«
  1. Ana sayfa
  2. Akaid Soruları
  3. Tâğutlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran küfür olduğuna dair delîller nelerdir?

Tâğutlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran küfür olduğuna dair delîller nelerdir?

Soru: Tâğutlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran küfür olduğuna dair delîller nelerdir? 

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

 Kardeşim, Rabb Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun bil kil! Bu mes’ele zamanımız da ayakların kaydığı, gözlerin karardığı ve nefislerin zorlandığı bir mes’ele haline geldi. Dînin aslına taalluk eden bu mes’ele, sanki fıkhı bir ihtilafmış gibi gösterildi… Hakkın tâliblisi çok olmasına rağmen, hak davetçilerinin azlığı sebebiyle de maalesef tâğûta muhâkeme olmanın hükmü, bazı kimseler için karışık ve içinden çıkılmazmış gibi bir hal aldı. Oya bu mes’elede delîller ortada ve açıktır. Bizlere düşen delîllere tabi olmaktan başka bir şeye değildir. Rabbimiz ümmete birlik ve dirlik ihsan etsin. Allâhumme Âmîn.    

Bundan sonra:      

Bilinmelidir ki! Tâğûtun lanetli kanunlarına muhâkeme olmak hatta bunu istemek dâhi ümmetin icmâsıyla kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran bir küfürdür. İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, Muhammed-i Şerîat’a tâbi olmayanların ve ihtilâfların çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim ve de her neye tâbi olurlarsa olsunlar onların küfrü hakkında Müslümanların icmâ ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur. Zîrâ Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen (şüphesiz bir şekilde)bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?’ (Mâide: 5/50); ‘Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.’ (Nisâ: 4/65)” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.] 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh’ın bu sözleri iyi fıkhedilmelidir. O, Muhammed-i Şerîat’ı terk ederek semâvî yani Allâh’ın indirdiği fakat neshettiği bir şerîata muhâkeme olanların kâfir olduğunu söylerken, semâvî olmayan yani beşerîn âciz aklından ortaya koyduğu lânetli kanunlara muhâkeme olmanın diğerinden daha büyük bir küfür olduğunu ve bunu yapanın küfründe ümmetin icmâ ettiğini söylemektedir. İbn Kesîr rahimehullâh bunu söylerken tarihin en büyük zâlimlerden biri olan Cengiz Han’ın koyduğu Yes’ak adlı kanunları misâl göstermiştir. Bu gün ise bu kanunların yerini Demokrasinin kanunları almıştır. Ve Allâh’ın indirdiği dîne tam bir düşmanlık içerisinde hareket etmektedir. Allâh düşmanı olan kâfirlerin uydurarak mazlum halklara dayattığı Demokrasi dînini, onun kanunlarını ve de yaşam şekillerini reddetmek îmânın en temel ilkesidir.

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh’ın tefsîrini ihtisar eden Şeyh Ahmed Şâkir, Allâh’ın kanunlarına dayanmayan insân aklının ürünü olan bâtıl dînlerin ifsad ediciliğine değindikten sonra şöyle demiştir: “Bu dînin kâideleri İslâm diyarının çoğunda hâkim oldu. Artık insânlar bu yeni dîne muhâkeme oluyor. Bil ki! Bu kanunların hepsi, ister şerîata uygun olsun ister uygun olmasın, bâtıldır ve bu kanunlara muhâkeme olmak, İslâm Şerîatı’ndan çıkmaktır. Bu kanunların içindeki İslâm Şerîatı’na uygun hükümler, İslâm kanunlarına tâbi olunarak, Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü’nün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tevâfuken İslâm Şerîatı’nın hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu kanunların hepsi, ister İslâm Şerîatı’na/kanunlarına muhâlif olsun ister muhâlif olmasın, sapıklıktır. Bu kanunlar, kendisine uyanı cehenneme sevkeder. Hiçbir Müslüma-n’ın bu kanunlara boyun eğmesi ve onlardan râzı olması asla câiz değildir.” [Ahmed Şâkir, Umdetu’t-Tefâsir: 3/314-315.] 

Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî rahimehullâh, ise şöyle demiştir: “Yes’ak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise: Kan, ırz ve mallar hakkında Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlü’ nün Sünneti’nde hükümler açıkken, kişinin batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhâkeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kâfirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun Müslüman olarak isimlendirilmesi, İslâm’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” [Fethu’l-Mecîd: 396 (Dipnot: 1).] 

Bu sebeble Ehl-i Sünnet, tâğutların lânetli kanunlarından medet bekleyerek onlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran büyük küfür olduğunu asırlardır gerek kavlî (söz ile) gerek kitâbî (kitâbları ile) gerek seyfî (silâhlarını kullanarak) olarak ortaya koymuşlardır. Onlar, bu hükmü, Allâh’u Teâlâ’nın birçok âyet-i kerîmesine dayandırmışlardır. Onlardan bazıları şöyledir: 

“Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 9/31) 

Âyet-i kerîmenin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler…” cümlesiyle, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına kanun belirleme hakkı yani yasak ve serbest etme yetkisi verenlerin, bu yetkiyi onlara verdiklerinde onları rabb kabul ettikleri beyân edilmektedir. 

“Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur” cümlesi ise Allâh’tan başka hüküm istenilen ve hükümlerine tâbi olunan bu mercilere ibâdet edildiğini ifâde etmektedir. Zîrâ bu kimseler, Allâh’tan başkasından hüküm istemekle veya hükümlerini kabul etmekle onlara ibâdet etmiş olmasalardı, âyet-i kerîmede “Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” buyrulmazdı. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu âyet-i kerîmeye yönelik yaptığı tefsîr de bunu açık bir şekilde ifâde etmektedir. 

Adiy bin Hâtim radıyallâhu anh, bu âyet-i kerîmeyi okuyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Bizler onlara ibâdet ediyor değiliz” dediğinde Rasûlullâh ona şöyle demişti: 

“Allâh’ın helâl kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz? Yine onlar Allâh’ın haram kıldığını helâl sayınca, siz de helâl saymıyor musunuz?” Adiy bin Hâtim: “Evet” dediğinde ise Rasûlullâh şöyle buyurmuştur: “İşte bu, onlara ibâdettir.” [(HASEN HADÎS:) Tirmizî (3095); Taberâni, (Mu’cemu’l-Kebîr: 17/92)…] 

Hadis-i şerif sarih olarak şuna delâlet etmektedir: Allâh’ın kanunlarından başka şeylerle hükmeden bir merciye -İslâm’a muhalif olan hükümlerinde- itaat etmek, ona ibâdet ederek onu ilâh edinmektir. Bu ise Allâh’a ulûhiyyet tevhîdinde şirk koşmaktır. 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Süddi şöyle der: Onlar, insânları (Allâh’a karşı) nasihatçi kabul ettiler. Allâh’ın Kitâbı’nı ise terk edip arkalarına attılar. Bu sebeble Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh ’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar.’

O, bir şeyi haram kıldığında o haramdır, onun helâl kıldığı helâldir. Koyduğu şerîata/kanunlara tâbi olunur. Hükmettiği şey, uygulanarak yerine getirilir. ‘O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.’ Ortaklardan, benzerlerden, yardımcılardan, çocuklardan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O’ndan başka ilâh, O’nun dışında rabb yoktur.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 4/119.] 

İmâm Beğavî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Onlar Allâh’a karşı gelerek dîn adamlarının helâl gördüklerini helâl, haram gördüklerini haram kabul ederek, onlara itaat ettiler. İşte böylece onları rabb edindiler.” [Beğavî Meâlimu’t-Tenzîl: 3/339.] 

İmâm Kurtubî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Bu buyruk ile ilgili Mean’il-Kur’ân’a dair eser yazanlar derler ki: Onlar âlimlerine ve râhiblerine her hususta itaat ettiklerinden dolayı onları rabbler konumuna çıkardılar.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 8/120.] 

Fahruddîn er-Râzî rahimehullâh, âyetin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler” cümlesi hakkında şöyle demiştir: “Müfessirlerin çoğu şöyle demişlerdir: ‘Bu âyette yer alan ‘rabbler’ den maksad, onların âlim ve ruhbanlarının âlemin ilâhları olduklarına inanmaları mânâsında değildir. Bundan maksad: Onların ahbar ve ruhbanlarına, her türlü emir ve yasaklarında itaat etmeleridir…

Rebi, şöyle demiştir: Ben, Ebû’l-Âliye’ye: ‘İsrailoğulları arasındaki o rabb edinme nasıl olmuş?’ dediğimde, o şöyle dedi: ‘Hıristiyan ve Yahûdîler çoğu kez, Allâh’ın Kitâbında, âlimlerinin ve ruhbanlarının sözlerine muhâlif sözler görüyorlardı, ama buna rağmen onların sözlerini alıyor ve Allâh’ın Kitâbı’ndaki hükmü kabul etmiyorlardı’.”

Âyet-i kerîmenin “O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir”cümlesi hakkında ise şöyle demiştir: “Bu ifâdenin mânâsı açıktır. Bu hususu Tevrat ve İncil gibi diğer ilâhi kitâblar da ortaya koymaktadır. Sonra Allâh’u Teâlâ ‘O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir’buyurmuştur. Bu, ‘Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı emir vermede, mükellefiyet yüklemede, secde edilmede ve ibâdet olunmada, sonsuz saygının ve yüceltmenin kendisine aitliği hususunda herhangi bir ortağı olmaktan, tenzih ve takdis ederiz’ demektir.” [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 16/ 31.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh şöyle demiştir: “Her kim haramı helâl, helâli de haram kılma konusunda Kitâb ve Sünnete sırt çevirir, bu konuda Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına itaat ederse, bu şekilde Allâh’u Teâlâ’nın kendilerine izin vermediği konularda onlara uyarsa, onları rabb ve ilâh edinerek Allâh’a ortak kılmış olur. Bu da Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği tevhîd dînine aykırı, tevhîd kelimesinin içeriğine zıttır. Çünkü ilâh: ‘Kendisine ibâdet edilerek kulluk edilen’ anlamındadır. Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat ve kulluk etmek ise şirktir, kendisine itaat ve kulluk edilen varlıkları Allâh’tan başka rabbler edinmek demektir.

Görüldüğü gibi, yasama konusunda Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat edilmesi, Allâh’u Teâlâ’dan başkasına ibâdet olarak kabul edilmiş, kendilerine itaat edilen kimselerin de rabb edinilmiş olacağı açıklanmıştır. Ne acıdır ki, bu ümmet içerisinde de böyleleri vardır. Bu en büyük şirk olup, tevhîdle çelişmektedir ve ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesinin içeriğine terstir.

Bu âyet (yani Tevbe Sûresi’nin 31. âyeti) bize, şehâdet kelimesinin, Allâh’u Teâlâ’dan başkalarını rabb edinme gibi bir eğilimi tümüyle reddetmeyi gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesi, şirki red ve bunun zıttı olan tevhîdi kabul etmek anlamını taşımaktadır.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 106.] 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: 

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Yûsuf: 12/40) 

Âyette hükmün yani hâkimiyetin sâdece Allâh’a ait olduğu zikredildikten sonra “O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” cümlesiyle ibâdetten bahsedilerek hâkimiyette Allâh’ı tevhîd etmeyenlerin Allâh’tan başkasına ibâdet etmiş oldukları beyân olunmaktadır.

Nitekim Şehid Seyyid Kutub rahimehullâh, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle demiştir: “Âyette bunu ifâde için kullanılan ‘a-b-d’ fiilinin lügat anlamı: İtaat etmek, boyun eğmek, onurunu yenip alçakgönüllü olmaktır… Başlangıçta bu fiilin, İslâm Dîni’ndeki ıstılâh anlamı dînin gereklerini yerine getirmeyi içermiyordu. Sâdece, lügat anlamıyla alınması söz konusuydu… Zîrâ bu âyet ilk indiği sırada, dînin gerekleri tümüyle henüz bildirilmediğinden, söz konusu fiilin o anda ıstılâhî anlamını içerebilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla bu fiille ifâde edilmek istenen, o an için lügat anlamındaki kapsamıdır ki, bu, aynı zamanda, ıstılâhî anlamda da aynen yer alacaktır. Bununla anlatılmak istenen şudur: Gerek kulluk noktasında, gerek yasalar ve ahlâki davranışlar noktasında, sâdece Allâh’a itaat etmek, sâdece O’na boyun eğmek, sâdece O’nun buyruklarını benimsemektir. Dolayısıyla kulluğun gerçek göstergesi, tüm bu konularda sâdece Allâh’a boyun eğmektir. Zîrâ Allâh, yaratıklarından herhangi bir kimseye değil, sâdece kendisine kulluk edilmesini istemiştir.” [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 4/1991.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh şöyle demiştir: “İnsânların Allâh’u Teâlâ’dan başka taptıkları tüm şeyler onların rabbi ve ma’bûdudur. Allâh’u Teâlâ’ya ve yasalarına rağmen, kendisine her itaat olunan varlık puttur, tâğuttur. Her kim, Allâh’ın şerîat olarak indirdiğinin ve Rasûlü’nün gösterdiğinin dışında bir kimseye mutlak olarak itaat eder ve tâbi olursa, o, itaat eden ve tâbi olan kişinin rabbi ve ma’bûdu olmuş olur. [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 106.] 

Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.  Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlünün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir.

Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]          

Görüldüğü üzere hüküm istemek, Kitâb ve Sünnet’in nassları ve de Ehl-i Sünnet âlimlerinin beyânı ile ibâdettir. İbâdet edilmeye layık tek gerçek ma’bud ise Allâh Azze ve Celle’ dir. O’nun dışındakilere ibâdet edenler hiç şüphesiz Allâh’a şirk koşan müşrik kimselerdir. Maalesef ki bugün insânların çoğunluğu, Kitâb ve Sünnet’in hakemliğini terk ederek hükmü beşerî sistemlerin lânetli kanunlarında aramakta ve Allâh’a değil de onlara itaat ederek ibâdet etmektedirler.    

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, şöyle demiştir: “İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” [İbn Kayyim,  İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.] 

Bu âyet-i kerîmelerin tefsîrine dair, ümmetin imâmlarının kavilleri daha önce geçtiğinden, tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak âyet-i kerîmelerin mes’elemizle alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca şöyledir:

1- Tevbe Sûresi’ndeki âyet-i kerîmenin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler” cümlesi, Allâh’u Teâlâ’dan başka bir mercie helâl ve haram yani serbest ve yasak belirleme, hükmetme ve kanun çıkarma hakkı verenlerin, bu hakkı tanıdıkları mercii, rabb kabul ettiklerine delâlet etmektedir. Bu ise, Allâh’a rububiyyette şirk koşmak demektir. Zîrâ âyette “O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir” buyrulmaktadır.

2- Aynı âyet-i kerîmenin “Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” cümlesi, hüküm istemenin ibâdet olduğuna ve hükmü istenilen mercie, hükmünü istemekle ibâdet edildiğine delâlet etmektedir. 

Tek gerçek ilâh, Allâh Azze ve Celle olduğuna göre, hüküm Allâh’tan istenir ve ancak O’na ibâdet edilir. O’ndan başkasından hüküm istemek ise, O’na ibâdette yani ulûhiyyette şirk koşmaktır. Zîrâ âyette “O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir” buyrulmaktadır.

3- Yûsuf Sûresi’ndeki âyet-i kerîmenin “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir” cümlesi, hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allâh’a ait olduğuna delâlet etmektedir. 

Allâh’ın rubûbiyyet sıfatlarından olan hükmetme, aynı hamd olunma gibi sâdece O’na aittir. Hamdetmede Allâh’ı tevhîd eden, fakat hüküm istemede tevhîd etmeyen bir kimse, İslâm ile bağını koparıp atmıştır. Zîrâ âyette “İşte en doğru dîn budur. Fakat insânların çoğu bilmezler” buyrulmaktadır.

4- Aynı âyet-i kerîmenin “O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” cümlesi, hüküm istemenin ibâdet oluğuna delâlet etmektedir. Zîrâ hüküm istemek ibâdet olmasaydı, daha önce “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” buyurulmazdı. 

Bu sebeble hüküm istemek, namaz kılmak, dua etmek, kurban kesmek, adak adamak ve yardım istemek gibi bir ibâdettir. Ve nasıl Allâh’tan başkası için namaz kılan, kurban kesen, adak adayan, O’ndan başkasına dua eden ve O’ndan başkasından -sâdece O’nun gücü yeteceği konularda- yardım isteyen bir kimseye, müşrik hükmü veriliyorsa, aynı şekilde hüküm isteme ibâdetini de ondan başkasına yapanlara müşrik hükmü verilir.

5- Aynı âyet-i kerîmenin “İşte en doğru dîn budur. Fakat insânların çoğu bilmezler” cümlesi, özellikle hâkimiyet noktasında insânların dosdoğru olan İslâm Dîni’nden uzaklaştığına ve bunu da idrak edemeyecek bir hale geldiklerine delâlet etmektedir. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: 

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ve sizden olan(Müslüman) ulu’l-emre (yani idâreci ve âlimlere) de (Allâh’a ve Rasûlü’ne isyânı emretmedikleri sürece) itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ: 4/59)

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, âyet-i kerîmeye dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîmedeki ‘Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır. Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullah’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/39.] 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Seleften birçokları: ‘Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne’ demişlerdir. Bu da dînin usûl ve füruunda tartışılan her şeyin Kitâb ve Sünnet’e götürülmesine dair emirdir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmuştur: ‘Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.’ (Şûrâ: 42/10) Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten (sapıklıktan) başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani: ‘Dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz’ demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki: Kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.] 

Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allâh’a ve Rasûlü’ne arzetmeleri gerekmektedir. Bu âyette ‘Eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘Herhangi bir şeyde’ifâdesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra Allâh’a ve âhiret gününe îmânın hâsıl olabilmesi için, ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allâh’a ve Rasûlü’ne götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir: ‘Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.’Allâh’u Teâlâ’nın hayırlı olarak isimlendirdiği her şey mutlak sûrette hayırlıdır. Ve kendisinde kesinlikle bir şer yoktur. Bundan dolayıdır ki, âyette belirtildiği üzere bütün anlaşmazlıkların Allâh’a ve Rasûlü’ne arz edilmesi, hem dünyâda hem de âhirette sonuç bakımından hem daha hayırlı, hem de daha güzeldir. Anlaşmazlık halinde mes’elenin Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına arzedilmesi ise bir şer olup, gerek dünyâda gerekse âhirette sonuç îtibarîyle de en kötü olandır.

Münâfıkların ‘Biz sâdece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik’ (Nisâ: 4/62) ya da ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ (Bakara: 2/11) sözleri ise, anlaşmazlık halinde, mes’elenin çözümünün Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne arz edilmesinin dünya da ve âhirette hayır olduğu gerçeğinin tam tersinedir.

Her türlü anlaşmazlık halinde Allâh ve Rasûlü’ne müracaat edilmesinin dünyâda ve âhirette hayır getireceği gerçeği, heva ve heveslerinden kanun çıkaranların, insânların bu kanunlara muhtaç olması, hatta bu kanunlarla muhâkeme olmanın zarûrî olması yönündeki iddialarının tam aksinedir. Onların bu iddiaları, sırf Rasûlullâh’ın getirdiği şeylere karşı kötü zan beslemeleri sebebiyledir. Onların bu şekildeki iddialarının gereği, Allâh’u Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün açıklamalarının noksan olduğu, anlaşmazlık halinde Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerinin yetersiz kaldığı, Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine muhâkeme olmanın dünyâda ve âhirette kötü sonuçlar doğuracağını gerekli kılmaktadır.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 7-8.]

Bu âyet-i kerîmenin mes’elemizle alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca şöyledir: 

1- Âyet-i kerîmenin “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz” cümlesi, İbn Kayyim ve Muhammed bin İbrâhim’in de belirttiği üzere, tüm mes’eleleri içine almaktadır. Zîrâ âyet-i kerîmede “şey” kelimesi nekira (belirsiz yani elif-lam’sız) gelmiştir ki, Arabçada şart cümlesindeki nekira ifâdesi, umum anlamındadır. Îtikâd, ibâdet, mülkiyet, cinâyet, kan dâvaları, hadler, dîn ve dünyâ işlerinin hepsinde ortaya çıkan ihtilâfların tümünü kapsamaktadır. Kısacası büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilâfı içine almaktadır. Zîrâ aksi de düşünülemez. Allâh hâkimlerin hâkimi olup, kendi mülkünde hiçbir kimseyi hükmedici/şerîat vaaz edici kılmamıştır.  

2- Âyet-i kerîmenin “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün” şart cümlesi, ihtilâfların çözümü için, Kur’ân ve Sünnet’e başvurmanın, Allâh’a ve ahirete îmân etme şartlarına dahîl olduğuna delâlet etmektedir. 

Bilinmelidir ki, herhangi bir şey, Kur’ân ve Sünnet’te îmânın şartlarına yahut rükünlerine dâhil edildikten sonra, onu, zamanların veya mekânların, cisimlerin veya sûretlerin değişmesi, şart yahut rükün olmaktan çıkarmadığı gibi gereğini de düşüremez. Binaenaleyh bu şartı, Dâru’l-İslâm’da kabul ederek, Dâru’l-Harb’de görmezden gelen ya da zarûret adı altında(!) tâğutlardan hüküm istemeyi câiz gören bir kimsenin ne durumda olduğu düşünüldüğünde, bu kimsenin küfrî bid’atlar ihdâs eden kimselerden olduğu açık olarak anlaşılır. [Dâru’l-İslâm: İslâm kanunlarının geçerli olup, uygulandığı yerlerdir. Dâru’l-Harb ise: İslâm kanunlarının geçerli olmadığı ve uygulanmadığı yerlerdir.] 

3- Âyet-i kerîmenin “Allâh’a ve âhirete gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlüne götürün” cümlesi, İbn Kesîr’in de belirttiği üzere, ihtilâfların çözümü için Kur’ân ve Sünnet’e başvurmayanların Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmediklerine delâlet etmektedir. Kur’ân ve Sünnet’te îmânın sahîh olması için şart olarak belirlenen herhangi bir şeyi, yerine getirmeyen-lerin, îmân iddiaları ancak onların zannından ibârettir.    

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapık-lıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60)

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, şöyle demiştir: “Tâğut; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil, tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’ nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün… Kim Rasûl’ün getirdiğinin dışında bir hüküm verir veya bu hükme muhâkeme olursa işte o, tâğutu hakem tayin etmiş ve tâğuta muhâkeme olmuştur.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]

Allâme Şevkânî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Burada Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilene yani, Kur’ân-ı Kerîm’e ve daha önce gönderilen nebîlere indirilen kitâblara îmân ettiğini iddia eden o kimselerin haline karşı bir şaşırma ve hayret vardır. Onlar bu iddialarını temelden bozan ve ibtâl eden bir şeyle gelmektedirler ki, o da tâğutun hükmünü istemeleridir. Hâlbuki Rasûlullâh’a indirilende ve daha önce indirilenlerde onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” [Şevkânî, Fethu’l-Kadîr: 1/557.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’ nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.  Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir. Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur… Her kim insânları Allâh ve Rasûlü’nden başkasına muhâkeme olmaya çağırır ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini terk etmeye ve bundan vazgeçmeye dâvet ederse, itaat konusunda Allâh’a şirk koşmuş, Rasûlullâh’ın Allâh’tan getirdiği şeye muhalefet etmiş olur. Oysa Allâh bize bunları reddetmeyi emretmiştir… Kim Allâh ve Rasûlü’nün emrettiği şeye muhâlefet eder, insânlara Allâh’ın indirdiğinin ve Allâh ve Rasûlü’nün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu taleb eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslâm ipini, ahdini boynundan çıkarıp atmıştır. Hatta kendisinin Müslüman olduğunu ileri sürse, mü’min olduğunu iddia etse de durum böyledir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, böyle bir şey peşinde olanları red ve inkâr etmekte, onların ‘bizde inanıyoruz’ iddialarını kabul etmeyip yalanlamaktadır. Çünkü âyette yer alan ‘zu’m’ kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Zîrâ Arabçadaki‘zannediyorlar’ fiili, çoğunlukla içinde yalanın yer aldığı kuru dâva iddiayı ifâde eder. Çünkü buradaki kişiler, iddia ettikleri şeye aykırı amelde bulunmaktadırlar.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]          

Şeyh Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allâh’u Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hükümlerden başka bir hükme gitmek isteyen münâfıkların îmânını yok saymıştır. Âyette geçen ‘zannediyorlar’ kelimesi onların îmân iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü îmân iddiası ile birlikte Rasûlullâh’ın getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum, birbirinin tam tersidir. Allâh’u Teâlâ’nın ‘Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı’ kavlini bir düşün! Burada beşerî kanunları ortaya atanların Allâh’u Teâlâ ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allâh’u Teâlâ’nın isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan istenilen ibâdet ettikleri tâğutların kanunlarına başvurmak değil, bilakis tâğutu tanımamaları ve onu inkâr etmeleridir. ‘Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azâb indirdik.’ (Bakara: 2/59) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, daha sonra ‘Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’buyurmaktadır. Ayetin bu kısmı beşerî kanunlarla muhâkeme olmanın ne derece büyük bir sapıklık olduğuna ne güzel işâret etmektedir. Fakat beşerî kanunlarla hükmedenler ya da bu kanunlara muhâkeme olanlar, âyette böyle bir fiilin, şeytânın irâdesi olduğu apaçık bir şekilde belirtilmesine rağmen bu yaptıkları eylemlerini doğru bir iş olarak görmektedirler. Beşerî kanunları ortaya atanların, koydukları bu kanunlarda insânlığın menfaati ve şeytândan uzaklaşma olduğuna dâir düşünceleri gerçeği yansıtmamaktadır. Aslında onların iddialarına göre insânlığın menfaati şeytânın isteklerinde olmuş oluyor. Hâlbuki Rahmân’ın bizlerden istedikleri ve Rasûlullâh’ ın kendisiyle gönderildiği esaslar bu vasıftan ve bu durumdan ne kadar da uzaktırlar.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 24 vd.] 

Şeyh Şankîtî, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’ın şerîatının dışındaki bir şerîata muhâkeme olmak tâğuta muhâkeme olmak demektir… [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.] Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Bu âyet-i kerîmenin mes’elemizle alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca şöyledir:

1- Âyet-i kerîmenin “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar” cümlesi, tâğuta muhâkeme olmak isteyen kimselerin, îmânlarının geçerli olmadığına delâlet etmektedir. Zîrâ âyette “Îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun?” buyrulmuştur. Âyette yer alan “zu’m” kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Çünkü bu fiil, Şeyh Abdurrahmân bin Hasen ve Muhammed bin İbrâhim’in de söyledikleri üzere, içinde yalanın yer aldığı boş bir iddiayı ifâde eder. Nitekim Tercumânu’l-Kur’ân İbn Abbas radıyallâhu anh, şöyle demiştir: “Zu’m kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıldığı bütün yerlerde ‘yalan’ anlamına gelir.” [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 20/357.] 

2- Âyet-i kerîmenin “Tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar” cümlesi, İmâm İbn Kayyim, Şeyh Abdurrahmân bin Hasen ve Şeyh Şankîtî’nin de söylediği üzere, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan kanunlara muhâkeme olan bir kimsenin, tâğuta muhâkeme olduğuna delâlet etmektedir. Tâğuta muhâkeme olmanın hükmü ise, küfrün ta kendisidir. Çünkü onu, -tüm cüz ve çeşitleriyle- reddetmek, Allâh’a îmân etmenin ön şartıdır. Bu şart yerine gelmedikçe, hiçbir kimse sahîh bir şekilde îmân etmiş olmaz.          

3- Âyet-i kerîmenin “Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor” cümlesi tâğutu reddetme emrinin daha önce de bildirildiğine; tâğutu reddetmenin, onun hükmünü de reddetmeyi kapsadığına ve tâğuttan hüküm istemenin, onu reddetmemek olduğuna delâlet etmektedir. Ve ayrıca, tâğutu reddetmeyenlerin şeytânın fitnesiyle, fıtratlarını bozarak cehennem yoluna saptıklarına delâlet etmektedir.  

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

“Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ: 4/65) 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, bu âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ kendi kerîm, mukaddes zâtına yeminle ifâde ediyor ki: Bütün işlerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilmedikçe hiç kimse gerçekten îmân etmiş olamaz. Onun verdiği hüküm gizli ve açık her zaman bağlanılması vâcib olan hak ve gerçektir. Bunun içindir ki, Allâh’u Teâlâ, ‘Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar’ buyurmaktadır. Yani, seni hakem tayin ettiklerinde, içlerinden sana itaat ederler. İçlerinden senin verdiğin hükme karşı herhangi bir sıkıntı duymazlar. İç ve dışlarıyla bu hükme uyarlar. Bir karşı koyma, bir müdâfaa ve münâkaşa olmaksızın bütünüyle bu hükme teslim olurlar.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 2/306.] 

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh ise bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usûlde, füruda, şer’î hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilâflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân, ancak bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rızâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mü’min olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyim, et-Tıbyan fi Aksâmi’l-Kur’ân: 430.] 

Şeyh Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ, nefiy edatlarının tekrarıyla ve yemin ederek, aralarında çıkan tartışmalı durumlarda Rasûlullâh’ı hakem tayin etmedikleri sürece kişilerin îmân sâhibi olamayacaklarını üstüne basa basa vurgulamıştır. Yine Allâh’u Teâlâ, sâdece Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmeyi yeterli görmemiş, buna ilaveten kişilerin nefislerinde en ufak bir darlık ve sıkıntı olmaması gerektiğini de eklemiştir. 

‘İçlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın’ Âyetteki ‘el-Harac’ kelimesi: Darlık/sıkıntı demektir. Yani, nefislerin endişe ve ızdıraptan kurtularak, genişlik içinde olması gerekmektedir. Allâh’u Teâlâ buna ilaveten sâdece bu iki şartı da yeterli görmemiş, üçüncü bir şart olarak da Rasûlullâh’ın verdiği hükme karşı tam bir teslimiyet şartını ilave etmiştir. 

İşte bu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmüne teslimiyetin tamamlanmasıdır. Zîrâ bu şekilde kişi nefsi isteklerinden tamamen uzaklaşmış ve hak olan hükme tam bir teslimiyet göstermiş olur. Bunun için teslimiyet şartı müekked bir masdarla te’kid edilmiştir. Açık bir şekilde görülmektedir ki, burada gelişi güzel bir teslimiyetle de yetinilmemiş, bilakis mutlak bir teslimiyet istenmiştir. Yine aynı şekilde burada ‘Aralarında çıkan çekişmeli işlerde’ifâdesindeki genellemeyi düşün! Usûlcülere ve diğer dil âlimlerine göre ism-i mevsul sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifâde eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” [Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 8 vd.] 

Bu âyet-i kerîmenin mes’elemizle alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca şöyledir:

1- Âyet-i kerîmenin “Hayır! Senin Rabbine andolsun ki, onlar, îmân etmiş olmazlar…” cümlesi, ihtilâflarda sâdece Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanan kanunlara muhâkeme olmanın îmânın şartlarına dâhil olup, aksinin ise küfür olduğuna delâlet etmektedir. 

Zîrâ İbn Kesîr ve İbn Kayyim’ın da ifâde ettikleri üzere Allâh’u Teâlâ’nın, âyet-i kerîmede “Hayır” ve “Îmân etmiş olmazlar” nefy (olumsuzluk) edatlarını tekrar ederek “Rabbine yemin olsun ki” diye kendi mukaddes nefsine yemin etmesi, ihtilâf halinde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiklerini hakem yapmayanların îmânlarının olmadığını kesin bir dille vurgulamak içindir. 

“Hayır” anlamında olan lâ’nın yeminden önce gelmesi, onların îmânlarını yok saymaya ve onun oldukça güçlü bir nefy olduğunu açıklamak içindir. Ve yine kasemden yani yeminden sonra nefy edatı(olan lâ)’nın tekrar zikredilmesi, onların îmânlarının olmadığını tekrarlamak ve mânâyı daha da kuvvetlendirmek içindir. Yani bu, o kimseler: “Kesinlikle ve kesinlikle îmân etmiş olamazlar…” demektir. 

2- Âyet-i kerîmenin “Aralarında çıkan çekişmeli işlerde” cümlesi, İbn Kesîr, İbn Kayyim ve Şeyh Muhammed bin İbrâhim’in de söylediği üzere büyük ve küçük, önemli ve önemsiz tüm ihti-lâfları kapsadığına delâlet etmektedir. Böylelikle tüm ihtilâfların çözümü için Allâh ve Rasûlü’nün hükmüne başvurmak, îmânın şartlarındandır. 

3- Âyet-i kerîmenin “Seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar” cümlesi, İbn Kesîr, İbn Kayyim ve Muhammed bin İbrâhim’in de ifâde ettikleri üzere, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e yani onun getirdiği Kur’ân ve Sünnet’e muhâkeme olmanın, verilen hükümden dolayı kalbte hiçbir sıkıntı duymamanın ve verilen hükme tam bir teslimiyetle teslim olmanın îmânın şartlarından olduğuna delâlet etmektedir. 

Allâh’u Teâlâ, bu üç şart gerçekleşmedikçe, îmân ettiğini iddia edenlerin, bu iddiasını kabul etmeyeceğini sarih olarak beyân etmiştir. Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullâh, şöyle demiştir: “Müslüman olmanın zımnında, yalnızca Allâh’a teslim olmak vardır. (İslâm Dîni sâdece Allâh’a teslim olmayı içerir.) Hem Allâh’a hem de O’ndan bir başkasına teslim olan kimse müşriktir. O’na (ve hükümlerine) teslim olmayan kimse ise O’na ibâdet hususunda tekebbür göstermiş (kibirlenip ibâdet etmekten yüz çevirmiş)tir. O’na şirk koşan ve ibâdeti hususunda tekebbür gösteren kimse kâfirdir. Yalnızca O’na teslim olmak, yalnızca O’na ibâdet ve itaat etmeyi de içinde barındırır. İşte Allâh’ın başka bir dîni kabul etmediği İslâm Dîni budur. Teslim olup Müslüman olma, Allâh’ın emrettiği her şeyi emrettiği zaman zarfında (diliminde emrettiği şeklide) yapmak sûretiyle itaat etmekle gerçekleşir.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 3/91.] 

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

“Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide: 5/50) 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine câhiliyyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalâlet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dînlerin karışımı ve beşerî görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi (insân aklının ürünü olan) İslâm dışı hükümlere yönelenin imânını kabul etmiyor. Yes’ak, Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitâbtır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslâm’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitâbı anayasa kitâbı olarak görmeye devam ettiler. Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ni bir kenara atarak bu kitâbtaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her mes’elede yalnız Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır. [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/119.]  

Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.] 

Şeyh Şankîtî ise âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Adiy bin Hâtim, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allâh’u Teâlâ’nın ‘Onlar Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler…’ (Tevbe: 9/31) âyetinin mânâsını sordu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ‘O kimseler Allâh’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve râhiblerine itaat edince onları rabb edinmiş oldular’ şeklinde açıkladı. Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Bu âyet-i kerîmenin mes’elemizle alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca şöyledir:

1- Âyet-i kerîmenin “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar?” cümlesi, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan hükümlerin tamamının câhiliyye hükümleri olduğuna delâlet etmektedir. Câhiliyye hükümlerini uygulayan sistemler ise, bilindiği üzere tâğuti sistemlerdir.

2- Âyet-i kerîmenin “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar?” cümlesi, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan hükümlere muhâkeme olmayı isteyenlerin, câhiliyye hükümlerini istediklerine delâlet etmektedir. 

3- Âyet-i kerîmenin “Yakînen bilen bir kavim için Allâh’ tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” cümlesi, Allâh’ın hükümleri dışındaki hükümlerin güzel olmadığına, zulüm ve haksızlık olduğuna, hakîkaten îmân edenlerin O’nun hükümleri dışındaki hükümleri çirkin ve lânetli görerek kabul etmeyeceğine, onları istemeyeceğine delâlet etmektedir.  

4- “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” Âyet-i kerîmesi, İbn Kesîr ve Şeyh Şankîtî’nin de söylediği üzere, Allâh’ın hükümlerini terk ederek başka şeylerle hükmedenlerin ve de onlardan hüküm isteyenlerin, câhiliyye ehlinden olduğuna delâlet etmektedir. Zîrâ Allâh Azze ve Celle’nin kanunları haricindeki şeylerle hükmetmek ve Allâh’ın kanunları haricindeki şeylerle hükmedenlerden hüküm taleb etmek, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya hükümde şirk koşmak demektir. Oysa Allâh’u Teâlâ, hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmeyeceği hakkında şöyle buyurmaktadır: “O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 18/26) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde açık olarak kendi hükmüne kimseyi karıştırmayacağını, ortak kılmayacağını beyân etmektedir. Ve bu beyân hem kevnî hem de şer’î hükümler hakkında geçerlidir. Zîrâ O, her şeyin mâliki olarak dilediğini dilediği şekilde yapan ve kulları için en güzel kanun ve yasaları nebîleri vâsıtası ile kullarına ulaştırandır. O, hükmünde kimseyi kendine ortak kılmadığı gibi îmân edenlerde O’ndan başkasından hüküm alarak kimseyi âlemlerin rabbi olan Allâh’a ortak edemezler. Demokrasi gibi beşerî sistemlerin lânetli kanunlarına tâbi olamazlar. Nitekim Şeyh Şankîtî, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın hükmünde ortak koşmak, tıpkı ibâdette ortak koşmak gibidir. Yedi kıraatten/okuyuştan biri olan İbn Âmir okuyuşuna göre bu âyet: ‘Hükümde şirk koşma!’ şeklinde okunmuştur. [Şankîtî, Ed-vâu’l-Beyân: 7/48.] 

Gerek kaderle ve gerekse kâinatla ilgili hükümlerde hükmün tamamı Allâh’a aittir ve bu, rubûbiyyetin özelliklerindendir… Bu sebeble kim, Allâh’u Teâlâ’dan başkasının teşrîsine (kanununa) boyun eğerse, teşrîde boyun eğdiği kişiyi rabb edinmiş ve onu Allâh’u Teâlâ’ya ortak koşmuş olur…[Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/53.] 

Kur’ân-ı Kerîm’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytânın dostları vâsıtası ile koydurduğu, İslâm Şerîatı’na muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Kardeşim! Tâğutlardan hüküm istemenin kişiyi İslâm Dîninden çıkaran küfür olduğunun delîlleri ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu delîller hakkındaki açıklamalarını daha da uzatmak mümkün olmakla beraber, ancak bizim için bu kadarı yeterlidir. Hak gördüğün üzere ortadadır. Haktan sonra sapıklıktan başka bir şey yoktur. Hakka sarıl; söz ve amelle  hakkın hilafına olanlardan uzak dur. Çünkü hakktan sapanları terk etmek ve onlarla ilişkiyi kesmek, dînin gereği ve selefin menhecidir… Rabbimden ümmet adına afiyet ve vahdet diliyorum.  

 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Abdullah Saîd el-Müderris.

1436h./2014m.