«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tağutlara Destek Olmak

Tağutlara Destek Olmak

 

“Dinini tüm dinlere üstün gelsin diye yollayan

Azizu’l İntikam olanın ismiyle…” 

Giriş:

Müslümanlara karşı kâfirlere yardım edip, onları desteklemek küfürdür. Tağutlara askerlik veya polislik yapılabileceğini söylemek sözlü, onların hizmetlerini yapmak ise fiili bir küfürdür.
Küfrü malıyla destekleyen, eli kalem tutuyorsa kalemiyle de destekler; malı ve kalemiyle destekleyen imkânı olsa silahıyla da destekler. Fikren Müslümanların karşısında duranlar, silahlarıyla da karşılarında durmaktadırlar. Küfrü desteyenler, ister silahlarıyla, ister mallarıyla, isterse de dilleri ve kalemleriyle -hangi yoldan bu desteği yaparlarsa yapsınlar hükmen hepsi de küfrü mucib bir iş yaptıklarından hükümleri aynıdır.
Müslüman, tağutu red eden kişidir. O bilir ki, Müslümanlara karşı kâfirlere destek vermemek tağutu red ilkesinin bir yansımasıdır. Müslümanlar tağutları tekfir ettikleri gibi, onlara yönelik her türlü destekten de kaçınmalıdırlar. Fiili olarak küfrü ve kafirleri Müslümanlara karşı desteklemek bu desteğin en üst ve en uç boyutudur.

Tağutların Fiili Destekçileri:

Zalim tağutlar zulümlerini icra ederlerken bir takım kişileri kullanırlar. Onlar tağutların destekçileridir. Tağutların askerleri ve polisleri de bu sınıfta ki eli silahlı kısmı teşkil ederler. Bu kişiler -ya dünyevi bir menfaat veya korku veyahut ta başka bir şey için -tağutların eli, ayağı olup, zulümlerinde onlar desteklediklerinde, hiç şüphesiz ki onlar da zalimlerdir.
Bilinmelidir ki, zalim tağutların destekçileri olmazsa zulümleri de icra edemeyeceklerdir. Onları ayakta tutanlar zulümlerini, küfürlerini, şirklerini, azgınlıklarını ayakta tutanlardır. Onlar zalimlere yaklaşıp, zalimlerle beraber ateş ehli olan zümredirler. Müslüman, ateşten kaçmak için zalimlere yaklaşması gerektiğini bilir.
“Zalimlere yaklaşmayın sonra size ateş dokunur.” (Hûd 11/113)
Allah Subhanehu ve Teâlâ bizlere iyilik ve takva da yardımlaşıp, günah ve haddi aşmakta yardımlaşmamız gerektiğini bildirmiştir.
“İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Maide: 5/2)
İsyan ve azgınlıkta yardımlaşmak Müslümanların vasıflarından değildir. Bunlar tağutların özellikleridir. Zalimlere meyletmeme konusunda salih selefimiz en küçük şeylerde bile onlara destek vermeyi bile zulme yardımın içerisinde değerlendirmişler. Hal böyleyken, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın dininin düşmanlarına silahlarıyla destek verenlerin halinin nasıl olduğunu iyi düşünmek gerekir.
Şimdi bir düşünelim; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kanunları varken, uyduruk şeytani kanunlar düzenleyerek, bunları kanunlaştırıp, insanlara şeriat yapanların Müslüman olması nasıl ki mümkün değilse; onlara her türlü desteği verenler de onlar gibidirler. Hele bu destek antlar ederek, rezilliğe batarak, eline silah alarak olursa… Bu gibiler, İslam Diniyle bağlarını koparanlardır. Onların küfründen asla şüphe etme!
İslam’da kâfirlere teslim olup, onların emirlerine girerek, onlara kendileri üzerlerinde yetkili atayıp, velayetlerini kabul etmek var mıdır?
Elbette böyle şeyler tağutu red ilkesiyle çeliştiğinden İslam bunlara izin vermez.
Dünün Mekke müşrikî devletinde küfür inançlarını, küfür yasaları korumak için müşrikler nasıl ki Rasulullah’ın ve Müslümanların karşısına çıkarak, canları ve mallarıyla İslam’ın yok olması için çaba harcamışlarsa, bugünün cahili küfür düzenleri de -dünküler gibi- Rasulullah’ın dininin ve Müslümanların karşısında, orduları, malları ve canlarıyla beklemektedirler.
Kendi put sistemlerinin ve sahte ilahlarının ideolojileri için silahı sarılan bu insanların Ebu Cehillerden ne farkları vardır?
Durum böyle iken, Ebu Cehil’e lanet okuyan bir insan, nasıl olur da Ebu Cehillerin ordularında bekçilik yapabilir!? Nasıl olur da İslam’a ve ehline savaş açanlarla birlikte olur.
Bilindiği üzere, tağuti devletlerin -veya örgütlerin- kamu düzenini korumak, yürürlükteki yasaların korunması, bu yasaların uygulanması, bu yasaların karşısında yer alanların peşini düşülmesi ve benzeri birçok işleri vardır.
Şimdi insanlara; Amerika bir kâfir bir tağut devlet değil midir? Diye sorsak. Umumen “evet” diyeceklerdir. Belki de bize; İslam’a karşı savaşını dünyaya açıklarken haçlı savaşları diyen bir adamın başlarında olduğu ordularıyla işgal altındaki İslam topraklarında akıl almaz şeyleri yapanlar onlardan başka kimlerdir? Diye de ekleyeceklerdir.
Öyleyse soruyorum:
Onları barındıran, onlara lojistik destek verip besleyen, onlarla-Müslümanlara karşı- anlaşmalar yapanlar, Müslümanların karşısında bir çatı altında küfrî ittifaklarla birleşenler, Müslümanlara karşı savaş ilan edip birlikte Müslümanlara saldıranlar kimlerdir?
Bunun cevabını bildikten sonra onların da Amerikalılardan farkları olmadığı sana açık olacaktır.

Tağutların İslami Söylemleri:

Tağutların İslami hâkim kılmak gibi hedefleri yoktur. Onlar kendilerini İslam’ın hükümlerini ortadan kaldırdıktan sonra nasıl olur da İslam’dan söz edebilirler? Ancak İslam’ı bilmeyen insanları kandırmak için sıkıştıklarında İslami söyleme başvururlar.
Yine onlar insanları kandırmak için belirli İslami kavramları da kullanmaktan çekinmezler. Örneğin, kendi batıl sistemleri uğrunda ölenlere şehid demektedirler. Onların Allah Subhanehu ve Teâlâ yolunda ölmeyip, tağutun yolunda kâfir olarak öldükleri belliyken, -İslami kavramlara savaş açanlar- yeri geldi mi o kavramları kullanmaktan çekinmezler.
İslami bir kavram olan şehidlik kavramını kullanmaları elbette ki cahil insanları uyutmak için söyledikleri sözlerdendir. Bu tağutlar kendi ordularında ölen Yahudi ve Hristiyanlara da şehid diyecek kadar şaşkın ve sapıktırlar.
Elbette Müslüman onlardan ve onların İslam’a karşı kurdukları ordularından beridir. Onlara destek vermek, İslam’a savaş açmaktır.
Yeri gelmişken belirtelim ki, İslam’da cihad Allah’ın kelimesinin en yüce olması içindir. Kim ki bunun haricinde bir sancağın altında toplanırsa (örneğin ırkçılık gibi) bu batıldır. Ki özellikle İslama karşı açılan sancaklar altında toplanılması apaçık bir küfürdür.

Tağutlara Asker Olmak:

Günümüzde küfür sistemleri Müslümanların Müslümanca yaşama haklarını ellerinden aldıkları gibi, yaptıkları baskılarla sistemin dinine uymaya çağırmaktadırlar. Askerlik uygulaması da bu baskılardan sadece birisidir.
Askerlik, içinde yaşadığı devleti korumak, kollamak amacıyla yapılan görevin adıdır. Bu eylemi yapana da asker denir.
Bir kimse, İslâm için, İslâm Devleti için askerlik yapıyorsa, Rabbimizin; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar” (Nisa:4/76) buyruğunca iman ehlidir. Ancak bir başkası da tağuti küfür devleti için askerlik yapıyorsa, o da tâğûtun askeri olmuştur. Bu da Rabbimizin; “Kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar” (Nisa: 4/76) ayetinde de belirtildiği üzere kâfirdir.
Müminler başkası için değil ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ için mücadele eder, ancak O’nun için savaşırlar. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın insanlar için seçtiği dinin hayata hâkim olması gayesiyle hareket ederler. Kâfirlerse tağutlar uğrunda mücadele eder, onların düzenleri, ilkeleri ve yasaları için savaşırlar.
Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın razı olmadığı şeylerin hayata hâkim olması gayesiyle hareket ederler. Farklı bayrakları, farklı hayat tarzları, farklı değer ölçüleriyle kâfirler, şeytanın dostluğuna dayanıp dururlar. Onların tüm bu farklılıklarına rağmen ortak noktaları şeytanın dostları olmalarıdır. İşte şeytanın dostlarına destek verenler de, şeytanı dost tutanlar olarak, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın dininin hâkimiyeti karşısında yer alan kâfirlerdir.
Hadislerle ifade edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın gazabına ve lanetine uğrayanları bizlere şöyle demiştir:
“Zamanın sonlarında öyle askerler olacak ki, Allah’ın gazabıyla sabahlayacak ve Allah’ın lanetiyle eve döneceklerdir.” (Ahmed, Hakim, Taberani) Taberani’de şöyle bir fazlalık vardır: Sakın onlardan olma!”
Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Eğer uzun yaşarsan öyle insanlar göreceksin ki onlar, Allah’ın gazabıyla sabahlayacaklar ve Allah’ın lanetiyle eve döneceklerdir. Ellerinde de inek kuyrukları gibi kırbaçlar olacaktır.” (Müslim, Ahmed)

Küfür Orduları Kesinlikle
Peygamber Ocağı Değildir:

Laik-demokratik devletlerin İslam Devleti olduğu söylenemeyeceği gibi, bu devletlerin orduları içinde “peygamber ordusu” veya “peygamber ocağı” denilemez. Bu tabir kullanılacaksa ancak İslam Devleti’nin ordusu için kullanılabilir. Peygamberin ordusu, İslam düşmanlarından oluşan bir orduyla asla bir tutulamaz. Peygamber ordusunun mücahidleri din uğrunda canlarını, mallarını Allah yolunda verirlerken, laik-demokrat ordularda en büyük tehlike olarak ilan ettikleri İslam dininin hâkim olmaması uğrunda canlarını ve mallarını ortaya koyarlar.
Hal böyleyken, her türlü İslamsızlığın ve rezilliğin olduğu hatta İslama hakaretler edinilen ordulara “peygamber ocağı” demek, peygambere ne büyük bir iftiradır. Bu söz, ya cahillerin cehaletle söylenmiş olduğu cahilce bir söz veya saptırıcı zındıkların sapkınca sözlerinden biridir. Onların sözlerine inanmak, Müslüman için elbette olacak şey değildir. Müslümanlar bu sözlere inanmadıkları gibi her uygun fırsatta da bu gibi sözlerin batıllığını ifade etmelidirler.

Küfrü Koruyan Namazlılar:

Cahilî sistemlerinin oluşturdukları ordular küfrün hükümlerini topluma uygulanmasında etkili bir rol oynamaktadırlar. Cahilî hükümlerin uygulanmasında silahlarını kullananlar, silahlı güç sahibi ordulardır. Onlar küfür kanunlarının koruma görevini üstlenmiş küfrün bekçileridir. Onlara destek olmak, küfre destek olmaktır. Onların ordularında onların saflarında yer almak, şirkin yasalarına destek olmaktır.
‘Hâkimiyet ancak Allah’ındır’ diyen bir insan nasıl böyle bir cürüm işleyebilir? İslam’a karşı kurulan ordularda yer alanlar neyi galip kılmaya çalıştıklarının farkında mıdırlar? Tağutu tanımamakla mükellef olanların, tağutların yardımcı olmaları değil, hiçbir şey ellerinden gelmiyorsa, dinlerini ve imanlarını korumak için onlardan uzak durmaları gerekir.
Müslümanlığından ve dindarlığından bahseden kişi, Rabbinin dinini, O’nun emirlerini baş tacı yapmalıdır. Rabbinin dinine, O’nun dininin emirlerine saldırırlarken, onun saldıranlara buğz etmemesi nasıl mümkün olabilir? Ya buğz etmeyi bir kenara atıp, bu saldırganların tarafında, onların hizmetinde bulunmak ne ile ifade edilebilir?
Zalim tağutların cezalarını bulacakları hesap gününde onlara küfürde destek olan abdestli-namazlılar kendilerinin af mı edileceklerini sanmaktadırlar? Onlarla efendileriyle aynı akıbeti paylaşacaklardır.
Yeryüzünde fitne ve fesadın, küfrün ve zulmün başları ve onların destekçilerinin akıbeti elbette ve elbette hüsrandır.
Bakınız Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de bizlere firavun ve onun destekçilerinin de halini haber vermektedir:
“O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak. Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” (Kasas 28/39-42)
Firavun, zulmün ve azgınlığın temsilcisidir. Ancak unutulmamalıdır ki, bu temsilci yalnız bir başına değildir. Onun çevresinde, onun zulmüne ve tuğyanına ortaklık eden, akıl danıştığı insanlar; Karun, Haman, sihirbazlar ve de askerleri vardır.
Bu gün de aynı düzen tüm dünya da aynıdır. Firavunların mele tabakası günümüzde farklı adlar alsalar da firavunlara destekleri dün olduğu gibidir. Günümüzde tağuti sistemlerde milletvekilleri ve bakanlar, holdingler ve medya kurumları, askerler ve polisleriyle zulmü ayakta tutmakta ortaktırlar.
Şimdi birileri; ‘firavun ve askerleri asli kâfirlerdir, bu yüzden bu söylenenlerle şimdikilerin ne alakası var?’ derlerse, onlara deriz ki:
Peki, Musa aleyhisselam’ın kavminden insanların da dünyevi menfaatleri için firavunun ordusunda Musa aley-hisselam‘ın karşısında yer alsalardı, onlara ne diyecek-tiniz? Bu kimseler Allah subhanehu ve teâlâ’nın peygamberine karşı savaşsalar da, sırf Allah subhanehu ve teâlâ’ya ve ahiret gününe inandıkları için Müslüman mı sayılacaklardı?
Ya da, Rasulullah Sallallahu aleyhi vessellem’in karşısında Ebu Cehil’in yanında Müslümanlara silah doğrultanlar, nasıl Rasullullah sallallahu aleyhi vessellem’e ve Onun dinine iman edip, tabi olduklarını söyleyebililerdi? Rasulullah Sallallahu aleyhi vessellem’in karşısında, ona karşı savaşıp, onun dininin galip olmasını insan nasıl isteyebilir?
Bilinmelidir ki, Müslümanlara karşı tağutların safında olanlar Ebu Cehil’in safında olanlar gibidirler. Onların dünyevi mazeretleri geçerli değildir. Onlar, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın dininin hâkimiyetini istemeyenlerin saflarında tüm güçlerini harcayanlar olarak, tağutların destekçileridirler. Bunlar için, yani İslam’a karşı cahiliye hükümlerinin hayata hâkim olması için çabalayanlar için hangi mazeret öne sürülebilir? Onlar, dünyası için ahiretlerini satanlar değil midir?
Elbette ki, geçici dünya menfaatleri için ebediyetlerini satan insanların mazeretleri İslamî değil, nefsidir. Ve nefisleri onları hüsrana sürüklemektedir.
İslam’a açıkça saldırılar yapılırken, İslamî hiçbir madde içermeyen şeytanî kanunlarla İslam düşmanlığı korun-maktadır. Kolluk güçleri bu kanunların hayata hâkim olmaları için çalışıp çabalarlar. Bir tane bile “Allah” ismi geçmeyen besmelesiz yasaların korunması ve hayata hâkim olması adına abdestli, namazlılar seferber olmaktadırlar. Heyhat!
Cahiliye sistemlerindeki İslam düşmanı tağutların ellerindeki basın-yayın ile İslam’a saldırırlar yapılırken -görev icabı- bu İslam düşmanlarını koruyan ve kollayan bu emir kulları değil midir?
Elbette, küfür tek millettir. Nasıl ki Müslümanlar, İslam milleti olarak tek milletse, Müslümanların dışındaki tüm kâfirler; Yahudiler, Hristiyanlar, Budistler, ateistler ve komünistler, laik ve demokratlar da küfrün milleti olarak, farklı ırklarda, farklı inançlarda olsalar da tek millettirler.
Öyleyse, kendilerinin İslam milletinden olduğunu söyleyenlerin küfür milletinden ayrılmaları gerekir. Onlardan ayrılmayıp, onların zulmüne ve küfrüne yardımcı olanlar, İslam milleti üzere olduklarını düşünmesinler. Peygamberini katleden bir Yahudi’nin peygamberini sevdiğinden bahsetmesi ne kadar inandırıcıdır?

Konuyla İlgili Bazı Fetvalar:

Tarih boyunca tağut uğrunda savaşan kâfirler Müslümanlara saldırmışlar, Müslümanların topraklarını işgal edip, birçok zulümler yaparak, Müslümanların kanlarını akıtmışlardır. Bunlara yönelik olarak İslam âlimlerinin onlara vermiş oldukları fetvalardan bazılarını aktaralım.
İlk olarak;
Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem’in vefatından hemen sonra, bazıları İslam’dan dönmüşlerdi. Bu insanların üzerine dönemin halifesi Ebu Bekir radıyallahu anh sahabeleri yollamış ve Müslümanlar onlarla savaşmışlardır. O fitne günlerinde Sahabe-i Kiram radıyallahu anhum ecmain onların tarafına geçerek, onları destekleyenlerin de onlardan olduğu konusunda icma etmişlerdir. Evet, küfrün safında bulunanlara karşı, en hayırlı neslin tavrı net olarak önümüzdedir. Müslümanlara karşı küfrün safında yer alanlar onlardandır.
İkinci olarak;
İslam tarihinde Müslümanlara yönelik Tatar saldırısı malumdur. İslam âleminde görülmemiş vahşet işleyen bu kavim, bir müddet geçince İslam’ı kabul ettiğini açıklamıştır. Sonraları ordusunda namaz kılan, oruç tutan askerler de barındırmıştır. Ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şeriatının haricinde kendi anayasaları olan ‘Yesak’ ile işlerini yürütmekteydiler. Müslümanların âlimleri onların kelime-i şehadet getirmelerini, namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Müslüman olmaları için yeterli görmeyerek, onları tekfir etmişler ve onları destekleyenleri de bu hükme sokmuşlardır. Mücahid İmam İbni Teymiyye rahimehullah konu ile ilgili olarak: “Asker emirlerinden veya bunlardan başka her kim tatarların safına geçerse, işte o kimse tıpkı onların hükmünü alır” (Fetvalar c:28 s:53) demiştir.
Ya günümüzün Yesaklarını korumak için kurulan ordulara ne demeli? Elbette imamın söyledikleri onlar içinde geçerlidir. Yesak’a kulluk yapanlar Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kitabına iman ettiklerini söyleyip, İslamî bir takım ibadetleri yerine getirseler bile, Yesak’ı red edip, küfre destek vermeyi bırakmadıkça Müslüman olamazlar.
Üçüncü olarak;
Şeyh Ahmed Şakir, İslam diyarında Müslümanlara karşı İngilizlere yardım eden Müslümanların irtidatı konusunda fetva vererek şöyle demiştir: “İster az, ister çok olsun her hangi bir yardımla İngilizlere yardım etmek açıkça irtidata girmektir. Bu ise apaçık bir küfürdür. Bu konuda cehalet, tevil ve hiçbir mazeret fayda vermez.” (Kelimetul Hak s:136)
Bu fetvada da görüldüğü üzere Şeyh Ahmed Şakir, bu işgalcilere az veya çok yardım edenin kâfir olacağından söz etmektedir.
Düşünün! Bir insan az bir yardımla kâfir oluyor da, onların emirlerinin altında, küfrün safında, onların İslam’sız ordularında, Müslümanların karşısında bulunan kişilerin durumu ne olur acaba?
Yine dördüncü olarak;
Osmanlı’nın son Şeyhul’İslam’ı Mustafa Sabri Efendi’nin yeni kurulan T.C Devleti için şu fetvayı vermiştir:
“Hükümet, dini siyasetten uzaklaştırdığı zaman İslam dinine boyun eğmemiş ve mürted olmuştur. Bundan dolayı önce hükümet sonra da (hükümete itaat ettiği için) ümmet mürted olmuştur. Fert fert bu hükümetin hükmü altında olanların hepsi mürted olmasa bile, genel olarak bu topluluk topluca mürted olmuştur. Bu ise, fertlerin irtidatında küfre en kısa yoldur. Ayrıca, İslam’ın hükmüne boyun eğmeyen ve islamın kanunlarını uzaklaştırıp başka kanunlarla hükmeden bu mürted hükümete itaat etmeyi kabul eden her fert mürted olmuştur.” (Mevkıful Akli vel İlm vel Alem min rabbil Ale-min: c:4 sy:280)
Yani bir devlet (ya da bir örgüt) ki, ismi ne olursa olsun, İslam dininin emir ve yasakları yerine, başka emir ve yasaklar koyarsa, daha önce İslam Devleti olsa bile o devlet mürtedleşmiştir. Ve kim de o mürted devleti (veya örgütü) red etmeyerek, ona sahip çıkar, onun çıkardığı küfür kanunlarına uygulayıp, malı ve canı, silahı ve kalemiyle o devleti desteklerse aynen onlar gibi mürted, kâfir olmuştur.
Çok açıkça görülmektedir ki; ister Arap, ister Tatar veya Türk, isterse de Kürt… Hangi ırktan olursa olsun, her hangi bir kavim -veya devlet ya da topluluk- İslam üzere değillerse veya İslam üzere olup daha sonradan İslam’dan döndülerse bunlar mürted kâfirdirler.
Her kim de onların yanında yer alıp, onları destekler, küfür düzenlerini ayakta tutarsa, tıpkı onlar gibi kâfirdir.
Şimdi ey aklı olan! Müslümanlara karşı kâfirlerle birlikte olanın durumu, Müslümansa bile irtitad etmektir. Oysa bu gün işgal altındaki İslam topraklarında BM ile NATO gibi kâfir güçleriyle işbirliği içerisinde Müslümanları vuranlar, kafirlere her türlü lojistik imkanı sağlayanlar, Müslümanları bombalayanları barındıranlar, Müslümanları esir edip kâfirlere teslim edenler kimlerdir? Düşün ve ibret al!
Kâfirlerin ordularında askerlik veya emniyet teşkilatı adını verdikleri kurumlarda polislik yapmak küfrün tarafında olmak olduğundan -fetvalarda da geçtiği gibi- kişiyi kâfir yapan büyük küfürdür. Bu kişilerin kelime-i tevhidi söylemlerine, İslam’ın bazı ibadetlerini yapmalarına bakılmadan onların küfrün safında yer alan kâfirler olduklarına hükmedilir.

Sonuç Olarak:

Müslüman, Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya karşı kulluğunu yaparken, hiçbir cahilî düşünceyi kabul edemez. Cahilî sistemler Müslümanlara askerlik yapmaya zorlamak için çeşitli yaptırımlar getirebilirler.
Unutulmamalı ve çok iyi bilinmelidir ki; Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya isyanda hiç kimseye itaat yoktur. Hele hele küfrün davetçileri insanları küfre çağırdıklarında Müslümanlar bu çağrıyı tamamen red etmelidirler.
Cahilî sistemlerin dayattığı güç anlayışla; “Sen doğru söylüyorsun; fakat bizim onlara karşı gelecek gücümüz yok…” gibi geçersiz mazeretler öne sürerek küfre teslim olmak, İslamî bir çıkış değil, olsa olsa dinden bir çıkıştır.
Red etmeleri gerekirken tağuta iman edenler kâfirler; tağutu inkâr edenler de Müslümanlardır.
Şimdi nasıl olur da Müslümanlar red etmekle mükellef oldukları tağuti bir kuruma teslim olup, destek verebilirler? Hatta böyle bir cürmü işlerlerken törenler, naralar, böğürmelerle uğurlanırlar? Küfre askerlik yapmak kimler için sevinilecek bir durumdur? Ne hazindir ki, günümüzde bunları Müslüman olduklarını -dilleriyle- söyleyip, İslam’dan nasipleri olmayanlar yapmaktadırlar.
Tağutların ordularında resmi asker oldukları halde “biz aslında onlara askerlik yapmıyoruz! Biz sadece silah kullanmasını öğreniyoruz!” diyen akılsızlar çıkarsa, onlara “askerlik nasıl yapılır?” diye sormak lazım. Kendilerini mazeretli görmek için her ne derlerse desinler, onlar -kandırabilirlerse- kendi nefislerini kandıran kimselerdir.
Bu gün tağutların askerliği zorunlu kılması demek, Müslümanların askerliği ikrah olduğundan yapacaklar anlamına gelmez. Böyle anlayanlar tağutların zorunlu kıldığı tüm kanunları ikrah içerisinde değerlendirmeleri gerekir.
Tağuta askerlik yapmak küfür olup, gönüllü-gönülsüz tağutların ordularında bulunanlar -ikrah hali müstesna- küfre girmektedirler.
Bir Müslüman asla onların ordusunda yer alamayacağı gibi, onlar tarafından zorla askere alınması durumunda fırsatını ilk bulduğu anda oradan kaçıp uzaklaşmalıdır. Böyle bir fırsatı olduğu halde onlardan uzaklaşmayanlar -dışarıya çıktıklarında bile yine kendi ayaklarıyla onlara teslim olanlar- tağutu red etmediklerinden küfre girerler.
“Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. Kuvvet ve onuru (izzeti) onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, ‘bütün kuvvet ve onur’ Allah’ındır.” (Nisa 4/139)
Bundan sonra; tağuttan uzaklaşması gerektiğini bilen bir kişi nasıl olurda red etmesi gereken tağuta asker veya polis olabilir? Tağutun ordusunda bulunan bir kişi de nasıl olurda ben tağutu red ediyorum diyebilir?
Şu geçici dünya hayatında bile çalışmadan dünyalıkları elde edemeyen bizler, tağutları reddedip, Rabbimizin yolunda çalışmadan cenneti nasıl bekleyeceğiz?
Şu fani imtihan yurdunda Allah yolunda bedel ödemeden, sıkıntılara göğüs germeden, gerektiğinde oradan oraya hicret etmeden, bir el yağda, bir el balda sıkıntısız mükâfat bekleyip, cennet arayanlarımız varsa, onlara diyeceğimiz şey: Cennet, uğrunda canlardan ve mallardan geçip, Allah yolunda sıkıntı çekebilenlerin mükâfatıdır. Bu peygamberler ve beraberindekilerin yaşantısıdır.
“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara 2/214)

Bu gün İslam’ın tüm küfür ehliyle savaşını görenler olarak;
tüm kafir düzenlerden ve onların küfrü ayakta tutan ordulardan beri olduğumuzu ilan ederiz.
Bizler İslam’ın ehliyiz, küfürden ve küfrün ehlinden de beriyiz. Onları tekfir ediyoruz. Onlarla aramızda hiçbir dostluk yoktur. Bilakis onlar da bizim gibi inanıncaya dek onlara olan buğzumuz ve düşmanlığımız bitmeyecektir. İnşaAllah. (Şahit ol Ya Rab!)

Duamız:
Ey egemenliği elinde bulunduran Rabbimiz!

Sana karşı ayaklananları bilmektesin. Sen mümin kullarına güç ver ki, Sana karşı ayaklananlara Senin hükmünü icra etsinler.

Ey Müminlere desteği olan Rabbimiz! 

Sen yeryüzünde İslam için -diliyle, malıyla ve canıyla- çalışanlara görünür, görünmez ordularınla destek ver ki, Senin düşmanlarına karşı galip gelsinler.

Ey mümin kullarından şehidler kabul eden Rabbimiz!

Bizlere ölüm geldiğinde canlarımızı Senin yolunda şehit olarak al ki, bu fani ömürler ebedi saadete ersinler.

Allahumme amin. Allahumme amin. Allahumme amin.

Tüm Muvahhidlere selâm olsun…

Esedullâh Saîd el-Muallim

 İktibas Yapacakların Dikkatine!