«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Tekbir, Tehlil, Tesbih ve Tahmid Zikirleri

Tekbir, Tehlil, Tesbih ve Tahmid Zikirleri

TEKBİR, TEHLİL, TESBİH
VE TAHMİD ZİKİRLERİ

Muhammed el-Emin

 

Zikir, insânın Allâh’u Teâlâ’yı tâzim etmesi ve ona karşı övgüde bulunmasıdır. İnsânların Allâh’u Subhânehu ve Teâlâ’yı zikretmesi, onu anması, Allâh’u Teâlâ’nın kullar üzerinde olan bir hakkıdır. Şüphesiz Allâh’u Teâlâ kâinatı yaratan, yaşatan ve yöneten olmakla birlikte rablık ve ilâhlık sıfatlarına sahip olandır. İnsânlar Allâh’u Teâlâ’yı rab ve ilâh kabul ederek, ona ibâdet etmekle mükelleftirler. Allâh’u Teâlâ’yı zikretmekte bir ibâdettir.

Allâh’u Teâlâ’nın İnsânlara rehber kıldığı Kur’ân-ı Kerîm Acem-Arap, siyah-beyaz ayırt etmeksizin tüm İnsânlara Allâh’u Teâlâ’yı zikretmelerini emretmiştir. Elbette çok çeşitli sahih kaynaklı zikir bulunmaktadır. Ancak biz bu yazımızda Kur’ân ve Sünnette geçen tekbir (Allâh’u ekber) tehlil (lâ ilâhe illallâh) tesbih (subhânellah) ve tahmid (elhamdu lillâh) olmak üzere bu dört zikri sırasıyla inceleyeceğiz.

1.TEKBİR:

“K-b-r” kökünden türeyen “tekbir” kavramı dînî istilahta “Allâh’u ekber (Allâh en büyüktür) diyerek Allâh’ı azamet ve kibriya ile anmak” demektir. Tekbir kavramı Kur’ân-ı Kerîm de dört yerde geçmektedir. Müddesir suresinin üçüncü âyeti kerîmesinde “Rabbini tâzim et” buyrulmuştur. Âyeti kerîmede ki hitab Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ait ise de emir bütün insânlara özellikle müminleredir. Âyette geçen “kebbir” emri Allâh’ı tâzim et, eşi, çoçuğu ve ortağı olmaktan tenzih et demektir. Allâh’u Teâlâ’ya eş, çocuk, ortak ve âcizlik gibi isnatlarda bulunmak, tevhîd inancı ile bağdaşmayan inanç ve düşüncelerdir. Allâh’u Teâlâ “tekbir” emri ile bütün bunların red edilmesini emretmektedir. Allâh’u ekber (Allâh en büyüktür) diyen insân, Allâh’ı; eş, çoçuk ve ortak edinmekten, zulüm ve âcizlikten, layık olmayan sıfatlardan tenzih etmiş olur.

Tekbir emri ile Allâh’ı tâzim kalp, söz ve amel ile yapılır.

a) Kalp ile tâzim: Allâh’u Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve âdil olduğuna şeksiz ve şüphesiz inanmak ve Allâh’ı hakkıyla birlemektir.

b) Sözle tâzim: Allâh’ın yüce sıfatlarını ve güzel isimlerini ikrar etmektir.

c) Amel ile tâzim: Namaz, oruç, hac ve zekât gibi sâlih ameller işleyerek, Allâh’a ibâdet etmektir.

2.TEHLİL:

“H-l-l” kökünden türeyen “tehlil” kavramı dînî istilahta, lâ ilâhe illallâh (Allâh’tan başka ilâh yoktur) demektir. Lâ ilâhe illallâh kelime-î tevhîdî İslâm’ın ilk şartıdır. Dil ile lâ ilâhe illallâh’ı söyleyip, kalp ile tasdikleyen ve organlarla gereğini yerine getiren kimse sahih bir şekilde îmân etmiş demektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de kelime-î tayyibe olarak isimlendirilen lâ ilâhe illallâh’ın iki rüknü vardır. Birincisi, “lâ ilâhe” ilâh yoktur kısmı, Allâh’u Teâlâ dışındaki sahte ve bâtıl ilâhları red etmeyi, ikincisi olan, “illallâh” kısmı ise Allâh’u Teâlâ’nın rubûbiyyetinde, ulûhiyetinde ve isim ve sıfatlarında bir olduğunu, O’ndan başka hak ilâhın bulunmadığını ifâde eder. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de tevhîdî ifâde eden lâ ilâhe illallâh’ın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: “Zikrin en efdali lâ ilâhe illallâh’dır.” (Ahmed, Nesâi)

Ancak günümüz insanları lâ ilâhe illallâh’ı dile hapsetmişlerdir. Hâlbuki lâ ilâhe illallâh kelimesi kuru bir sözden ibaret değildir. Lâ ilâhe illallâh’ı zikretmek onu kalb ile tasdik etmeyi, dil ile ikrar etmeyi ve organlarla amel etmeyi gerektirir. Mekke müşriklerinde görüldüğü gibi onlar lâ ilâhe illallâh’ı bir defa olsun zikretmiyorlardı. Çünkü onlar Lâ ilâhe illallâh’ı söyleyince neyi red, neyi kabul ettiklerini biliyorlardı. Günümüz câhiliyesinde ise insânlar lâ ilâhe illallâh’ı yalnız dile hapsedip, yaşantıya geçirmemektedirler. Her türlü küfrî inanç ve yaşantı hayatlarında olanların dillerindeki kelime-î tevhid onları değiştirmemektedir. Bu onların nazarında bilinçsizce söylenen tekrarlardan ibaret olmuştur. Hal böyle iken onların günde yüzlerce hatta binlerce defa lâ ilâhe illallâh’ı zikretmeleri kendilerine dünya ve âhiret fayda sağlamaz ve sağlamayacaktır.

3.TESBİH:

“S-b-h” kökünden türeyen “tesbih” kavramı dînî istilahta, subhânellah (Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim) demektir. Kur’ân-ı Kerîmde ise tesbih kelimesi zikredilerek Yahûdilerin,  Hristiyanların ve müşriklerin Allâh’a ortak koşmalarına karşılık şöyle buyrulmuştur: “O, onların niteledikleri şeylerden yüce ve münezzehtir.” (En’am: 6/100)  Şüphesiz Allâh’u Teâlâ en güzel isimlerin ve en kâmil sıfatların sâhibidir. Allâh’u Teâlâ yüce kelâmında şöyle buyurmaktır: “Kötü sıfatlar âhirete inanmayanlara aittir. Mesele-i Âlâ en yüce sıfatlar ise Allah’ındır. O, aziz ve hâkimdir.” (Nahl: 16/60)

Allâh’u Teâlâ’yı tesbihi üç kısımda görebiliriz:

a) Meleklerin tesbihi: Melekler Allâh’u Teâlâ tarafından yaratılmış nûrâni ve latif varlıklardır. Her daim Allâh’u Teâlâ’nın emrini yerine getirirler. Allâh’u Teâlâ melekler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin yanında bulunanlar büyüklük taslayarak O’na ibâdetten geri durmazlar, O’nu tesbih ederler ve O’na secde ederler.” (Araf: 7/206)

b) İnsânların tesbihi: Allâh’u Teâlâ insânlar arasından îmân ehline hitab ederek şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler Allâh’ı çok zikredin ve O’nu akşam, sabah tesbih edin.” (Ahzab: 33/41-42) Âyeti kerîmede ki ‘zikredin’ ‘tesbih edin’ emirlerini yerine getirenler Allâh’u Teâlâ’ya ibâdet etmektedirler.

c) Diğer varlıkların Allâh’ı tesbihi:  İnsânoğlunun cansız saydığı taş, toprak, su vb. şeyler Allâh’u Teâlâ’yı tesbih etmektedirler. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsrâ: 17/44)

4.TAHMİD:

“H-m-d” kökünden türeyen “tahmid” kavramı dînî istilahta, elhamdu lillâh (hamd Allâh’a mahsustur) demektir. Hamd ve şükür kelimeleri birbirlerine yakın anlamlı olan, Allâh’ın en sevdiği kelimelerdir.

Hamd lügatte: Medih ve övmek mânâlarına gelmektedir. Buna göre hamd, her türlü nîmetin Allâh’u Teâlâ’dan geldiğini itiraf ederek verilen nîmetlerle Allâh’u Subhânehu ve Teâlâ’yı tevhîd edip, O’na ibâdet ederek onu övmek ve methetmektir. Bu sebeble hamd sadece Allâh’u Teâlâ’ya mahsustur. Şükür ise böyle değildir. Zirâ şükür, verilen yahut vesile olunan nîmet karşılığında teşekkür etmek olup, hem Allah’a hem de kullara yapılan övgü içerikli müşterek bir ameldir. Bu itibarla her şükür aynı zamanda bir hamd’dır. Ancak her hamd, bir şükür değildir.

Belâ, hastalık, üzüntü, zulüm gibi bir musibet halinde de Allâh’u Teâlâ’ya hamd edilmelidir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır. “Rabbini hamd ile tesbih et.” (Hicr: 15/98) Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de; “duânın en efdali elhamdu lillâh’dır” buyurarak Allâh’a duâ ederken hamd ile duâ etmeyi tavsiye etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de hamd ve tesbihin zamanı da belirtilmiştir. Bu zamanlar; “güneşin doğmasından ve batmasından önce” (Taha: 20/130) “akşam ve sabah” (Mümin: 40/55) vakitleridir.

Buraya kadar zikrettiğimiz tekbir, tehlil, tesbih ve tahmid zikirleri Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir. Ancak bu zikirlerin nerede, ne zaman ve ne kadar yapılacağı Sünneti seniyye’de açıklanmıştır. Kişilerin veya camiaların hoplamalı-zıplalı, sazlı-defli, kadın-erkek karışık kafalarına göre bidat zikirler çıkarmaları caiz olmadığı gibi, yine senin dersin şu kadar, şunlar taşlar, bunlar yapılacaklar… gibi aslı Kur’ân’a ve Sünnete dayanmayan uygulamalarda caiz değildir. Rabbim bizleri bidatın her türlüsünden korusun. Ve bizlere “Allâh’ı çok zikredin” emrini hakkıyla yerine getirmeyi nasip eylesin.  Âllâhumme Âmin.