«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tâğûttan Hüküm İstemek

Tâğûttan Hüküm İstemek

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini  hiç kimse saptıramaz,  saptırdığını ise  hiç kimse hidâyete  erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Bil ki! Tâğûttan yani Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın indirdiği kanunlar ile hükmetmeyen bir kimseden, kurum ya da kuruluştan, devlet veya devletler birliğinden hüküm istemek, ihtilafları onların beşerî kanunlarına göre çözmeğe azmetmek, Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olduğu üzere kişiyi dînden çıkaran büyük küfürdür. Bu konudaki delîllerden bazıları ve bu delîllere binâen Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamalarından bir kısmı bu risâlede -inşallâh- zikredilecektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Yûsuf: 12/40)

İmâm Taberî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, yarattığı hiç bir mahlûku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsânlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilâfları çözme, insânları ve işlerini idâre etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sâdece O’nun hakkıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 15/234.]

İmâm Beğavî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Hüküm vermek, emretmek ve yasaklamak an­cak Allâh’u Teâlâ’ya ait bir haktır.” [Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 2/493.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde başkalarından hüküm istenmesin, onlara muhâkeme olunmasın için hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız kendisine ait olduğunu açıkça bildirmiştir. Allâh Azze ve Celle başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır:

“Hakkında ihtilâfa düştüğünüz (büyük-küçük) herhangi bir şeyin hükmü (sadece) Allâh’a aittir.” (Şûrâ: 42/10)

Şeyh Şankîtî bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu âyetten anlaşılıyor ki; Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti’nden başka hiçbir şeye muhâkeme olmak câiz değildir. Allâh, Allâh ve Rasûlü’nden başka şeylere muhâkeme olanları azarlayarak onların şeytân tarafından derin bir sapıklığa itildiklerini belirtiyor. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilene (Tevrat’a) gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar (arzuluyorlar-irade ediyorlar). Oysa onlar onu red etmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla (tâğûta îmân etmeyi süslü, ondan hüküm almayı ise maslahat olarak ve mustazaf olanın ruhsatıymış gibi göstererek) saptırmak istiyor.’ (Nisa: 4/60)” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 1/244.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde küçük ya da büyük tüm ihtilaflarda hükmedici olanın sadece kendisi olduğunu akleden akıl sâhibleri için sarih olarak beyân etmiştir. Allâh Azze ve Celle başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ve sizden olan (Müslüman) ulu’l-emre (yani idâreci ve âlimlere) de (Allâh’a ve Rasûlü’ne isyânı emretmedikleri sürece) itaat edin. Eğer (büyük ya da küçük) herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ: 4/59)

İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, âyet-i kerîmeye dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîmedeki ‘Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira bir ifâdedir ve büyük küçük, açık ve kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır. Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullah’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/39.]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh ise âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Seleften birçokları: ‘Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne’ demişlerdir. Bu da dînin usûl ve füruunda tartışılan her şeyin Kitâb ve Sünnet’e götürülmesine dair emirdir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmuştur: ‘Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.’ (Şûrâ: 42/10) Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten (sapıklıktan) başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani: ‘Dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz’ demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki: Kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.]

Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allâh’a ve Rasûlü’ne arzetmeleri gerekmektedir. Bu âyette ‘Eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘Herhangi bir şeyde’ ifâdesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra Allâh’a ve âhiret gününe îmânın hâsıl olabilmesi için, ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allâh’a ve Rasûlü’ne götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir: ‘Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.’ Allâh’u Teâlâ’nın hayırlı olarak isimlendirdiği her şey mutlak sûrette hayırlıdır. Ve kendisinde kesinlikle bir şer yoktur. Bundan dolayıdır ki, âyette belirtildiği üzere bütün anlaşmazlıkların Allâh’a ve Rasûlü’ne arz edilmesi, hem dünyâda hem de âhirette sonuç bakımından hem daha hayırlı, hem de daha güzeldir. Anlaşmazlık halinde mes’elenin Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına arzedilmesi ise bir şer olup, gerek dünyâda gerekse âhirette sonuç îtibarîyle de en kötü olandır. Münâfıkların ‘Biz sâdece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik’ (Nisâ: 4/62) ya da ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ (Bakara: 2/11) sözleri ise, anlaşmazlık halinde, mes’elenin çözümünün Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne arz edilmesinin dünya da ve âhirette hayır olduğu gerçeğinin tam tersinedir. Her türlü anlaşmazlık halinde Allâh ve Rasûlü’ne müracaat edilmesinin dünyâda ve âhirette hayır getireceği gerçeği, heva ve heveslerinden kanun çıkaranların, insânların bu kanunlara muhtaç olması, hatta bu kanunlarla muhâkeme olmanın zarûrî olması yönündeki iddialarının tam aksinedir. Onların bu iddiaları, sırf Rasûlullâh’ın getirdiği şeylere karşı kötü zan beslemeleri sebebiyledir. Onların bu şekildeki iddialarının gereği, Allâh’u Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün açıklamalarının noksan olduğu, anlaşmazlık halinde Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerinin yetersiz kaldığı, Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine muhâkeme olmanın dünyâda ve âhirette kötü sonuçlar doğuracağını gerekli kılmaktadır.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 7-8.]

İfâde olunduğu üzere Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde ihtilafların hükmünün indirdiği Kur’ân ve gönderdiği Nebîsinin Sünneti’nde aranmasını; aramayanların ise Allâh’a ve ahiret gününe îmân etmediklerini, ancak ölü kalblerin inkâr edeceği bir açıklıkta beyân etmiştir. Allâh Azze ve Celle başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır:

“Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilene (Tevrat’a) gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar (arzuluyorlar-irade ediyorlar). Oysa onlar onu red etmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla (tâğûta îmân etmeyi süslü, ondan hüküm almayı ise maslahat olarak ve mustazaf olanın ruhsatıymış gibi göstererek) saptırmak istiyor.” (Nisa: 4/60)

İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Tâğût; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğûtu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil, tâğûtlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğûtların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğûta itaat edip tâbi olduklarını görürsün… Kim Rasûl’ün getirdiğinin dışında bir hüküm verir veya bu hükme muhâkeme olursa işte o, tâğûtu hakem tayin etmiş ve tâğûta muhâkeme olmuştur.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]

Allâme Şevkânî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Burada Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilene yani, Kur’ân-ı Kerîm’e ve daha önce gönderilen nebîlere indirilen kitâblara îmân ettiğini iddia eden o kimselerin haline karşı bir şaşırma ve hayret vardır. Onlar bu iddialarını temelden bozan ve ibtâl eden bir şeyle gelmektedirler ki, o da tâğûtun hükmünü istemeleridir. Hâlbuki Rasûlullâh’a indirilende ve daha önce indirilenlerde onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” [Şevkânî, Fethu’l-Kadîr: 1/557.]

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğûta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir. Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir.

Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğûta ibâdet etmiş olur… Her kim insânları Allâh ve Rasûlü’nden başkasına muhâkeme olmaya çağırır ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini terk etmeye ve bundan vazgeçmeye dâvet ederse, itaat konusunda Allâh’a şirk koşmuş, Rasûlullâh’ın Allâh’tan getirdiği şeye muhalefet etmiş olur. Oysa Allâh bize bunları reddetmeyi emretmiştir…      

Kim Allâh ve Rasûlü’nün emrettiği şeye muhâlefet eder, insânlara Allâh’ın indirdiğinin ve Allâh ve Rasûlü’nün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu taleb eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslâm ipini, ahdini boynundan çıkarıp atmıştır. Hatta kendisinin Müslüman olduğunu ileri sürse, mü’min olduğunu iddia etse de durum böyledir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, böyle bir şey peşinde olanları red ve inkâr etmekte, onların ‘bizde inanıyoruz’ iddialarını kabul etmeyip yalanlamaktadır. Çünkü âyette yer alan ‘zu’m’ kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Zîrâ Arabçadaki ‘zannediyorlar’ fiili, çoğunlukla içinde yalanın yer aldığı kuru dâva iddiayı ifâde eder. Çünkü buradaki kişiler, iddia ettikleri şeye aykırı amelde bulunmaktadırlar.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]

Şeyh Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allâh’u Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hükümlerden başka bir hükme gitmek isteyen münâfıkların îmânını yok saymıştır. Âyette geçen ‘zannediyorlar’ kelimesi onların îmân iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü îmân iddiası ile birlikte Rasûlullâh’ın getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum, birbirinin tam tersidir. Allâh’u Teâlâ’nın ‘Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı’ kavlini bir düşün! Burada beşerî kanunları ortaya atanların Allâh’u Teâlâ ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allâh’u Teâlâ’nın isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan istenilen ibâdet ettikleri tâğûtların kanunlarına başvurmak değil, bilakis tâğûtu tanımamaları ve onu inkâr etmeleridir. ‘Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azâb indirdik.’ (Bakara: 2/59) Allâh Subhânehu ve Teâlâ, daha sonra ‘Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’ buyurmaktadır. Âyetin bu kısmı beşerî kanunlarla muhâkeme olmanın ne derece büyük bir sapıklık olduğuna ne güzel işâret etmektedir. Fakat beşerî kanunlarla hükmedenler ya da bu kanunlara muhâkeme olanlar, âyette böyle bir fiilin, şeytânın irâdesi olduğu apaçık bir şekilde belirtilmesine rağmen bu yaptıkları eylemlerini doğru bir iş olarak görmektedirler. Beşerî kanunları ortaya atanların, koydukları bu kanunlarda insânlığın menfaati ve şeytândan uzaklaşma olduğuna dâir düşünceleri gerçeği yansıtmamaktadır. Aslında onların iddialarına göre insânlığın menfaati şeytânın isteklerinde olmuş oluyor. Hâlbuki Rahmân’ın bizlerden istedikleri ve Rasûlullâh’ın kendisiyle gönderildiği esaslar bu vasıftan ve bu durumdan ne kadar da uzaktırlar.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 24 vd.]

Şeyh Şankîtî, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’ın şerîatının dışındaki bir şerîata muhâkeme olmak tâğûta muhâkeme olmak demektir… [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.] Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğûta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Açıklandığı üzere Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde tâğûta muhâkeme olmak isteyenlerin îmânlarında zan sahibi olan kâfirler olduklarını, reddedilmesi îmânı zan durumuna düşüren bir açıklıkta beyân etmiştir. Allâh Azze ve Celle, başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır:

“Hayır! (kesinlikle ve kesinlikle hayır) Senin (yaratan, yaşatan ve yöneten) Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde (ihtilâf ettikleri herhangi bir meselede) seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı (ve tereddüt) duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ kendi kerîm, mukaddes zatına yeminle ifade ediyor ki: Bütün işlerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilmedikçe hiç kimse gerçekten îmân etmiş olamaz. Onun verdiği hüküm gizli ve açık her zaman bağlanılması vâcib olan hak ve gerçektir. Bunun içindir ki, Allâh’u Teâlâ, ‘Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar’ buyurmaktadır. Yani, seni hakem tayin ettiklerinde, içlerinden sana itaat ederler. İçlerinden senin verdiğin hükme karşı herhangi bir sıkıntı duy­mazlar. İç ve dışlarıyla bu hükme uyarlar. Bir karşı koyma, bir müdafaa ve münakaşa olmaksızın bütünüyle bu hükme teslim olurlar.” [Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azim: 2/349.]

İmâm İbn Kayyım rahîmehullâh ise bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usulde, füruda, şer’i hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilaflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân, ancak bütün meselelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün meselelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de ver­diği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen tes­lim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain ol­madıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rîzâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mümin olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyım, et-Tıbyan fi Aksami’l-Kur’ân: 430.]

Muhammed bin İbrahim rahîmehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ, nefiy edatlarının tekrarıyla ve yemin ederek, aralarında çıkan tartışmalı durumlarda Rasûlullâh’ı hakem tayin etmedikleri sürece kişilerin îmân sahibi olamayacaklarını üstüne basa basa vurgulamıştır. Yine Allâh’u Teâlâ, sadece Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmeyi yeterli görmemiş, buna ilaveten kişilerin nefislerinde en ufak bir darlık ve sıkıntı olmaması gerektiğini de eklemiştir. ‘İçlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın’ Âyetteki ‘el-Harac’ kelimesi: ‘Darlık/sıkıntı’ demektir. Yani, nefislerin endişe ve ızdıraptan kurtularak, genişlik içinde olması gerekmektedir. Allâh’u Teâlâ buna ilaveten sadece bu iki şartı da yeterli görmemiş, üçüncü bir şart olarak da Allâh Rasûlü’nün verdiği hükme karşı tam bir teslimiyet şartını ilave etmiştir. İşte bu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmüne teslimiyetin tamamlanmasıdır. Zîrâ bu şekilde kişi nefsi isteklerinden tamamen uzaklaşmış ve hak olan hükme tam bir teslimiyet göstermiş olur. Bunun için teslimiyet şartı müekked bir mastarla te’kid edilmiştir. Açık bir şekilde görülmektedir ki, burada gelişi güzel bir teslimiyetle de yetinilmemiş, bilakis mutlak bir teslimiyet istenmiştir. Yine aynı şekilde burada ‘Aralarında çıkan çekişmeli işlerde’ ifadesindeki genellemeyi düşün! Usulcülere ve diğer dil âlimlerine göre ‘ism-i mevsul’ sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifade eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” [Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 8 vd.]

Anlaşılacağı üzere Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e yani onun getirdiği Kur’ân ve Sünnet’e muhâkeme olmayanların, verilen hükümden dolayı kalblerinde sıkıntı duyanların ve verilen hükme tam bir teslimiyetle teslim olmayanların îmân etmemiş sayılacaklarını açık olarak beyân etmektedir. Allâh Azze ve Celle, başka bir âyetinde ise şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, hâlâ cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen (şüphesiz bir şekilde) bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide: 5/50)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, âyetin tefsirinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hü­kümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişile­rin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşerî görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi (insân aklının ürünü olan) İslâm dışı hükümlere yönele­nin îmânını kabul etmiyor. Yes’ak; Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu ka­nunları ihtiva eden bir kitâbtır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslâm’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitâbı anayasa kitâbı olarak görmeye devam ettiler. Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ni bir kenara atarak bu kitâbtaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her meselede yalnız Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” [İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim: 3/131.]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh’ın tefsirini ihtisar eden Şeyh Ahmed Şakir, Allâh’ın şeriatına dayanmayan insân aklının ürünü olan demokrasi ve laiklik gibi bâtıl dînlerin ifsâd ediciliğine değindikten sonra şöyle demiştir: “Bu dînin kaideleri İslâm diyarının çoğunda hâkim oldu. Artık insânlar bu yeni dine muhâkeme oluyor. Bil ki! Bu kanunların hepsi, ister şeriata uygun olsun ister uygun olmasın, bâtıldır ve bu kanunlara muhâkeme olmak, İslâm şeriatından çıkmaktır. Bu kanunların içindeki İslâm şeriatına uygun hükümler, İslâm kanunlarına tabi olunarak, Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü’nün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tevâfûken İslâm şeriatının hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu kanunların hepsi, ister İslâm şeriatına muhalif olsun ister muhalif olmasın, sapıklıktır. Bu kanunlar, kendisine uyanı cehenneme sevkeder. Hiçbir Müslüman’ın bu kanunlara boyun eğmesi ve onlardan râzî olması asla caiz değildir.” [Ahmed Şakir, Umdetu’t-Tefsir: 3/314-315.]

Şeyh Muhammed Hamid el-Faki rahîmehullâh, ise şöyle demiştir: “Yes’ak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise: Kan, ırz ve mallar hakkında Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde hükümler açıkken, kişinin batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhâkeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kâfirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun Müslüman olarak isimlendirilmesi, İslâm’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” [Fethu’l-Mecid: 396. (Dipnot: 1)]

İfâde olunduğu üzere Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan hükümlerin cahiliye hükümleri olduğunu; bu hükümlerle hükmedenlerin ve bunlardan hüküm isteyenlerin cahiliye hükümlerini istediklerini; cahiliye hükümleri ile hükmedenlerin ve onlardan hüküm isteyenlerin ise cahiliye ehlinden olduklarını açıkça beyân etmiştir. Allâh Azze ve Celle, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 18/26)

Şeyh Şankıti, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın hükmünde ortak koşmak, tıpkı ibâdette ortak koşmak gibidir. Mütevâtir yedi kıraatten biri olan İbn Âmir kırâatine göre bu âyet: Hükümde ortak koşma!’ şeklinde okunmuştur… [Edvau’l-Beyan: 7/48.]

Gerek kaderle ve gerekse kâinatla ilgili hükümlerde hükmün tamamı Allâh’a aittir ve bu, rubûbiyyetin özelliklerindendir… Bu sebeble kim, Allâh’u Teâlâ’dan başkasının teşrisine (kanununa) boyun eğerse, teşride boyun eğdiği kişiyi rabb edinmiş ve onu Allâh’u Teâlâ’ya ortak koşmuş olur…[Edvau’l-Beyan: 7/53.]  Kur’ân-ı Kerîm’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytânın dostları vasıtası ile koydurduğu, İslâm Şeriatı’na muhalif beşerî kanunlara tabii olanların kâfir ve müşrik olduklarında an­cak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankıti, Edvau’l-Beyan: 3/259.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde açık olarak kendi hükümlerine kimseyi karıştırmayıp, ortak kılmayacağını beyân etmektedir. Ve bu beyân hem kevni hem de şer’î hüküm hakkında geçerlidir. Zîrâ O, her şeyin mâliki olarak dilediğini dilediği şekilde yapan ve kulları için en güzel kanun ve yasaları nebîleri vasıtası ile kullarına ulaştırandır. O, hükmünde kimseyi kendine ortak kılmadığı gibi îmân edenlerde O’ndan başkasından hüküm isteyerek kimseyi âlemlerin rabbi olan Allâh’a ortak edemezler. Allâh Azze ve Celle, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 9/31)

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, Ebû’l-Behteri’den bu âyet hakkında, şöyle rivâyet etmiştir: “Onlar dîn adamlarına namaz kılmadılar. Şâyet dîn adamları onlara rükû ve secde etme şeklinde kendilerine ibâdet etmelerini emretseydi Ehl-i Kitâb dîn adamlarına bu noktada itaat etmezlerdi. Ancak Allâh’u Teâlâ’nın haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını da haram tanımaları hususunda kendilerine itaat edilmesini emretmişlerdi. Onlarda bu emre itaat ettiler. İşte onların dîn adamlarını rabb edinmeleri bu şekilde olmuştur.” [Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/76. ]

İfâde olunduğu üzere Allâh’tan başkasını rabb kabul eden bu kimselerin, haham ve râhiblerini hüküm koymada, haram ve helâl (yasak ve serbest) belirlemede yetkili gördüklerinden dolayı, onları kendilerine rabb edindikleri beyân olunmuştur. Zîrâ kanun ve yasa belirlemede tek yetkili olma, rabb olanın en önemli sıfatlarındandır.

“Adiy bin Hâtim radıyallâhu anh’dan rivâyet olunduğuna göre, o, şöyle demiştir: (Bu âyeti okuyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e:) ‘Bizler onlara (Ahbar ve Ruhbanlara) ibâdet ediyor değiliz’ dediğimde Rasûlullâh: ‘Allâh’ın helâl kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz? Yine onlar, Allâh’ın haram kıldığını helâl sayınca, siz de helâl saymıyor musunuz?’ buyurdu. Bende: ‘Evet’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:‘İşte bu, onlara ibâdettir’.” [(HASEN HADÎS:) Tirmizî (3095); Taberânî, (Mu’cemu’l-Kebîr: 17/92)…]

Hadîs-i şeriften de açık olarak anlaşılacağı üzere, Allâh’ın hükümleriyle hükmetmeyecek olan kimselerin hayata ve ihtilâflara dair hüküm vermelerini kabul etmek ve de onlardan hayata ve ihtilâflara dair hüküm taleb etmek onlara ibâdet etmek demektir. Zîrâ hükmü Allâh’tan taleb etmek ulûhiyyet tevhîdidir; yani Allâh’ı ibâdette birlemektir. Bu istenilen ve beraberinde rubûbiyyet tevhîdini de gerektiren; tüm nebîlerin dâvetinin ilk esasıdır.

Şeyh Şankîtî şöyle demiştir: “Adiy bin Hâtim, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Onlar Allâh’ ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler…’ (Tevbe: 9/31) âyetinin mânâsını sordu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘O kimseler Allâh’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve râhiblerine itaat edince onları rabb edinmiş oldular’ şeklinde açıkladı. Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğûta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Anlaşılacağı üzere Allâh’ın dışındakilere hükmetme sıfatı vermek rubûbiyyet tevhîdinde; hükmetme sıfatı verilen bu kimselere itaat etmek ve onlardan hüküm istemek ise ulûhiyyet tevhîdinde yani ibâdet tevhîdinde Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ortak koşmak demek olup, O’ndan başka ilâh kabul etmektir. Allâh Azze ve Celle, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler (şerîat kıldılar/kanun olarak belirlediler)?” (Şûrâ: 42/21)

Bu âyet-i kerîmede de bildirildiği üzere Allâh’ın izin vermediği şeyleri yani yasakladıklarını serbest, serbest bıraktığı şeyleri yasaklayan kimselere bu yetkiyi vermek onları rabb kabul etmek demektir. Bu ise rubûbiyyet tevhîdinde Allâh’a ortak koşmaktır. Onlara bu teşrîlerinde itaat etmek ve anlaşmazlıkların çözümü için onlara başvurarak çıkan hükümlere göre hareket etmek onları ilâh kabul etmektir. Bu ise ulûhiyyet tevhîdinde Allâh’a ortak koşmaktır.

İmâm Kurtubî rahîmehullâh’ın zikrettiğine göre, Ebû Alî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Herkim Allâh’ın hükümlerinden râzî olmayıp onların dışında başka hükümleri taleb ederse kâfir olur.” [el-Câmiu lî Ahkâmi’l-Kur’an:  6/188. ]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Bütün Müslümanların icmâsı ile her Müslümanın zarûrî olarak bilmesi gerekir ki: Her kim İslâm’dan başka bir dîne tabi olur veya Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in şerîatından (kanunundan) başka şeriatlara (kanunlara) tabi olmayı serbest bırakıp caiz görürse kâfir olur.” [el-Fetâvâ el-Kubrâ: 3/543-544. ]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, Muhammed-i Şerîat’a tâbi olmayanların ve ihtilâflarının çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim ve de her neye tâbi olurlarsa olsunlar, onların küfrü hakkında Müslümanların icmâ ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh’ın bu sözlerini iyice kavramak gerekmektedir. Zîrâ o, Muhammed-i Şerîat’ı terk ederek semâvî yani Allâh’ın indirdiği fakat neshettiği bir şerîata muhâkeme olanların kâfir olduğunu söylerken, semâvî olmayan yani beşerîn âciz aklından ortaya koyduğu lânetli kanunlara muhâkeme olmanın diğerinden daha büyük bir küfür olduğunu ve bunu yapanın küfründe ümmetin icmâ ettiğini söylemektedir.

Bunca delîlden sonra nasıl olurda tevhîd iddiasıyla birlikte, tâğûttan yani Allâh’ın hükümleriyle hükmetmeyen bir merciden hüküm istenebilir ve o mercinin lânetli hükümlerine tâbi olunarak ihtilâflar çözümlenebilir? Hak ortadadır, onun dışında ise sapıklıktan başka bir şey yoktur.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1433 h. / 2012 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *