahut Müslüman iki şâhidin fâilin küfür fiilini işlediğine dâir şâhitlik etmesi gerçekleşir.

15. Tekfîrin câiz olmasının dört mânisi vardır. Bu mâniler ortadan kalkmadığı sürece Müslüman bir kimseyi tekfîr etmek câiz değildir.

16. Hatâ, tekfîrin mânîlerinin ilkidir. Hatâ, mükelleften irâdesi dışında ve kasıtsız olarak ortaya çıkan her türlü söz veya fiildir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allâh, ümmetimin hatâsını, unutmasını ve ikrâh edildiği şeyi (günah cihetiyle) affetmiştir.” [İbn Mâce (2043); İbn Hibbân (7219)…]

Hatânın muteber yani geçerli olmasının bir şartı vardır. Bu şart: Küfrü gerektiren fiilin kastetmeden sehven yapılmış olmasıdır. Bu şartı taşımayan hatâ eylemleri ve söylemleri tekfîrin mânîlerinden değildir.

17. Te’vîl, tekfîrin mânîlerinin ikincisidir. Te’vîl, şer’î delîlin mevzusu dışında kullanılmasıdır. Bu da geçerli bir ictihâd sebebiyle nassı anlamamaktan kaynaklanan bir şüphe ile ya da delîl olmayan bir şeyi delîl zannetmekten dolayı şer’î nassı delâlet ettiği anlama zıt yahut uygun olmayan bir şekilde, kendi yerinden başka bir yere koymaktır.

Te’vîlin muteber olmasının dört şartı vardır. Birincisi: Te’vîl zarûrât-ı dîniyyeden olan meselelerde olmamalıdır. Zarûrât-ı dîniye: Tevhîdin aslını ilgilendiren meseleler ile mütevâtir ve zâhir (açık) olan hükümlerdir. İkincisi: Te’vîl dînin aslından olan zekât, cihâd ve recm gibi herhangi bir hükmü iptal etmemelidir. Üçüncüsü: Te’vîlin dayanağı olarak şer’î veya lügavî bir karine bulunmalıdır. Dördüncüsü: Te’vîl dînle oynama, bilerek yalanlama ve inkâr gibi sebeblerle olmamalıdır.

18. Cehâlet tekfîrin mânîlerinin üçüncüsüdür. Cehâlet, kişinin bilgisiz kalması veya bir şeye bulunduğu hale aykırı bir şekilde inanmasıdır.

Cehâletin muteber iki şartı vardır. Birincisi: Cehâlet, zarûrât-ı dîniyyeden olan meselelerde olmamalıdır. İkincisi ise: Cehâlet def etmeye güç yetirilemeyen bir mesele hakkında olmalıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah hiç kimseyi güç yetiremeyeceği şeyle yükümlü tutmaz.” [el-Bakara: 2/286]

19. İkrâh, tekfîrin mânîlerinin dördüncüsüdür. İkrâh, bir kimseyi korkutmak sûretiyle rızâsı olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaktır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kalbi îmân ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hariç, her kim îmânından sonra Allâh’a karşı kâfir olur, göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allâh’tan bir gazab vardır ve büyük azâb onlarındır.” [en-Nahl: 16/106]

İkrâhın muteber olmasının altı şartı vardır. Birincisi: İkrâh edenin tehdidi, rızâyı düşüren cinsten bir şey olmalıdır. Bu ikrâhın hem fiili hem de sözlü tasarruflara etkisi vardır. Kişinin öldürülmek veya bir organının kesilmesi ile veya uzun süre hapsedilmesi veyahut malın çoğunun telef edilmesini getirecek şekilde tehdit edilmesi geçerli bir ikrâh olup, tekfîre mânidir. İkincisi: İkrâh edenin, tehdit ettiği şeyi uygulamaya gücü yetmelidir. İkrâh olunanın ise, tehdit edildiği şeyi def etmeye imkânı bulamamalıdır. Üçüncüsü: İkrâh olunan, zorlandığı şeyi yapmadığı takdirde, ikrâh edenin tehdit ettiği şeyi yapacağını zannı gâlibi ile bilmedir. Dördüncüsü: İkrâh olunan, zorlandığı şeyi yapmadığı takdirde, ikrâh eden tehdit ettiği şeyi hemen yapacak olmalıdır. Beşincisi: İkrâh olunan, zorlandığı şeyi yaptığı takdirde, ikrâh edenin tehdidinden kurtulacağını zannı gâlibiyle bilmelidir. Altıncısı: İkrâh olunan, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalıdır.

20. Hüccetin ikâme edilmesi açık meselelerde müstehâb, kapalı meselelerde ise farzdır. Hüccetin mükelleflere ulaşması ikâmesi için yeterlidir. Kime Kur’ân ulaşmış ise ona hüccet ulaşmış demektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İşte bu Kur’ân bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu.” [el-Enâm: 6/19]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “Kur’ân senin ya lehine ya da aleyhine hüccettir.” [Müslim (223); Tirmizî (3517)…]

Hüccetin âlim tarafından yapılması yahut hak ehlinin anlayışı üzere anlaşılması gibi şartları yoktur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” [el-Furkân: 25/44]

21. Kişinin küfür ve şirk içinde olup da kendini hakta zannetmesi kendisi için geçerli bir özür değildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi? Onlar öyle kimselerdir ki, dünyâ hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik onlar kendilerinin muhakkak iyi iş yaptıklarını zannederler.” [el-Kehf: 18/103-104]

Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

 1440 h. / 2019 m.

İktibas Yapacakların Dikkatine!