«
  1. Ana sayfa
  2. Akaid Soruları
  3. “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler tekfîr edilir mi?

“Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler tekfîr edilir mi?

Soru: “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler tekfîr edilir mi?

Soru: “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler tekfîr edilir mi? Bize bu konuyu açıklayın. Zira bu konu çokça konuşulur oldu… Allah ecrinizi versin.

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Kardeşim, Allâh sana ve tüm Müslümanlara hayırlar versin, bilmelisin ki!

Tekfîr, Ehl-i Sünnet imâmlarının defâttle açıkladığı üzere dînin aslındandır. Bunu Şeyh Hamd b. Atik rahîmehullâh şöyle ifâde etmiştir: “Bütün rasûllerin dîninin aslı: Tevhîdi yerine getirmek, onu ve ona bağlı olanları sevmek, onlara dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık göstermektir.” [ed-Dureru’s-Seniyye: 8/418]

Şüphesiz ki tekfîr edilmeyi hak edeni tekfîr etmek, bu dînin temellerindendir. Tevhîd akîdesinin üzerine binâ edildiği esaslardan bir esastır. Ancak kimin ve ne sebeble tekfîr edileceği yani fâilin ve fiilin durumu bazen açık, bazen de kapalıdır. Bunun tafsilatını çeşitli zamanlarda yazdım. Bu noktaya çok dikkat edilmeli ve iş ehline bırakılmalıdır. 

Kardeşim! “Tekfîr dînin aslından değildir” kâidesini kabul edenlerin bu kâideyi nasıl uyguladıklarına bakmadan onlar hakkında hüküm vermek ve konuşmak büyük bir hatâ ve acelecilik olur. Bizim amacımız tekfîr etmek için uğraşmak değil, hak olanı uygulamak ve ona tâbi olmaktır.

“Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler eğer ki, duâ etmek ve kurban kesmek gibi ibâdet çeşitlerinden herhangi birisini Allâh’tan başkasına yapanları tekfîr etmiyor yahut tekfîr etmeyenleri İslâm dâiresinde görüyor iseler tekfîri hak ederler. Yani şirkleri açık ve sâbit olan kimseleri cehâletleri yahut tevîlleri vb. sebebiyle hücceti şart koşarak tekfîr etmeyenler tekfîr olunurlar. Allâh bizleri korusun.

“Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler böyle söylemekle birlikte şirkleri açık ve sâbit olan kimseleri tekfîr ediyor iseler, akîde de bâtıl bir kâideyi dillendirmekle ve mezheb edinmekle birlikte, doğru amel etmekteler. Akîde usûldeki bu hataları tüm çelişkilerine rağmen tekfîri gerektirmez. Onlara öncelikli olarak “asıl” dendiğinde bu kelimenin ne mânâya geldiği ve diğer gerekli görülen şeyler öğretilir. Zîrâ şirkten beri olarak şirk işleyene müşrik hükmü verdiği halde “tekfîr dînin aslından değildir” diyen bir kişi, mezhebinin/sözünün lazımını bilmeyen câhil bir Müslümandır. Bu kimselerden bahsetmemin sebebi, vakıada böyle kimselerin varolduğu/olabileceği gerçeğidir.

İslâm âlimleri mezhebin (sözün meâlen) gerektirdiğinin bizzat mezheb olmadığını ve mezhebin gereği ile fevren hüküm vermenin doğru olmayacağı ile alakalı olarak birçok söz söylemişlerdir. Onlardan bazıları şöyledir: 

1. İmâm İbn Hazm rahîmehullâh şöyle demiştir: “İnsanları sözlerinin te’vili ile yani sözlerinin gerektirdiği dolaylı manalar ile tekfir etmek yanlıştır. Çünkü  bu, hasıma yapılan bir iftira ve söylemediğini ona söyletmek kabilindendir. Tehlikeli bir manaya gelebilecek sözü söylemiş bile olsa çelişkili bir durum meydana gelmiş olur. Çelişkili olan ve açık olmayan şey ise küfür değildir. Aksine, kişinin bu çelişkiyi kabul etmesi kendisi açısından iyidir. Çünkü küfürden kaçmış olur. Dolayısıyla doğru olan, kişinin ancak sözünün zahiri ile ve ifade ettiği açık akidesine binaen tekfir olunacağıdır. Kötü olan akidesini sözleri ile güzelleştirmeye çalışmasının kişiye bir faydası olmaz. Ancak o kişi hakkında verilen hüküm, o sözlere binaen olur.” [el-Fasl: 3/294]

2. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir: “Şüphesiz kişinin mezhebinin gerektirdikleri, o kişi bunları yerine getirip kabullenmedikçe mezheb değildir. Kişi bunları inkâr ve red etmiş ise, bu mezhebinin gerektirdiği bu dolaylı sonuçlar ile kendisini sorumlu tutmak yalan ve iftira olur. Söylediğinin veya yaptığının gerektirdiği dolaylı sonuç ve mânâları kabul etmiyor ve uygulamıyor ise, bu kişi çelişkiye düşmüş olur. Ancak bu kişi çelişkiye düşmüş olmasına rağmen, sözlerinin gerektirdiği dolaylı sonuçlardan olan küfür ve küfür ihtimali olan şeyleri kabullenmeyebilir. Bazıları birtakım sözler söylemekte ve kendisinin bu sözlerin gerektirdiği dolaylı sonuçlara iltizam etmediğini bildiği halde, söylediği bu sözün bu sonuçlara iltizam ettiğini bilmemektedir. Mezhebin gerektirdiği, bizzat mezheb olmuş olsaydı, Allâh’u Teâlâ’nın istivâ veya başka sıfatları hakkında, bu sıfatların hakîkat değil, mecaz olduğunu söyleyenlerin tümünün kâfir olması gerekirdi. Çünkü bu sözün gerektirdiği dolaylı olan sonuç, bu sıfatlardan hiçbirinin hakîkat olmamasını gerektirir. Ancak bilmekteyiz ki bu sözü söyleyenlerin çoğu, söylediklerinin gerektirdiğini bilmemekte ve hatta bazıları hakîkatin, yaratılmışların hakîkatlerinden başka bir şey olmadığını tevehhüm etmektedir. Bunlar hakîkat ve mecaz tanımları hakkında câhildirler ve yaptıkları bu tanımlar dile ve şeriata iftira niteliğindedir.” [Mecmûu’l-Feteva: 20/121]

3. İmâm Şatıbi rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âlimlerden duyduğumuza göre muhakkik usûl ehlinin mezhebi şudur: ‘Meal yolu ile meydana gelen küfür, kişinin zâhiri hali ile meydana gelen küfür gibi değildir.’ Nasıl olsun ki! Kâfir bile o meâli şiddetle inkâr etmekte ve kendisini bunun ile sorumlu tutan muhâliflerini reddetmektedir. Söylediğinin gerektirdiği mananın küfür olduğu kendisine açıklandığı zaman, hiçbir şekilde bu manayı kabul etmez.” [el-İtisam, 2/292]

4. İmâm bn  Hacer rahîmehullâh şöyle demiştir: “Sözü açık küfür olan veya söylediği sözün gerektirdiği mânânın küfür olduğu kendisine açıklandığında, bu mânâyı kabul eden kişi hakkında küfür ile hükmedilir. Ancak sözünün gerektirdiği mânâyı kabul etmeyip reddeden kişi hakkında, sözünün gerektirdiği mânâ küfür de olsa, küfrüne hükmedilmez.” [es-Sehavi, Fethu’l-Muğis: 1/334]

5. Allâme Şevkani rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bir şeyin gerektirdiği ile tekfir etmek, en büyük yanlışlardandır. Dinini tehlikeye atmak isteyen kişi, böyle bir yönteme başvurması halinde, kendi nefsinin cinayetini işlemiş olur.”  [es-Seylu’l-Carrar: 4/580]

Nakilleri daha da uzatmak mümkün olmakla birlikte, anlayacak kimseler için bu kadarı yeterlidir.  

NASİHAT:

Kardeşlerim! Bizler öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sabah ayrı bir fitne, akşam ayrı bir fitne duyar hale geldik. Ateşin odunu tüketmesi gibi Müslümanların kâfirlere sarfetmeleri gerekli olan enerjilerini yiyip bitirmekte, doğru ve faydalı yerlere kullanmalarına engel olmakta, Müslümanlar arasında var olması gerekli olan ülfet ve merhameti kaldırmakta, bağları koparmakta; kin ve nefreti, düşmanlık ve su-i zannı ateşlemekte ve harlamaktadır.

Dikkat edin! Dîninizi akîdesi sâbit, menheci açık, ilmi ve tecrübeyi kendisinde cem etmiş olan hocalardan delîlleriyle iyice öğrenin. Her söz söyleyenin, her mikrofon tutanın, her kamera karşısına geçenin sözlerine bakıp aldanmayın, onların sözlerine değer verip başkalarına taşımayın. Tekfîr hakkında ilimsizce konuşanlardan ve yazanlardan, ahlak fukarası ve merhametsiz, çıkar ve şöhret peşinde koşan sözde dâvetçi insân müsfettelerinden büyük ve yıkıcı yangınlardan kaçar gibi kaçın…

Vallâhî ya bu nasihatime kulak verirsiniz ya da fitne rüzgârlarının önüne katıp götürdüklerinden olursunuz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan duâm, sizleri ve bizleri ve de tüm Müslümanları hak ve hakîkatler üzerine yaşatması ve öylece canımızı almasıdır. Allâhumme Âmîn…     

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Abdullah Saîd el-Müderris.

1441h. / 2020m.