«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tâğûtu Red Etmek

Tâğûtu Red Etmek

Mukaddime:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini  hiç kimse saptıramaz,  saptırdığını ise  hiç kimse hidâyete  erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Tâğût,  Kur’ânî kavramların en önemlilerindendir. Çünkü îmân ehli olabilmek için tâğûtun red edilmesi şarttır. Bu sebeble tâğûtun tanınması ve cüzlerinin de bilinmesi gereklidir. İşte bu risâlenin  amacı özlü bir  şekilde tâğûtu  tanıtmak ve cüzlerini bildirmektir. Zîrâ bilinmeyen ve tanınmayan şeyin red edilmesi muhaldir.

Tâğûtun Tanımı ve Red Edilmesi: 

Bilinmelidir ki!  Tâğûtu red etmek  her mükellef için farz olup,  îmânın ilk şartının ön şartıdır. Yani Müslüman olmanın  ilk şartı Allâh’a  îmân etmek,  Allâh’a îmân  etmenin ilk şartı ise tâğûtu red etmektir.

İmâm Muhammed bin Süleymân rahîmehullâh, bu gerçeği şöyle ifâde etmiştir: “Allâh’u Teâlâ sana rahmet  etsin.  Bil ki!  Allâh’ın âdemoğluna  farz  kıldığı  ilk şey tâğûtu red etmek ve Allâh’a îmân etmektir.” [ed-Durerus-Seniyye: 1/161.]

Şeyh  Süleymân bin Abdullâh rahimehullâh ise,  şöyle demiştir: “Mânâsını bilmeden, gerektirdiği tevhîdi sağlamadan, bütün şirkleri terketmeden  ve tâğûtu red  edip tekfîr etmeden şehâdet kelimesini   söylemek  icmâ   ile sâhibine bir fayda sağlamaz.” [Süleymân bin Abdullâh, Teysiri’l-Azîzi’l-Hâmid: 51.]

Tâğût, “t-g-y” kökünden türeyen bir kelime olup, mastarı “tuğyan”dır. Tuğyan ise: “İsyân etmek, haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” gibi anlamlara gelmektedir. Istılâhta ise -en özlü tanım itibariyle-: “Tâğût: Allâh Subhânehu ve Teâlâ dışında kendisine ibâdet edilen her şeydir.” Bu tanımı İmâm Mâlik ve diğer Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları yapmıştır. [Kurtubî, Câmiu li Ahkâm: 5/248; Nevevî, el-Minhâc fi Şerhi Sahîhi Müslim: 3/18.]

Tâğûtun tanımı hakkında  bundan  başka Ehl-i Sünnet’in selef ve halef uleması çeşitli tarifler ve açıklamalar  yapmıştır. Bunları  incelediğimizde tâğûtu; Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına ibâdete  çağıran şeytân,  kendisine tapılan put, gaybı bildiğini iddia eden kâhin, sihir yapan sihirbaz, dîndar kılığına girerek insanları aldatan belâm ve Allâh’ın kanunları haricindekilerle hükmeden idareci  şeklinde sınıflandırabiliriz.  Ancak  tâğût, Allâh’tan başka kendisine ibâdet edilen her şey olduğuna  göre  tâğûtların sayısını belirli bir şekilde  ifade  edemeyiz. Bunun için diyoruz ki:  Yeryüzünde  İslâm Dîni’ne yani Allâh’ın kanun ve yasalarına isyân ederek başkaldırmak sûretiyle haddi aşan ve aştıran, insândan devlete, güçten otoriteye, nefisten şeytâna, puttan kâhine kadar, canlı veya cansız, soyut veya somut her türlü şey tâğûttur.

“Tâğûtu red etmek… îmânın ilk şartının ön şartıdır” sözümüzde  geçen şart kelimesi ise: “Yok olması  halinde  hükmünde yok  olacağı, var  olması halinde  ise  bizâtihi hükmün varlığının veya yokluğunun gerekli olmadığı şeydir.” [Bak: el-Mevsûatu’l-Fıkhiyye: 3/22.]

Bunun  anlaşılması  için bir misâl verecek olursak: Yapılan  ibâdetlerin sahîh yani kabul olma şartlarından ilki îmândır.  Bir kimsenin îmânlı  olarak yapmış olduğu  namaz, oruç  ve  cihad  gibi ameller,  eğer  bu  amelleri  ifsad  edici başka bir durum yok ise kabul olunur ve âhirette bunlara mukabil  ecir alınır.  Ancak îmân  olmadan yapılacak  tüm ibâdet çeşitleri sahîh olmaz. Zîrâ îmân olmadan  ibâdet etmek,  kişiye fayda sağlamaz.  Yani yapılan  ibâdetlerin geçerli olmasındaki ilk şart, îmândır. Îmânın ilk şartı ise tâğûtları red etmektir. Tâğûtları red etmeden onlardan uzak olmadan îmân asla kabul olunmaz. Îmânın kabul olması tâğûtların red edilmesi şartına bağlanmıştır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Tâğûta ibâdet etmekten kaçınan ve  Allâh’a  içten yönelenler  için  bir müjde vardır.  Öyleyse  kullarıma  müjde  ver.”  (Zumer: 39/17)

Allâh  Subhânehu ve Teâlâ, Mekkî olan bu âyet-i kerîmesinde tâğûtun red edilmesini istemiş, kendisine îmân ve  ibâdetten  önce zikretmiştir. Nitekim âyette “Tâğûta kulluk etmekten kaçınan” kavliyle öncelikle tevhîdin red kısmının teşekkülü istenmiş, “Allâh’a içten yönelenler” buyrularak da tevhîdin isbât kısmını ortaya koyanlara müjdeler olduğu beyân edilmiştir. Başka bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulmuştur: 

“Artık hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır.  O halde her kim tâğûtu red ederek  Allâh’a îmân ederse,  kopması  mümkün  olmayan  sapasağlam  bir kulba yapışmıştır.” (Bakara: 2/256)

Medenî olan  bu âyet-i kerîmede  ise “Her  kim  tâğûtu  red  ederek,  Allâh’a îmân ederse” buyrulmuş, bir önceki  âyette olduğu  gibi  Allâh’a îmân  için önce tâğûtun reddi emredilmiştir. Yani kelime-i tevhîd’de olduğu gibi önce nefy/red, sonra isbât/kabul emredilmektedir. Kelime-i  tevhîd’in “İlâh yoktur” kısmı red, “Allâh’tan başka” kısmı ise isbâttır.

Rasûlullâh   sallallâhu  aleyhi ve sellem,  şöyle buyurmuştur:

“Her  kim La  İlahe İllallâh (Allâh’tan  başka ilâh yoktur) deyip, Allâh’tan  başka  tapılan  şeyleri  (tâğûtları) de red ederse onun  malı  ve  kanı haram  olur.  Hesabı ise Allâh’a kalmıştır.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (37); Taberânî (el-Kebir: 8190)…]

Hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere bir kimsenin Müslüman olup, kanının ve malının haram  olması için Allâh’ı  tevhîd etmesi  ve onun  dışında kendisine tapılan şeyleri yani tâğûtları red etmesi gereklidir.

Binaenaleyh   tâğûtu red etmek  her mükellef  için  farz  olup,  îmânın ilk şartının ön şartıdır. Hiçbir kimse  tâğûtu red etmeden  Allâh’a geçerli  bir şekilde îmân etmiş olamaz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ,  bu  şartı gerçekleştirerek   kendisine  ibâdet etmeleri  için her topluluğa  bir  rasûl  göndermiştir.  Nitekim O, şöyle  buyurmaktadır:

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğûttan (ona kulluk etmekten) kaçının’ diye bir rasûl gönderdik.” (Nahl: 16/36)

Tâğûtun reddi kalb, dil ve tüm âzâlarla gerçekleşmelidir. Müslüman olmak ve de Müslüman kalmak isteyen bir kimse, kalbiyle tüm tâğûtlardan nefret etmeli, onların yok olmalarını istemeli ve onlara karşı kalbinde en ufak bir sevgi dâhi bulundurmamalıdır. Bunu diliyle ifâde etmeli ve organlarıyla kalbinin ve dilinin ikrârını yalanlamamalıdır. Bu da tâğûta düşmanlık ederek buğzetmekle, onu velî edinmemekle, ondan hüküm istememekle, onu desteklememekle, onun savunuculuğunu yapmamakla ve ona itaat etmemekle gerçekleşir. Zîrâ tâğûtun reddi tecezzi  (parçalara ayırma)  kabul  etmediğinden  tâğûtun red edilmesi, onun tüm cüzlerinden ve çeşitlerinden teberri (arınıp yüzçevirmek) ile mümkün olur.

Tâğûtun Cüzlerinin Red Edilmesi:

Tâğûtun red edilmesi gerekli  olan  dört cüzü vardır. Bunlar:  Velâyeti, muhâkemesi, savunuculuğu  ve itaatidir.  Bu dört cüz, tüm tâğût çeşitleriyle ilgili mes’elelerin aslını oluşturmaktadır.

Tâğûtun Velâyetinin Red Edilmesi:

Tâğûtun velâyetinin red  edilmesi, onun red  edilmesi gerekli  olan birinci cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun velî  edinilmesini red etmeden Allâh’a sahîh  (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz.

Velî: “Bir işin  idâre ve bakımını  üzerine alan, otorite, dost, yardım  eden, himaye eden,  anlaşmalı,  temsil yetkisine  sâhib olan, başkası üzerinde onun adına tasarruf  yetkisi olan” anlamlarına gelmektedir. [Bak: “V-l-y” maddesi:  İbn Manzur,  Lisanu’l-Arab;  Firuzbadi,  el-Kamusu’l-Muhit; Zebidi, Tasu’l-Arus; Tehanevi, Keşşaf; Ragıb, Mufredat…]

Öyleyse  kişinin  sevdiği,  dost olduğu, savunduğu,  itaat ettiği, emri altına girdiği, kanun çıkarma yetkisi tanıdığı, muhâkeme olduğu merci, kişi, kurum, kuruluş ya da devlet, velâyet yetkisi verdiği yerdir.

Müslümanların   velîsi  Allâh Subhânehu  ve Teâlâ’dır. Çünkü  Müslümanlar, O’na boyun  eğerek O’nun  ilâhlığını kabul  ederler. O’nun  gönderdiği  dîni tasdik edip, kanunlarını benimseyerek uygularlar ve Allâh’ı kendilerine dost kabul ederler. Böylece cennet ehli olmayı hak ederler.

Allâh  Azze ve  Celle şöyle  buyurmaktadır:

“Allâh, îmân edenlerin velîsidir (koruyanı, dostu ve karar alanıdır). Onları karanlıklardan (küfürden) aydınlığa (îmâna) çıkarır.” (Bakara: 2/257)

Bu âyet-i  kerîme’de  îmân  edenlerin  velîsinin yani onlar adına kanun koyanın, hükmedenin,  inanç  ve yaşam  sistemi belirleyenin, ihtilafların çözümü  için  onlara Kur’ân ve Sünnet’i indirenin Allâh Azze ve Celle olduğu beyan edilmektedir.

Kâfirlerin  velîsi  ise tâğûttur. Çünkü  kâfirler,  Allâh  Tebârekeve Teâlâ’nın dînine boyun  eğmezler, kanunlarını   red ederler. O’nu kendilerine dost edinmezler. Kâfirler, idare ve yaşam  şeklinde,  kanun ve nizam  belirlemede  Allâh’ın değil de, kendileri  gibi beşer  olanlara  tabii olarak tâğûtların velâyetini Allâh’ın velâyetine tercih ederler.  Böylece velîleri olan  tâğûtlar gibi cehennem ateşinde  ebediyen  kalmayı hak ederler.

Allâh  Azze  ve  Celle şöyle buyurmaktadır:

“Kâfirlerin  velîleri  tâğûttur. Onları  aydınlıktan  çıkararak karanlıklara sokarlar. İşte  bunlar  cehennemliklerdir.  Onlar orada ebedî kalırlar.” (Bakara: 2/257)

Allâh’u Teâlâ,  âyet-i  kerîme’de, mü’minlerin kendisine, kâfirlerin ise tâğûtlara velâyet verdiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Böylelikle mü’minler felaha kavuşacaklar, kâfirler ise ebedi bir cezaya  çarptırılacaklardır. Nitekim İbn Kesîr rahimehullâh, âyet-i kerîme’nin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ âyette rîzâsına tabii olanları selamet  yollarına hidâyet edeceğini haber veriyor.  O, mü’min kullarını;  küfür, şüphe karanlıklarından apaçık,  kolay ve nurlu  hakkın aydınlığına çıkaracağını ve kâfirlerin dostlarının ise şeytân olduğunu bildiriyor. Şeytân, onların içinde bulundukları bilgisizlik  ve  sapıklıkları kendilerine  güzel  göstererek  onları hak yoldan çıkarır. Küfür ve iftira yollarına saptırır.” [İbn Kesîr, Tefsîriu’l-Kur’âni’l-Azîm: 1/685.]

Allâh Azze ve Celle,  başka bir âyet-i  kerîme de şöyle  buyurmaktadır:

“Eğer  onlar Allâh’a, Nebî’ye  ve ona  indirilene (Kur’ân’a) inanıyor  olsalardı,  onları velî edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.” (Maide: 5/81)

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ bu âyette şart cümlesi kullanmıştır. Koşulan şart gerçekleşecek olursa meşrut (kendisi için şart koşulan)  da gerçekleşir.  Eğer şart gerçekleşmeyecek  olursa  meşrut da gerçekleşmez. Zîrâ Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Eğer onlar Allâh’a,  Nebî’ye ve ona  indirilene inanıyor  olsalardı, onları velî  edinmezlerdi.’ Bu âyet,  zikredilen îmânın,  kâfirleri velî edinmeye zıt olduğunu apaçık bir şekilde  göstermektedir. Çünkü  bir kalbte gerçek îmân ile kâfirleri velî edinme bir arada bulunamaz.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/17.]

Tâğûtun Hükmünün Red Edilmesi: 

Tâğûttan hüküm istemenin red edilmesi, onun red edilmesi gerekli olan ikinci cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun yani beşerî olan kanunlarla hükmedecek olan kimselerin muhâkemesini red etmeden Allâh’a sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, bu  konuda  icmâ naklederek şöyle demiştir: Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu  aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa  kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.]

Allâh  Subhânehu  ve Teâlâ, şöyle  buyurmaktadır:

Ey  îmân  edenler! Allâh’a ve Rasulü’ne itaat  edin. Ve  sizden  olan  ulu’l-emre  de  itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve ahiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa: 4/59)

İmâm  İbn Kayyım  rahîmehullâh, âyet-i  kerîme’ye dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîme’deki ‘Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifadedir ve büyük küçük, celi/açık ve hafi/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilafa düştükleri bütün meseleleri kapsar… Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullâh’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insanlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyım, İlamu’l-Muvakkıîn: 1/39.]

İmâm İbn Kesîr  rahîmehullâh ise âyet-i  kerîme’nin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a  ve ahiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani: ‘Dâvaları ve bilinmeyen  şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilaflarda o ikisine  başvurunuz’ demektir. ‘Allâh’a ve ahiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki kim ihtilaf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve ahiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîrul-Kur’âni’l-Azîm: 2/345.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka  bir âyet-i kerîmesinde  şöyle buyurmaktadır:

“Sana indirilene ve  senden önce  indirilene gerçekten  îmân  ettiklerini  zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu red etmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60)

İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Tâğût; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğûtu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla  hükmetmeyen,  Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine  dayanmaksızın,  Allâh’a  itaat  etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil, tâğûtlara ibâdet ettiğini, Allâh ve  Rasûlü’nün  hükümlerine  değil, tâğûtların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne  değil,  tâğûta itaat edip tâbi olduklarını görürsün…Kim Rasûl’ün getirdiğinin dışında bir hüküm verir veya bu  hükme muhâkeme  olursa  işte o, tâğûtu  hakem tayin etmiş ve tâğûta muhâkeme olmuştur.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]

Şeyh Abdurrahmân  bin Hasen rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti  dışında bir  şeye başvurarak  ona muhâkeme olursa, tâğûta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.  

Kim  de bu ikisiyle hüküm vermez ve  bu ikisi dışında  başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur.  Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğûta ibâdet etmiş olur…

Her  kim insânları  Allâh ve  Rasûlü’nden  başkasına  muhâkeme olmaya çağırır ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini terk etmeye ve bundan vazgeçmeye dâvet ederse, itaat konusunda Allâh’a şirk koşmuş, Rasûlullâh’ın Allâh’tan getirdiği şeye muhalefet etmiş olur. Oysa Allâh bize bunları red etmeyi emretmiştir…       

Kim Allâh ve  Rasûlü’nün emrettiği şeye  muhâlefet eder,  insânlara  Allâh’ın  indirdiğinin ve Allâh ve Rasûlü’nün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu taleb eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslâm ipini, ahdini  boynundan çıkarıp atmıştır. Hatta kendisinin Müslüman olduğunu ileri sürse, mü’min olduğunu iddia etse de  durum böyledir. Çünkü  Allâh’u Teâlâ, böyle bir şey peşinde olanları red ve inkâr  etmekte,  onların ‘bizde inanıyoruz’ iddialarını kabul etmeyip yalanlamaktadır. Çünkü âyette yer alan ‘zu’m’ kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Zîrâ Arabçadaki ‘zannediyorlar’ fiili, çoğunlukla içinde yalanın yer aldığı kuru dâva iddiayı ifâde eder. Çünkü buradaki kişiler, iddia ettikleri şeye aykırı amelde bulunmaktadırlar.” [Fethu’l-Mecîd: 391-392.]

Şeyh Şankîtî, âyetin tefsîrinde  şöyle demiştir: “Allâh’ın şerîatının dışındaki bir şerîata muhâkeme olmak tâğûta muhâkeme olmak demektir… [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.] Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin  şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık  iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğûta  muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz.  İşte  bu onların  îmân iddialarında yalancı  olduklarını ortaya koymaktadır.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.]

Tâğûtun Savunuculuğunun Red Edilmesi:

Tâğûtun savunuculuğunun red edilmesi, onun red  edilmesi gerekli olan üçüncü cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun savunuculuğunu red etmeden Allâh’a  sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim İmâm Kurtubî rahimehullâh, şöyle demektedir:  “Kim Müslümanlara karşı kâfirleri (el, dil, mal ve can ile) desteklerse  hükmü onların hükmü gibidir, yani mürdet olmuştur.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 6/217.]

Allâh  Subhânehu  ve  Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Îmân edenler Allâh yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytânın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytânın hilesipek zayıftır.” (Nisa: 4/76)

Fahruddîn er-Râzî rahimehullâh, bu âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Bil ki! Allâh’u Teâlâ, cihâdın farz olduğunu beyan edince, nazar-ı dikkate alınacak olan şeyin, cihâdın şekli değil, bilakis niyet  ve  maksad olduğunu bildirmiştir. İmdi mü’minler, Allâh’ın dînini kuvvetlendirmek ve O’nun kelimesini yüceltmek maksadıyla savaşırlar. Kâfirler ise, tâğûtun yolunda (onun sistemini yüceltmek maksadıyla) savaşırlar.” [er-Râzî, Mefatihul-Gayb: 10/147.]

Şeyh  Abdurrahman  bin  Hasen rahîmehullâh,  şöyle demiştir: “Tevhîdi bozan meselelerin en büyüğü üç tanedir…  Bunlardan üçüncüsü: Müşriklere karşı dostluk göstermek, onlara meyletmek, onlara elle, dille veya malla yardımcı olmak.” [el-Mevrid el-Adebu’z-Zulal: 237-238.]

Allâh  Subhânehu ve  Teâlâ, başka  bir âyet-i  kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp  da kâfirleri  velîler edinmesinler.  Kim  böyle yaparsa,  Allâh’tan hiçbir şey (yardım-bağlantı) yoktur.” (Ali İmran: 3/28)

Müfessirlerin İmâmı İbn Cerir  et-Taberî  rahimehullâh âyetin  tefsîri hakkında şöyle demiştir: “Bu âyetin mânâsı şöyledir: Ey mü’minler! Kâfirlere dînleri (ve sistemleri) konusunda yardımcı olmayın. Mü’minleri bırakıp da Müslümanlara karşı kâfirlere destek olmayın, mü’minlerin gizli hallerini onlara anlatmayın! Sizden her kim böyle yapacak  olursa Allâh’u Teâlâ’dan bekleyeceği hiçbir şey  yoktur.  Çünkü  o Allâh’u Teâlâ’dan, Allâh’u Teâlâ da ondan beri olmuştur. Böylece dîninden irtidat etmiş ve küfre girmiştir.” [Camiu’l-Beyân: 6/313.]

Tâğûtun İtaatinin Red Edilmesi:

Tâğûta itaat etmenin red edilmesi,  onun red edilmesi  gerekli olan dördüncü cüzüdür.  Hiçbir kimse  tâğûta itaat  etmeyi red  etmeden Allâh’a  sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim Şeyh Muhammed bin Süleyman et-Temîmî rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Câhil olsalar bile mürtedlere  tabii olanlara, mürted hükmü verilmesi konusunda bütün âlimler ittifak etmişlerdir.” [ed-Dureru’s-Seniyye:  8/118.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: 

“De ki: Allâh katında,  kesinleşmiş bir ceza olarak  bundan daha  kötüsünü haber  vereyim mi?  Allâh’ın kendisine  lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve  onlardan  maymunlar ve domuzlar kıldığı (Yahudiler) ile tâğûta ibâdet edenler (itaat edenler); işte bunlar, (cehennemdeki) yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide: 5/60)

Âyetteki “Tâğûta ibâdet edenler” buyruğundan kasıt, tâğûta itaat edenlerdir. İmâm Cevherî rahimehullâh,  şöyle demiştir:  “İbâdet, itaat etmektir. Kulluğun aslı,  itaat ve boyun  eğmektir.” [es-Sıhâh: “A-b-d” Maddesi.] Zîrâ tâğûta ibâdet edenler dâhil hiçbir kimse, Allâh’tan başkası için namaz kılmaz, oruç tutmaz ve haccetmez.  Ancak Allâh’ın kanun ve yasalarına aykırı olan mes’elelerde tâğûta itaati gerekli görenler ve tâğûtun kanun ve yasalarını  benimseyerek bunlara itaat edenler, tâğûta ibâdet etmiş, Allâh’a küfretmişlerdir.

Şeyh Şankıti şöyle  demiştir: “Kur’ân-ı Kerîm’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytânın dostları vasıtası ile koydurduğu, İslâm şeriatına muhalif beşerî kanunlara tabii olanların kâfir ve müşrik olduklarında ancak  onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankıti, Edvau’l-Beyan: 3/259.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ,  başka bir âyet-i  kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: 

“Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” (Enam: 6/121)

İmâm İbn Kesîr  rahîmehullâh,  âyet-i kerîme’yi  zikrettikten  sonra  şöyle demiştir: “Yani Allâh’ın emrinden ve şeriatından başkasının dediğine saparsanız başkasını onun önüne geçirirseniz işte bu şirktir.” [İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/329.]

Şeyh Abdurrahmân  bin  Hasen rahimehullâh,  şöyle demiştir:  “İnsânların  Allâh’u  Teâlâ’dan başka taptıkları tüm şeyler onların rabbi ve  ma’bûdudur.  Allâh’u Teâlâ’ya ve yasalarına rağmen, kendisine itaat olunan  her varlık  puttur, tâğûttur.  Her kim,  Allâh’ın şerîat olarak indirdiğinin ve Rasûlü’nün gösterdiğinin  dışında bir kimseye mutlak olarak itaat ve tâbi olursa, o, itaat eden ve tâbi olan kişinin rabbi ve ma’bûdu olmuş olur. Yasama  konusunda Allâh’u  Teâlâ’dan başkalarına itaat edilmesi,  Allâh’u Teâlâ’dan  başkasına ibâdet olarak kabul edilmiş, kendilerine itaat edilen kimselerin de rabb edinilmiş olacağı açıklanmıştır. Ne acıdır ki,  bu ümmet içerisinde de böyleleri vardır.  Bu en büyük  şirk  olup,  tevhîdle  çelişmektedir ve ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesinin içeriğine terstir.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 106. ]

Şeyh Şankıti ise bu âyet-i kerîme’yi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu âyet,  yaratıcı olan Allâh’u Teâlâ tarafından gökten inen bir hükümdür. Bu hüküm şöyledir: Rahman’ın kanunlarına ve şeriatına  muhalif  şeytânın  hükümlerine  tabi olan  kişi, Allâh’a eş koşmuş ve müşrik olmuştur.” [Şankıti, Edvau’l-Beyan Tefsiri: 7/54.]

Hâtime:

Kur’ân, Sünnet ve icmâ gibi şerî delîllerin  delâletiyle  isbâtlandığı üzere, hiçbir kimse tâğûtu ve de cüzlerini red etmeden Allâh’a sahîh bir şekilde îmân edemez.

Tâğûtu  red etmeyen  bir kimsenin  Müslüman olduğunu söylemesi, namaz ve zekât gibi farzları yerine getirmesi, zinâ ve fâiz gibi haramlardan kaçınması kendisine kâfir isminin verilmesine engel olmadığı gibi; cehennemin ebedî ateşinden kurtulması için bir yarar da sağlamaz.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1433 h. / 2012 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *