«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tâğûta Muhâkeme Olmayı İstiyorlar (1-10. Sorular)

Tâğûta Muhâkeme Olmayı İstiyorlar (1-10. Sorular)

tağuta_muhakemeTÂĞUTA MUHÂKEME OLMAYI İSTİYORLAR

Abdullâh Saîd el-Müderris

 

HUTBETU’L-HÂCE:

Hamd, -âlemlerin rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür.

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak Müslümanlar olarak ölün!” (Âli İmrân: 3/102)

“Ey insânlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh sizin üzerinize gözetleyicidir.” (Nisâ: 4/1) 

“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 33/70-71)

Bundan sonra: 

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı (Kur’ân-ı Kerîm), yolların en hayırlısı ise Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur (Sünneti’dir). İşlerin en kötüsü sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dîne sokulan her şey bid’at, her bid’at dalâlet, her dalâlet ise ateştedir.

MUKADDİME:

Allâh’u Teâlâ’nın âdemoğluna farz kıldığı ilk şey, tâğutları reddederek kendisine imân etmektir. Bu reddi gerçekleştirerek Allâh’a imân edenler, Allâh’ın inkıtâsı mümkün olmayan sapa sağlam kulbuna yani “Urvetu’l-Vuska”ya tutunmuş olurlar. Ve o kulba tutunarak sebât edenler, tüm emir ve yasakları, bütün kanun ve nizamları, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan alırlar. Her hallerinde sâdece O’na itaat ederler. Allâh Azze ve Celle de kendisini ilâh kabul ederek velâyetini tercih eden tevhîd ehli kullarını, sonu hüsrân olan şeylerden emin kılar. Ve onlara her türlü hayrı barındıran şeyleri sunarak, bu kullarını, hususî velâyetine alır.

Allâh’u Teâlâ’nın velâyetine aldığı kullar için artık mahzun olmak, galibiyetten mahrum kalmak, izzet ve şeref gibi değerlere ulaşamamak diye bir şey yoktur. Zîrâ Allâh Subhânehu ve Teâlâ, her dâim gâlib olandır ve Allâh’ın velâyetindekiler de gâlib olacak olanlardır. Ancak bazen imtihanın bir gereği olarak Allâh’ın velâyetinde olanlar da sıkıntı ve mihnet dönemi yaşayabilirler. Hatırlayalım ki tevhîdin başmuallimi, Allâh’ın sevgilisi Muhammed aleyhisselâm dâhi Mekke yıllarında tevhîdi yaşamak ve yaşatmak uğrunda birçok sıkıntıya göğüs germişti…

Şimdi ise imtihan sırası bize gelmiştir. Bizler de tüm şirklerden berî olarak Rabbimizi tevhîd ediyoruz. Ancak el-Âlim olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ, imân ettiğini söyleyen kullarından isbât istediğini şöyle beyân etmektedir: 

“Elif, Lâm, Mim. İnsânlar, (sâdece) ‘Îmân ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allâh, doğru söyleyenleri de, yalancıları da mutlaka bilir (ve gerçekleri ortaya çıkarır).” (Ankebut: 29/1-3)

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara: 2/155) 

Âyet-i kerîmelerde ifâde edildiği üzere Allâh’u Teâlâ îmân ettiğini söyleyen kimseleri çeşitli şeylerle imtihan edeceğini bildirmektedir. 

Sahâbeden Süheyl bin Sinan radıyallâhu anh’ı hatırlayalım. O, dîni uğrunda tüm mal varlığın-dan vazgeçebilmişti. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise onun bu yaptığını onaylayarak, kazançlı bir alışveriş olduğunu söylemişti. Bugün bizlerin de Süheyl bin Sinan gibi dînimiz uğrunda tüm mallarımızdan vazgeçmemiz gerekebilir. Unutulmamalıdır ki kazançlı alışveriş malı değil, dîni tercih etmektir.

İmtihanın bir gereği olarak kimi zaman da asr-ı saâdet’in kahramanlarından Âsım bin Sâbit radıyallâhu anh gibi dîni tebliğ uğrunda nefislerimizi fedâ etmemiz gerekebilir. O, İslâm’ın kurtuluş vesilesi olan hakîkatlerini, câhiliyye toplumuna anlatmak için yola çıkmış ve yolda pusuya düşürülerek Allâh yolunda şehid edilmişti. Ve Rabbimiz onun bedenini kâfirlerin eline düşmekten korumuştu. Elbette ki Allâh, dîni uğrunda mücâdele edenleri korumaya kâdir olandır. Ne güzel bir görev ve de ne güzel bir son.

Kimi zaman cihad meydanlarında dîni korumak uğrunda Hamza ve Mûs’âb radıyallâhu anhumâ gibi canlarımızdan hiç düşünmeden vazgeçmemiz gerekebilir. 

Kimi zaman îdam sehpalarında Hubeyb bin Adiyy radıyallâhu anh gibi İslâm düşmanlarına peygamber sevgisinin ne demek olduğunu öğretmemiz gerekebilir… 

Yine bazen imâmlarımızdan Saîd bin Cubeyr gibi zulme karşı kıyam etmek gerekir. Ebû Hanîfe gibi zâlim otoriteyi ucunda ölüm de olsa meşrulaştıracak amellerden kaçınmamız gerekir. Onların küfür akîdelerini Ahmed bin Hanbel gibi canımız pahasına da olsa reddederek hakkı isbât etmemiz gerekir. Bid’at ve hurâfelerle mücâdele ederken İbn Teymiyye gibi ömrümüzü zindanlarda da geçirsek, bundan korkmamamız gerekir… “Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”  (Bakara: 2/214)

“Kulun, kula olan kulluğunu kaldırmaktır hedefimiz yeryüzünde,
Yıldıramaz bizi bu dâvada gelen; ölüm, sürgün, hapis ve işkence,
Ölüm şehâdettir, sürgün seyahattir, hapis uzlettir, işkence istiğfardır bize,
Ne mutludur ki, el-Hakk olanı tevhîd edip, bu dâvada cihâd edenlere.”

Evet, bu saydıklarım sayamadıklarıma oranla, okyanusta olan kumların yanında, elimde bulunan bir kum taneciği bile etmeyecek kadardır. İzzet ve şeref Allâh’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir.

“Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allâh’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar (bunu) bilmiyorlar.” (Munafikun: 63/8)

Tüm bunların bilincinde olarak içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde Allâh’ın hâkimiyetine göz diken lânetli tâğutların ve de yardakçılarının oyunlarını bozmak, belamlarını rezil ederek etkisiz hale getirmek, biz muvahhidlerin görevidir. Herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Gerektiğinde tevhîd uğrunda malından, hürriyetinden ve de zamanı geldiğinde canından vazgeçebilmelidir. Unutmayalım ki, -ihtiyacı olmadığı halde- dînine yardım edenlere Allâh yardım etmekte ve onları tevhîd üzere kavileştirmektedir.    

“Ey imân edenler, eğer siz Allâh’a (onun dînine) yardım ederseniz (desteklerseniz), O da size yardım eder ve ayaklarınızı (tevhîd üzere) sağlamlaştırır.”(Muhammed: 47/7) 

Bu sebeble kitâbımızın konusu açısından Allâh’u Teâlâ’ nın hâkimiyetinde şüphe yayma çabasında olan şeytânın, Muhammed-i Şerîat dışındaki bir yerden veya bir kimseden hüküm isteme konusunda ortaya attığı bâtıl kanaâtlerin yok edilmesini ve de Müslüman kardeşlerime bu konuda taklide değil de, Kur’ân ve Sünnet’e dayalı Ehl-i Sünnet akîdesini, Ehl-i Sünnet âlimlerinin ağzından sunarak -Allâh’ın dilediği kadar- yardımcı olmayı umuyorum. 

Okuyuculardan ricam, kitâbı başından sonuna kadar eksiksiz okumalarıdır. Zîrâ soruların cevâbları birbirlerini tamamlamakta olup, sistematik olarak tüm şüphelere -inşâallâh- cevâb vermektedir. Bazı yerlerdeki tekrarlar, soruların gereğine binâendir.    

Şunu da hemen belirtmek istiyorum ki, Allâh’ın Kitâbı haricindeki her kitâb eksik ve hatâlıdır. “Tâğuta Muhâkeme Olmayı İstiyorlar” adlı bu kitâbtaki doğrular İslâm’ın doğrularıdır. Eksikler ve hatâlar benden ve şeytândandır. Tüm hatâlarımdan, her hâlukârda tevbe ediyor ve Rabbim ’den âcizane olarak ortaya koyduğum gayretten ötürü hatâlarımı bağışlamasını niyâz ediyorum. 

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır. 
Abdullâh Saîd.

1. Soru: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ne demektir?

Cevâb:    

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” dendiğinde bundan neyin kastedildiğinin anlaşılması için “sünnet” ve “cemaat” kelimele-rinin tek tek açıklanması gerekir. 

“S-n-n” kökünden gelen sünnet kelimesi lügatte: “Bir şeyin kolaylıkla akması ve dökülmesi” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla bağlantılı olarak sünnete, “sîret” mânâsı da verilmiştir. 

Dilciler tarafından sünnet kelimesine: “Tavsif edilmek (nitelemek) kaydıyla iyi veya kötü gidişât, tarîkat/yol, yol güzergâhı, yaşam tarzı, uygulama, metot, önceden bilinmeyen bir şeyi tâkib edilen bir yol haline getirme, bir yola girip yürüme, toplum için kural koyma, beyân etme ve bir şeyi âdet olarak ihdâs etmek, örnek olarak ortaya koymak” gibi mânâlar verilmiştir. [Bak: “S-n-n” Maddesi: İsfahânî, el-Müfredat; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…] 

Sünnet kelimesi: Gidişât, sîret, tâkib edilen ve örnek alınan yol, hayat tarzı, metot gibi anlamlarını korumakla birlikte bu anlamlar Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in tarîk ve sîretine, O’nun gidişâtına tahsis olunmuştur.

Muhaddisler (hadîs âlimleri) sünnet kavramını şöyle tanımlarlar: “Sünnet: Gerek peygamberliğinden önce gerekse de peygamberliğinden sonra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den nakledilen söz, fiil, takrir, sıfat, ahlâk, âdet veya hareketleridir.”

Fâkihler (fıkıh âlimleri) ise muhaddislerin sünnet kavramı hakkındaki bu tarifini daraltarak şöyle derler: “Sünnet: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğinden sonraki söz, fiil ve takrirleridir.”   

Akîde âlimlerinin ıstılâhında: “Sünnet: İlim, îtikâd, söz ve amel cihetiyle Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbının üzerinde olduğu yoldur. O ittiba edilmesi gereken, ehli övülen ve muhâlifleri kötülenen bir yoldur.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 18/6-10; Halîl Herrâs, Şerhu Akîdeti’l-Vâsıtiyye: 61; Nasır bin Abdulkerîm, Mehâbis fî Akîdeti Ehli’s-Sunne: 13.] 

“C-m-a” kökünden gelen cemaat kelimesi ise lügatte: “Toplamak, toplanmak ve bir araya gelmek” anlamlarını içermektedir. 

Akîde âlimlerinin ıstılâhında cemaat kelimesinin mânâsı şöyledir: “Allâh’ın Kitâbı ile Rasû-lü’nün Sünneti’ndeki apaçık hakkın etrafında toplanmış ve bu ümmetin selefini teşkil eden ashâb-ı kirâm ile tabiîn ve kıyâmete kadar onlara ihsan ilkesince uyanlardır.” [Bak: “C-m-a” Mad-desi: İsfahânî, el-Müfredat; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa; Zebidî, Tâcu’l-Arûs; Halîl Herrâs, Şerhu Akîdeti’l-Vâsıtiyye: 61]

Bu sebeble akîde ilminde cemaat lafzı, dînde ilim ve fıkıh sâhibi, hadîs ehli kimseler ile kendilerine uyulan ve sünnet ile amel eden hidâyet önderleri, onların yollarını izleyip, izlerinden giden kimseler hakkında kullanılır. İşte bunlar, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve Müslümanların ilk cemaatini teşkil eden onun ashâbına uyan kimselerdir. Hak üzere bulunan her bir cemaat de onların devamıdır.

Sünnet ve cemaat kelimelerinin anlamlarını açıkladıktan sonra, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dendiğinde bundan neyin kastedildiğini kısaca beyân edelim:

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve ashâbının,  îmân ve amel ettiği yol üzerinde giden-lere verilen bir isimdir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in kendisiyle ta-nınmış olduğu başka isimleri de vardır. Bunlardan bazıları şöyledir: Ehl-i Sünnet, Ehl-i Cemaat, Selef-i Sâlih, Ehl-i Eser ve Ehl-i Hadîs… 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: İtikatlarını, sözlerini, amellerini, Kur’ân-ı Kerîm’den ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nden alarak îmân ve amel ederler. Kur’ân ve Sünnet’in önüne hiçbir şeyi geçirmeden onların hükümlerine tâbi olurlar ve asla bu ikisini birbirinden ayırmazlar. Dînin kaynağı olan Kitâb’ın müteşabihlerini muhkemlerine götürerek anlamaya çalışırlar. Sünnet’i ister mütevâtir, ister ahad olsun akîdenin ve fıkhın esası kabul ederler. Kur’ân ve Sünnet nasslarını sahâbe, tabiîn ve onlara uyanların anlayışı üzere idrak ederler. Onların nasslar hakkında söylemediklerini asla söylemezler. Kur’ân ve Sünnet’te dînin esasları eksiksiz olarak açıklandığından dîne sonradan sokulan her şeyi bid’at olarak kabul ederek, her türlü bid’ati reddederler…

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

2. Soru: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin özellikleri nelerdir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Fırka-ı Nâciye (kurtuluş ehli) olan Ehl-i Sünnet’in bu kitâbın hacmini aşan birçok özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklerinden bazıları kısaca şöyledir:

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Kur’ân ve Sünnet’e kayıtsız ve şartsız itaat ederler. Kur’ân ve Sünnet’in önüne hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi geçirmezler. [Ey hakka tâlib olan kişi! Kayıtsız ve şartsız îmân etmen gereken Kur’ân ve -sahîh- Sünnet’in hakîkatlerinden başkası değildir. Kayıtsız ve şartsız itaat etmenin de farz olduğu tek merci Kur’ân ve Sünnet’in hakîkatleridir. Zîrâ Kur’ ân ve Sünnet akîdenin aslı, fıkhın esasıdır. Hüküm Kur’ân ve Sünnet’te aranır. Fetva Kur’ân ve Sünnet’e göre verilir. Yaşantı Kur’ân ve Sünnet’e göre belirlenir… İşte bunlar,  îmân ettiğini iddia edenlerin isbât etmesi gereken şeylerin en önemlilerindendir. Rabbim, muvaffakiyat versin.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Allâh’a ve Rasûl’e itaat edin. Eğer (itaatten) yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allâh kâfi-rleri sevmez.” (Âli İmrân: 3/32)

“Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları ce-hennem ateşi vardır.” (Cin: 72/23) 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Allâh’a ve Rasûlü’ne isyân olacak şeyleri emretmedikleri sürece nefislerinin hoşuna gitmese dâhi Müslüman olan idârecilerine ve âlimlerine itaat ederler. Hak oldukları sürece bunlara itaatsizliği, Allâh’a isyân olarak bilirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ve sizden olan (Müslüman) ulu’l-emre (idâreci ve âlimlere) de (Allâh’a ve Rasûlü’ne isyânı emretmedikleri sürece) itaat edin.” (Nisâ: 4/59) 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, dînde ihtilâf etmeyerek hepbirlikte Allâh’ın ipine (Kur’ân ve Sünnet’e) sarılarak cemaat üzere kalırlar.

[Ey hak ve hakîkatlerin sevdâlısı! Küfrün azgın seller gibi üzerimize doğru aktığı bu zamanda îmân üzere kalmak ve îmân üzere Rabbine kavuşmak istiyorsan, hakîkat üzere yaşayan ve yaşanması uğrunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayan tevhîd ehli bir cemaatin ferdi ol. Zîrâ hak üzere sebât eden cemaat, asrımızdaki Nuh’un -aleyhisselâm- gemisidir. Ondan ayrılmak küfrün azgın dalgalarıyla yalnız başına boğuşmaktır ki, buna kimin gücü yetebilir? O gemide sana en ağır işleri yapman dâhi emredilse sabret! Zîrâ îmân nurun küfrün katran karanlığında ve amansız fırtınalarında yalnız başına ne kadar dayanabilir? Sonra Müslümanlara hizmetinden dolayı, kıyamet günü imrenilecek olan makamlar niçin senin olmasın? Ve seni günahlardan sakındırıp takvâya ulaştırmak için bazı yaptırımlar uygulandığında sana düşen şey hayr dâvetçilerine itaattir. İsyan ise şeytânın saptırmasından başka bir şey değildir. Uyanık ol! Ve elindeki hazinenin değerini bil! Çünkü hesap günü yakındır. Allâh’ın azâbı çetin ve şedid olacaktır… Allâh’ım gazâbından rahmetine sığınırız. Bizi Arş’ın gölgesinde gölgelendir. Allâhumme Âmin.]   

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Hep birlikte Allâh’ın ipine (Kur’ân ve Sünnet’e) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” (Âli İmrân: 3/103)

“Her kim, kendisine hidâyet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Rasûl’e karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir yerdir.” (Nisâ: 4/115)

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin! Sizden önceki Ehl-i Kitâb yetmiş iki dîni fırkaya ayrılmışlardı. Bu ümmette yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bu fırkalardan yetmişiki fırka cehennemlik (sâdece) bir tanesi cennetliktir. Bu (cennetlik olan fırka) cemaattir.” [(SAHİH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4597); İbn Mâce (3993)…]

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünde onu, Allâh’a ve Rasûlü’ne yani Kitâb ve Sünnet’e döndürerek çözümü bu iki kaynakta ararlar. [Zîrâ bu, ilerleyen sahifelerde görüleceği üzere, tevhîd ehli olmanın şartlarından bir şarttır. Kur’ân ve Sünnet’in hakemliğinden başkasını aramak ve ondan râzı olmak ancak Kitâb ve Sünnet’e îmânlarında zan sâhibi olan kimselerden sudûr edebilecek küfrî amellerdendir. Neûzubillâh.] 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

“Hakkında ihtilâfa (ayrılığa) düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.” (Şûrâ: 42/10)

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün. (Nisâ: 4/59) 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, ilim, amel, ihlâs ve sabır ilkeleri üzere hareket ederler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Mü’minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir kısmının dînde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri dönüp geldiklerinde onları (emri bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münker yaparak) uyarmak için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe: 9/122)

“Asra yemin ederim ki, insân gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr: 103/1-3) 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, emri bi’l-mâruf nehyi ani’l-münker görevini güçleri yettiğince her dâim yerine getirirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allâh’a ve âhiret gününe îmân ederler. Mârufu (iyiliği) emrederler. Münkerden (kötülükten) menederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar sâlihlerdendir.” (Âli İmrân: 3/114) 

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden her kim bir münker (İslâm’a uygun olmayan şeyler) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Şâyet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle düzeltmeye çalışsın. Ona da gücü yetmezse kalbiyle onu hoş görmeyip kabullenmesin ki bu da îmânın en zayıf derecesidir.” [(SAHİH HADÎS:) Müslim (78); İbn Mâce (4013)…] 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, hem akîdede hem fıkıhta ifrat ve tefridin ortasında vasat bir şekilde hareket ederler. [Bil ki! Akîdede ve fıkıhta, ahlâkta ve yaşantıda orta yol, yani vasat olmak, altın kuraldır. İfrat ile tefrit arasında vasat olmak vardır. Bu, Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at’ı, Ehl-i İttiba ile Ehl-i Taassub’u, Ehli Zühd ile Ehl-i Dünyâ’yı… birbirinden ayıran şeydir.]  

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece, sizler insânlara birer şahit olasınız ve Rasûl de size bir şahit olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık.” (Bakara: 2/143) 

İşte bu özellikler, yetmişüç fırkaya ayrılacağı bildirilen ümmetin içinde Allâh’ın azâbından kurtulacak olan tek fırkanın bazı özellikleridir. Onlar, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve ashâbının yolunu izleyerek hak üzere olacaklar ve hakka düşmanlık edenler onlara hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi Cehennem’de olacaktır. Ashâb: ‘Kimdir onlar ya Rasûlullâh’ diye sorunca: Rasûlullâh şöyle buyurmuştur: Benim ve ashâbımın yolu üzere olanlardır’.”  [(HASEN HADÎS:) Tirmizî: (2641); Hâkim (444)…] 

“Ümmetimden bir topluluk, Allâh’ın emrini dimdik ayakta tutmağa devam edeceklerdir. Onları yardımsız bırakanlar da ve onlara muhâlefet edenlerde onlara zarar veremeyeceklerdir. Onlar, Allâh’ın emri gelinceye kadar bu halleri üzere kalmaya devam edeceklerdir.” [(SAHİH HADÎS:) Buhârî (3641); Müslim: (1037)…]

Arşın el-Kerîm olan Rabb’ine duamız odur ki, bizleri de kurtulan bu fırkaya dâhil ederek haşretsin. Allâhumme Âmin.  

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

3. Soru: Tâğut ne demektir? 

Cevâb:   

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Arabça bir kelime olan “tâğut”: “T-ğ-y” kök harflerinden türemiş olup, tekil ve çoğul, dişil ve eril olarak kullanılan bir cins isimdir. Bu kelimede aslolan onun müzekker olmasıdır. Ancak hem müzekker/eril hem de müennes/dişil için kullanılır. 

Tâğut kelimesin masdarı olan “tuğyân”: “İsyan et-mek, haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” gibi anlamlara gel-mektedir. [Bak: “T-ğ-y” Maddesi: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; Zebidî, Tâsu’l-Arus; Ragıb, Mufredat;… İbn Cevzî, Zâdu’l-Mesir: 1/231-232; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 3/281.] Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullâh, şöyle demiştir: “Tâğut, ‘fa’lût’ kalıbında olup, ‘tuğyân’dan türemiştir. Tuğyân ise: Haddi aşmaktır. Bu da zulüm ve haksızlıktır.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 28/200.] 

Tâğut kelimesinin ıstılâh (terim) mânâsı hakkında ümmetin âlimleri birçok açıklamalar yapmışlardır. Onlardan bazıları şöyledir:  

İmâm İbn Cevzî rahimehullâh, tâğut kavramının tanımına dair şöyle demiştir: “Tâğuttan neyin kastedildiği hakkında beş görüş vardır.

Birincisi: O, şeytândır. Bunu Ömer bin Hattab, İbn Abbas, Mücâhid, Şâbi, Suddi ve diğerleri demişlerdir. İkincisi: O, kâhindir. Bunu Saîd bin Cubeyr ve Ebû’l-Âlîye demişlerdir. Üçüncüsü: O, sihirbazdır. Bunu Muhammed bin Sirin demiştir. Dördüncüsü: Putlardır. Bunu Yezidi ve Zeccac demişlerdir. Beşincisi: Ehl-i Kitâb’ın azgınlarıdır. Bunu da Zeccac demiştir.” [İbn Cevzî, Zâdu’l-Mesir: 1/231-232.] 

Tabiînin büyüklerinden İmâm Mücâhid rahimehullâh’tan rivayet edildiğine göre tâğut: “İnsânların idârecisi konumunda bulunan, halkın kendisine danışıp işlerinin hükme bağlanmasını istedikleri, insân sûretindeki şeytânlardır. Tâğut (Allâh’ın kanunları dışında) kendisine başvurulan insânların efendisidir.” [Suyutî, ed-Durru’l-Mensur: 2/22.] 

İlk müfessirlerden Mukâtil bin Süleymân rahimehullâh tâğutu: “Şeytân, putlar ve Yahûdî Ka’b bin Eşref” olarak üç farklı mânâda tefsîr etmiştir. [(Şeytân:) Bakara: 2/256; Nisâ: 4/76; Maide: 5/60 (Putlar:) Nahl: 16/36; Zumer: 39/17  (Ka’b bin Eşref:) Bakara: 2/257; Nisâ: 4/51. Mukâtil bin Süleymân, el-Eşbâh ve’n-Nezir fi’l-Kur’âni’l-Kerîm: 142-143.]

İmâm Taberî rahimehullâh’a göre tâğut: “Allâh’a karşı isyânkâr olup, zorla, zorlamayla veya gönül rızâsıyla kendisine tapınılıp ma’bûd tutulan insân, şeytân, put, heykel ya da herhangi başka bir şeydir.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 5/419.]

İmâm Mâverdî rahimehullâh, bu tanımlara kötülüğü emreden nefsi de ilave etmiştir. [Mâverdî, en-Nukt ve’l-Uyûn: 1/327.]

İmâm Beğavî rahimehullâh ise tâğutu şöyle tanımlamıştır: “Tâğut: İnsânın tuğyân etmesine sebeb olan her şeydir.” [Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 1/350.]

Kadı Beydâvî rahimehullâh’a göre tâğut: “Tuğyânın zirvesine ulaşan, Allâh’a kulluğu engelleyen şeydir.” [Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl: 1/155.]

Ragıb el-İsfehânî rahimehullâh “Müfredat” da, Allâh’ın dışında tapınılan şeylerin tamamı, sapkın önderler, hayır yolundan çevirenler ve Ehl-i Kitâb’ın azgınlarının da tâğut olarak isimlendirildiğini belirtmiştir. [İsfehânî, Müfredat: 1/520-521.]

Allâme Âlûsî rahimehullâh ise tefsîrinde tâğutla ilgili bütün bu görüşlere yer verdikten sonra şöyle demiştir: “En doğrusu bütün bu sayılanlara tâğut demektir.” [Âlûsî, Ruhu’l-Meâni: 2/14.]      

İmâm Mâlik rahimehullâh’a göre tâğut: “Allâh’tan başka (kendisine) ibâdet edilen her şeydir.” [Mukâtil bin Süleymân, el-Eşbâh ve’n-Nezir fi’l-Kur’âni’l-Kerîm: 142-143.]

Leys, Ebû Ubeyd, Kisai, Vahîdî ve lügatçilerin cumhuru da bu görüştedir. [Nevevî, el-Minhâc fi Şerhi Sahîhi Müslim: 3/18.]

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh ise tâğut kavramı hakkında takdire şâyân bir tanım yaparak şöyle demiştir: “Tâğut: Kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’ nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” [İbn Kayyim,  İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.] 

Şehid Seyyid Kutub rahimehullâh, şöyle demiştir: “Tâğut, ‘tuğyân’ kökünden türemiştir. Gerçeği çiğneyen Allâh’ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin, Allâh’a inanmaktan, O’nun koyduğu kanunlara uymak gibi herhangi bağlayıcı bir kuralı yoktur. 

İlkelerini Allâh’u Teâlâ’nın kanunlarından almayan her sistem, her kurum, her düşünce, her davranış kuralı, her gelenek tâğut kapsamına girer. Buna göre ancak kim tâğutun karşısına çıkar ve sistemindeki kâfirliklerin tümünü kökünden reddederek Allâh’a inanır ve yalnızca ona boyun eğerse kurtuluşa erer.” [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 1/292.]

Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî rahimehullâh, tâğutun tarifinde şöyle demiştir: “Selefin sözlerinden özetle tâğutu şöyle tanımlayabiliriz: Kulu Allâh’a ibâdetten, dîni ve itaati yalnızca Allâh’a ve Rasûlü’ne has kılmaktan çeviren ve alıkoyan her şeydir. Bu, cinlerden olan şeytân da olabilir, insânlardan olan şeytân da olabilir. Ağaçlar, taşlar ve diğer başka şeyler de olabilir. Şüphesiz buna kanlar, mallar ve ırzlar hususunda insânların koymuş olduğu, İslâm’a ve İslâm Şerîatı’na uymayan kanunlarla hükmetme de dâhildir. Bu yolla hadlerin ikamesi, fâizin, zinânın, içkinin haram kılınması gibi Allâh’ın Şerîatı’ndan olan şeyler geçersiz kılınmış olur ve insânların koymuş oldukları bu kanunlar, kendi yaptırım güçleri ve onları uygulayanların yetkisi ile yasallaşarak korunurlar. Dolayısıyla kanunların kendisi bizzat tâğuttur, bu kanunları koyanlar ve propagandasını yapanlar tâğutturlar, gerek kasıtlı gerekse kasıtsız olarak Rasûlullâh’ın getirmiş olduğu gerçeklere uymaktan insânları alıkoymak için insân aklının icat etmiş olduğu her türlü yazılı metin ve buna benzer şeylerin tamamı tâğuttur.” [Fethu’l-Mecîd Şerhu Kitâbi’t-Tevhîd: 282 (Dipnot: 1).] 

Tâğut kavramının tanımı hakkında yaptığımız bu nakilleri daha da uzatmak mümkün olmakla beraber bu kadarı onun kimliği hakkında yeterli bilgi vermektedir. Tâğutun kimliğini tespit için bu nakilleri incelediğimizde tâğutu, Allâh’tan başkasına ibâdete çağıran şeytân, kendisine tapılan put, gaybı bildiğini iddia eden kâhin, sihir yapan sihirbaz ve Allâh’ın kanunları haricindekilerle hükmeden idâreci şeklinde sınıflandırabiliriz. Ancak tâğut, Allâh’tan başka kendisine ibâdet edilen her şey olduğuna göre, tâğutların sayısını belirli bir şekilde ifâde edemeyiz. Bunun için diyorum ki: 

Tâğut, yeryüzünde İslâm Dîni’ne yani Allâh’ın kanun ve yasalarına isyân ederek başkaldırmak sûretiyle haddi aşan ve aştıran, insândan devlete, güçten otoriteye, nefisten şeytâna, puttan kâhine kadar, canlı veya cansız, soyut veya somut her türlü şeyin ortak adıdır.

Bu mânâda tarihin her döneminde ve dünyânın her yerinde, aynı veya farklı yerlerde eşzamanlı olarak bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilen tâğut, aşırı derecede tuğyânkâr olup, insânlar üzerinde ilâhlık iddia edip, onların dünyâ hayatını düzenlemeye kalkışan her şeydir. 

Zîrâ tâğut bir kimliktir. Küfrü, zulmü, fıskı, şerri, haksızlığı, adâletsizliği, putçuluğu, azgınlığı, sapkınlığı ve -zikretmekte âciz kaldığım- tüm kötülükleri ifâde eden bir kimliktir. Bu kimlik çeşitli şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Bazen kendini Fir’avun ilan eden -antik ya da çağdaş- bir yönetici, bazen de Komünizm veya Demokrasi… adıyla azgın bir sistem ve kimi zaman da dindar kılığına girerek insânlara âlemlerin rabbi olan Allâh’tan gayrisine ibâdeti süslü gösteren bir belam…

Tâğutları redderek Allâh’a tevhîd üzere îmân edenlere müjdeler olsun.

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

4. Soru: Kur’ân-ı Kerîm’de tâğut kelimesinin geçtiği âyetler hangileridir?

Cevâb:  

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Kur’ân-ı Kerîm’de tâğut kelimesinin geçtiği sekiz âyet-i kerîme bulunmaktadır. Bu âyetler nüzûl sıraları itibariyle şöyledir: Zumer Sûresi’nin 17. âyeti, Nahl Sûresi’nin 36. âyeti, Bakara Sûre si’nin 256. ve 257. âyetleri, Nisâ Sûresi’nin 51. , 60. ve 76. âyetleri, Mâide Sûresi’nin 60. âyet-i kerîmesidir.

Mushaf sırasına göre ise bu âyet-i kerîmeler: Bakara Sûresi’nin 256. ve 257. âyetleri, Nisâ Sû-resi’nin 51.- 60. ve 76. âyetleri, Mâide Sûresi’nin 60. âyeti, Nahl Sûresi’nin 36. âyeti ve Zumer Sûresi’nin 17. âyeti olarak sıralanmaktadır.

Bu âyet-i kerîmeler, mushaf tertibi îtibarîyle mealleriyle birlikte şöyledir:

“Dinde (Ehl-i Kitâb’a ve Mecûsîlere, cizye verdikleri takdirde) zorlama yoktur. Artık hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır. O halde her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Allâh işitir ve bilir.” (Bakara: 2/256)

“Allâh, îmân edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise tâğuttur. Onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. İşte bunlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalırlar.” (Bakara: 2/257) 

“Kendilerine kitâbtan bir pay verilenleri (Yahûdîleri) görmedin mi? Onlar, tâğuta ve cibt’e îmân ediyorlar ve diğer kâfirler (Mekke müşrikleri) için: ‘Bunlar, îmân edenlerden daha doğru bir yoldadır’ diyorlar.”(Nisâ: 4/51) 

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60) 

“Îmân edenler Allâh yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytânın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytânın hilesi pek zayıftır.” (Nisâ: 4/76)

“De ki: Allâh katında, kesinleşmiş bir cezâ olarak bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allâh’ın kendisine lânet ettiği, ona karşı gazâblandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tâğuta ibâdet edenler; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.”(Mâide: 5/60) 

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allâh hidâyet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.”(Nahl: 16/36) 

“Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.”(Zumer: 39/17)

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

5. Soru: Tâğutların reddedilmesinin hükmü nedir?

Cevâb:

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Tâğutları reddetmek her mükellef için farz olup,  îmânın ilk şartının ön şartıdır. Yani Müslüman olmanın ilk şartı Allâh’a îmân etmek, Allâh’a îmân etmenin ilk şartı ise tâğutları reddetmektir. Nitekim İmâm Muhammed bin Süleymân rahimehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ sana rahmet etsin. Bil ki! Allâh’ın âdemoğluna farz kıldığı ilk şey tâğutu reddetmek ve Allâh’a îmân etmektir.” [ed-Durerus-Seniyye: 1/161.] 

Şart lügatte: “Alâmet” demektir. Istılâhta ise: “Yok olması halinde hükmünde yok olacağı, var olması halinde ise bizâtihi hükmün varlığının veya yokluğunun gerekli olmadığı şeydir.” [Bak: el-Mevsûatu’l-Fıkhiyye: 3/22.] 

Misâlen: Yapılan ibâdetlerin sahîh yani kabul olma şartlarından ilki îmândır. Bir kimsenin îmânlı olarak yapmış olduğu namaz, oruç ve cihad gibi ameller, eğer bu amelleri ifsad edici başka bir durum yok ise kabul olunur ve âhirette bunlara mukabil ecir alınır. Ancak îmân olmadan yapılacak tüm ibâdet çeşitleri sahîh olmaz. Zîrâ îmân olmadan ibâdet etmek, kişiye fayda sağlamaz. Yani yapılan ibâdetlerin geçerli olmasındaki ilk şart, îmândır. Îmânın ilk şartı ise tâğutları reddetmektir. Tâğutları reddetmeden onlardan uzak olmadan îmân asla kabul olunmaz. Îmânın kabul olması tâğutların reddedilmesi şartına bağlanmıştır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Artık hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır. O halde her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır.” (Bakara: 2/256)

Âyet-i kerîmede “Her kim tâğutu reddederek, Allâh’a îmân ederse”  buyrulmuş Allâh’a îmân için önce tâğutun reddi emredilmiştir. Yani kelime-i tevhîd’de olduğu gibi önce red, sonra isbât/kabul emredilmektedir. Kelime-i tevhîd’in “İlâh yoktur” kısmı red, “Allâh’tan başka” kısmı ise isbâttır. Âyetteki “Her kim tâğutu reddederse” kısmı red, “Allâh’a îmân ederse” kısmı ise isbâttır. Bu âyet-i kerîme bilindiği üzere Medenî (Medîne’de inmiş) olup, Kur’ân-ı Kerîm’ de tâğuttan bahseden Mekkî âyetlerde de aynı durum mevcuttur. O âyetlerde de tâğutların reddi istenmiş, bu red Allâh’a îmân ve ibâdetten önce zikredilmiştir. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.” (Zumer: 39/17)

Bu âyet-i kerîmede de “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan” kavliyle öncelikle tevhîdin red kısmının teşekkülü istenmiş, “Allâh’a içten yönelenler” buyrularak da tevhîdin isbât kısmını ortaya koyanlara müjdeler olduğu beyân edilmiştir. 

Şeyh Süleymân bin Abdullâh rahimehullâh, şöyle demiştir: “Mânâsını bilmeden, gerektirdiği tevhîdi sağlamadan, bütün şirkleri terketmeden ve tâğutu reddedip tekfîr etmeden şehâdet kelimesini söylemek icmâ ile sâhibine bir fayda sağlamaz.” [Süleymân bin Abdullâh, Teysiri’l-Azîzi’l-Hâmid: 51.] 

Şeyh Şankîtî, ise şöyle demiştir: “Tâğutu reddetmedikçe hiçbir kimsenin îmân etmiş sayılmayacağını aşağıdaki âyet çok iyi açıklamaktadır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyuruyor: ‘O halde her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır.’ (Bakara: 2/256)

Âyet-i kerîmede tâğutu inkâr etmeksizin kopmak bilmeyen sağlam bir kulba tutunmanın söz konusu olmadığı bildirilmektedir. Zîrâ böyle bir durumda kişi, kendini îmândan mahrum bırakmıştır. Çünkü ‘Sapasağlam kulb’îmânın ta kendisidir. Tâğutu inkâr etmeme hadisesi hiçbir zaman îmân ile bir arada bulunmaz. İkisinin bir arada bulunması imkânsız bir şeydir. Nedeni ise Allâh’a îmânın şartı veya rüknü tâğutu reddetmektir. Zîrâ açık olarak ‘Her kim tâğutu reddederek’ buyrulmuştur…” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 1/244-245.] 

İfade olunduğu üzere tâğutun reddedilmesi îmânın ön şartıdır ve hiçbir kimse tâğutu reddetmeden Müslüman olamaz. Tâğutun reddi kalb, dil ve tüm âzâlarla gerçekleşmelidir. 

Müslüman olmak ve de Müslüman kalmak isteyen bir kimse, kalbiyle tüm tâğutlardan nefret etmeli, onların yok olmalarını istemeli ve onlara karşı kalbinde en ufak bir sevgi dâhi bulundurmamalıdır. Bunu diliyle ifâde etmeli ve organlarıyla kalbinin ve dilinin ikrârını yalanlamamalıdır. Bu da tâğutlara düşmanlık ederek buğzetmekle, onları velî edinmemekle, onlardan hüküm istememekle, onları desteklememekle, onların savunuculuğunu yapmamakla ve onlara ibâdet etmemekle gerçekleşir. Zîrâ tâğutların reddi tecezzi (parçalara ayırma) kabul etmediğinden tâğutların reddedilmesi, onların tüm cüzlerinden ve çeşitlerinden teberri (arınıp yüzçevirmek) ile mümkün olur. 

Misâlen: Tâğuti bir sistemin kendisini, velâyetini, savunuculuğunu ve ona ibâdeti reddettiğini söyleyen bir kimse “tâğutun hâkimiyetini reddetmiyorum” diyemez. Yine tâğuti bir sistemi, hâkimiyeti dâhil tüm cüzleriyle reddettiğini ikrâr eden bir kimse, tâğuttan herhangi bir mes’ele hakkında hüküm talebinde bulunamaz. Bu ancak münâfıklığı meslek edinmiş kâfirlerden sudûr edebilecek bir harekettir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Münâfıklara Allâh’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ: 4/61) 

“Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allâh’a ve Rasûl’e (Kitâb ve Sünnet’e) çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.” (Nûr: 24/48)

“Kâfir olanlara gelince onlar uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.” (Ahkâf: 46/3) 

Mü’minlerin ise herhangi bir mes’ele hakkında içerisinde bulundukları ihtilâfın çözüm kaynağı Kur’ân ve Sünnet’tir. Onlar tâğutu tüm cüzleriyle ve çeşitleriyle reddederek Allâh Tebâreke ve Teâlâ’ya îmân ederler ve ancak Kur’ân ve Sünnet’e itaat ederler. Tamamı adâlet olan Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerine muhâkeme olmaya çağırıldıklarında “işittik ve itaat ettik” diyerek icâbet ederler. Çıkan hükümden dolayı da içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın âlemlerin Rabbine teslim olurlar. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Aralarında hüküm vermesi için Allâh’a ve Rasûl’e (Kur’ân ve Sünnet’e) çağırıldıklarında mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.” (Nûr: 24/51)

Kur’ân-ı Kerîm’de tâğutların tüm cüz ve ceşitleriyle reddedilmesine dair birçok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Misâlen: 

Tâğutlara îmân etmenin reddine dair, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine Kitâb’tan bir pay verilenleri (Yahûdîleri) görmedin mi? Onlar, tâğuta ve cibte îmân ediyorlar.” (Nisâ: 4/51) 

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik.”(Nahl: 16/36)

“O halde her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Allâh işitir ve bilir.” (Bakara: 2/256)

Tâğutların velâyetinin reddine dair, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allâh, îmân edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise tâğuttur. Onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalırlar.” (Bakara: 2/257) 

Tâğutların muhâkemesinin reddine dair, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60) 

Tâğutların savunuculuğunun reddine dair, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Îmân edenler Allâh yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytânın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytânın hilesi pek zayıftır.” (Nisâ: 4/76)

Tâğutlara ibâdet etmenin reddine dair, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allâh katında, kesinleşmiş bir cezâ olarak bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allâh’ın kendisine lânet ettiği, ona karşı gazâblandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tâğuta ibâdet edenler; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Mâide: 5/60) 

Anlaşıldığı üzere tâğutların reddi kalb, dil ve tüm âzâlarla olmadıkça, îmânın ön şartı olan tâğutların reddedilme şartı yerine gelmemektedir. Allâh’a îmân ettiğini iddia etmekle beraber, tâğutları emredildiği üzere reddetmeyenler, Allâh’a şirk koşmuş olacaklarından ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Tâğutları tüm cüz ve çeşitleriyle reddederek Allâh’a îmân edenlere müjdeler vardır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.” (Zumer: 39/17)

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

6. Soru: Hâkimiyet ne demektir ve kime aittir? 

Cevâb:       

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

“el-Hukm” kelimesi Arabçada: “İyileştirmek amacıyla menetmek, düzeltmek, karar vermek” mânâlarında masdar; “ilim, derin anlayış, siyâsi hâkimiyet, karar ve yargı” mânâlarında isim ola-rak kullanılan bir kelimedir. Fıkıh ilminde: “İslâm Dîni’nin inanç, ibâdet, muamelât ve ahlâka dair temel ilkelerini ifâde etmektedir.” Fıkıh usûlünde ise: “Mükelleflerin fiilleriyle ilgili ilâhi hitâblara hüküm” denir. 

Bu kökten gelen hâkimiyet kelimesi: “Engel olmak, men etmek” anlamına gelen bir masdardır. Buna göre: “Hâkimiyet, kendisi dışında tüm kudret ve kuvvet sâhiblerine engel ve üstün olma hâlini ifâde etmekle birlikte, hüküm verme, kanun ve nizam belirlemede de tek yetkili olma hâlini ifâde eder.” [Bak: “H-k-m” Maddesi: İsfahânî, el-Müfredat; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…] 

Hâkimiyet kelimesinin Türkçe karşılığı “egemenlik”tir. “Ege” kökünden türeyen “egemen” kelimesi: “Yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, sözünü geçiren, hükümran ve hâkim olan” anlamlarına gelmektedir. Egemen sıfatının isim hâlini oluşturan “egemenlik” ise: “Egemen olma durumu” demektir. [Bak: Büyük Türkçe Sözlük: 323; T.D.K Türkçe Sözlük: 1/34; Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü: 102.] 

Kur’ân-ı Kerîm’de hâkimiyet/egemenlik kavramı, genel olarak kevnî, uhrevî ve şer’î/kanuni olarak üç kısma ayrılır.    

Kevnî Hâkimiyet: Âlemlerin yani tüm kâinatın yaratılışı, bunlara bir düzen ve kanunun belirlenişi, bu kanunlara göre idâre edilişi ve varlıkta kalabilmek için ihtiyaç duydukları şeylerin onlara verilmesini ifâde eder. Hiç şüphesiz kevnî hâkimiyeti elinde bulunduran Allâh Azze ve Celle ’dir. O şöyle buyurmaktadır: 

“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten? Duraksamadan: ‘Allâh’ diyeceklerdir. De ki: O halde O’nun cezâsından sakınmaz mısınız?”(Yûnus: 10/31)

“De ki: ‘Bütün yeryüzü ve içinde yaşayanlar kimindir söyleyin bakalım, biliyorsanız?’ Elbette: ‘Allâh’ındır’ diyecekler. Öyleyse sende de ki: ‘Neden aklınızı başınıza almıyorsunuz?’ ‘Peki, yedi kat göğün ve yüce arşın rabbi kimdir?’ diye sor. Elbette: ‘Allâh’tır’ diyecekler. Öyleyse, de ki: ‘İnandığınız Allâh’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ De ki: ‘Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan, kendisi her şeyi koruyup gözeten, ama kendisi himâye altında olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin bakalım! Elbette ‘Allâh’tır’ diyecekler. Sen de ki: ‘Öyleyse nasıl oluyor da büyülenip (aldanıp) gerçekten uzaklaşıyorsunuz?’ Hayır, Biz onlara gerçeği getirdik; fakat buna rağmen onlar, yalanı tercih ediyorlar.” (Mü’minûn: 23/84-90)

Bu hâkimiyet türünün yalnız Allâh’a ait olduğunu dünün müşrikleri gibi günümüzün müşrikleri de kabul etmektedirler.    

Uhrevî Hâkimiyet: Bu hâkimiyet türü âhiret hayatına dair tüm yetki ve kararlara sâhib olunmasını ifâde eder. Hiçbir kimseye haksızlık yapmadan Müslüman ve kâfir, suçlu ve suçsuz ayrımı yaparak, cezâ veya mükâfata karar verenin, hükmünde ve irâdesinde eşi ve benzeri olmayanın hâkimiyetidir. Kevnî hâkimiyet gibi uhrevî hâkimiyette sâdece Allâh’a aittir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:       

“Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet ansızın gelinceye yahut da onlara kısır bir günün azâbı gelip çatıncaya dek, o Kur’ân’dan şüphe içindedirler. İşte o gün mülk Allâh’ındır. O insânların arasında hükmünü verir. Artık îmân edip sâlih ameller işlemiş olanlar, Naîm Cennetleri’ndedirler.” (Hacc: 22/55-56)

“O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allâh’a gizli kalmaz. Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sâhibliği) kimindir?’ (diye sorar). Kahhâr ve tek olan Allâh’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur, bu gün Allâh, hesâbı çarçabuk görendir.” (Gâfir: 40/16-17)

Bu hâkimiyet türünün de yalnız Allâh’a ait olduğunu dünün müşrikleri gibi günümüzün müşrikleri de kabul etmektedirler.    

Şer’î Hâkimiyet: Bu hâkimiyet türü ise kulların fiilleri hakkında yetki ve kararlara sâhib olunmasını ifâde eder. İnsânların ve cinlerin nasıl ibâdet edeceklerini, tüm hayatlarına dair neyi yapabileceklerini ve de neyi yapamayacaklarını kanun ve yasa olarak belirtme gücünde bulunanın hâkimiyetidir. 

Kevnî ve uhrevî hâkimiyet gibi şer’î hâkimiyette sâdece Allâh Azze ve Celle’ye aittir. Ancak O’nu kevnî ve uhrevî hâkimiyette birleyen geçmişin ve bu günün müşrikleri, şer’î hâkimiyette O’na şirk koşmuşlar ve de koşmaktadırlar. Hâlbuki mutlak ve sınırlandırılamaz hâkimiyet, yalnızca Allâh’ındır. Kevnî, uhrevî ve şer’î olarak hüküm vermek, sâdece Allâh’a has bir yetkidir. Başkalarının bunda hiçbir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allâh ile birlikte hüküm vermesi söz konusu değildir. O, hükmüne ve hâkimiyetine hiçbir kimseyi asla ortak etmez. Buna göre İslâm Dîni’nde tartışılamaz ve oylanamaz kâide şudur: “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allâh’a aittir.”

Kur’ân-ı Kerîm’de hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allâh Tebâreke ve Teâlâ’ya ait olduğunu açıklayan birçok âyet-i kerîme vardır. Onlardan bazıları şöyledir: 

“Mülkü/hâkimiyeti elinde bulunduran Allâh, ne yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mülk: 67/1) 

“İyi bilin ki! Yaratmak da, emretmek de (hükmetmek de yalnızca) O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir.” (Arâf: 7/54) 

“İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesâb görenlerin en çabuğudur.” (Enâm: 6/62)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, doğru haberi verir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (Enâm: 6/57) 

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.”(Yûsuf: 12/40) 

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler.”(Yûsuf: 12/67) 

“Hüküm veren Allâh’tır, O’nun hükmünü gözden geçirecek hiç kimse yoktur. O’nun hesâblaşması pek çabuktur.” (Rad: 13/41) 

“O, Allâh’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İlkte ve sonda hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas: 28/70) 

“Sen Allâh ile beraber başka (hiç) bir ilâha ibâdet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas: 28/88)

“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 18/26)

“Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide: 5/50)

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki gerçek hakem Allâh’dır. Hüküm (ondan çıkar, yine) ona (döner).”  [(SAHİH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4955); Nesâî (5387)…]

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız süre­ce, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Nebîsi’nin Sünneti’dir.” [(SAHİH HADÎS): Mâlik (1874); İbn Abdilberr (Câmiu: 1389)…]

İmâm Taberî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, yarattığı hiç bir mahlûku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsânlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilâfları çözme, insânları ve işlerini idâre etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sâdece O’nun hakkıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 15/234.] 

İmâm Beğavî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Hüküm vermek, emretmek ve yasaklamak ancak Allâh’u Teâlâ’ya ait bir haktır.” [Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 2/493.] 

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, Nisâ Sûresi’nin 59. âyet-i kerîmesine dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîmedeki: ‘Herhangi bir şey…’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır.

Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullah’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn:  1/39.] 

Şeyh Şankîtî, rubûbiyyet özelliklerine dikkat çekerek kanun ve yasa koymanın sâdece Allâh’a ait olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Allâh Azze ve Celle, hüküm verme ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğunu, bu zâtın sıfatlarının neler olduğunu birçok âyette bildirmiştir. Her akıl sâhibinin Allâh’u Teâlâ’nın bildirdiği, hüküm koyucuda bulunması gereken sıfatları düşünmesi lazımdır. 

Beşerî kanunları koyanların sıfatı, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen teşrî koyanda bulunması gereken sıfatlara uyuyor mu acaba? Eğer Kur’ân-ı Kerîm’deki sıfatlar, onların sıfatlarına uyuyorsa, o zaman onların kanunlarına tâbi olunsun! Fakat bu teşrî koyucuların sıfatları Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen teşrî koyucunun sıfatına asla ve hiçbir zaman uymamaktadır, uymayacaktır. Üstelik onların sıfatları, ya Kur’ân’da zikredilen teşrî koyucunun sıfatına nazaran çok alçak ve çok düşükse… İşte o zaman, kendisinin de teşrî koymada hakkı bulunduğunu iddia eden o sahtekâr teşrî koyuculara hadleri bildirilsin! Onlar asla rabblik makamına yükseltilmesin!

İbadette, hükmünde ve mülkünde ortak koşulmasından Allâh’u Teâlâ’yı tenzih ediyoruz. İşte! Allâh’u Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, teşrî ve hüküm koyucunun sıfatlarına dair âyetlerden bazı misâller: 

‘Hakkında ihtilâfa (ayrılığa) düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir. İşte bu, Rabbim Allâh’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum. O, göklerin ve yerin hiç yoktan var edicisidir. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi bu şekilde çoğaltmaktadır. Onun benzeri, hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur, dilediğine rızkını yayar ve daraltır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.’ (Şûrâ: 42/10-12)

Bu fecere, küfür içerikli şeytâni kanunları koyanlardan acaba hangileri, ‘bütün işler kendisine dönen’ olarak vasıflandırılabilir? Hangileri ‘O’na tevekkül edilir’ sıfatına sâhibtir? Hangileri ‘gökleri ve yeri örneksiz yaratan’, ‘insânları çiftler halinde yaratan’, ‘hayvanları çiftler halinde yaratan’ sıfatını alabilir? Hangileri ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, O işitendir, görendir’ sıfatına sâhibtir? Hangilerinde ‘göklerin ve yerin anahtarları’ vardır? Hangileri ‘dilediğine rızık yayma ve daraltma’ gücüne sâhibtir? Hangileri ‘her şeyi hakkıyla bilendir’ sıfatı ile sıfatlandırılabilir? 

Ey Müslümanlar! Kanun koyucu olanın, helâl ve haramlar belirleyici kimsenin sıfatlarını çok iyi bilmeniz ve anlamanız gerekir. Hiçbir zaman ve asla alçak, câhil, kâfir bir kişiden kanun kabul etmeyin! Böylelerine kesinlikle kanun koyma hakkı vermeyin!” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/49.] 

Yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabul etmez. Hüküm sâdece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helâl, Allâh’ın helâl kıldığı, haram, Allâh’ın haram kıldığıdır. Hak dîn, Allâh’ın koyduğu şerîattır. İhtilaflı mes’elelerde sâdece O’nun verdiği hüküm geçerlidir. Hükümden kasıt ise: Allâh’ın hüküm verdiği her mes’eledir. Teşrî koyma mes’elesi ise buna öncelikle dâhildir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/258.] 

Ve yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyan, kâfir ve fâcir kimselerden hangi-si, ‘bir olan Allâh’u Teâlâ’ olarak vasfedilebilir? Hangisi ‘O’nun dışında her şey helak olacak’ sıfa-tına sâhibtir? Hangisi ‘bütün kullar ona dönecektir’ sıfatına hâizdir? Allâh’u Teâlâ, sıfatlarının ha-lkın en alçağına verilmesinden münezzeh ve yücedir. Kanun koyma hakkının sâdece Allâh’u Teâ-lâ’nın hakkı olduğunu gösteren âyetlerden birisi de şudur: ‘İşte bunun sebebi şudur: Bir olan Allâh’a çağırıldığınız zaman inkâr ettiniz. O’na ortak koşulduğunda inanıp onayladınız. Artık hüküm, Aliyyu’l-Kebîr (olan) Allâh’ ındır.’  (Gâfir: 40/12)

Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyan, kâfir ve fâcir kimselerden hangisi, ‘en yüce semâvî Kitâb ’ta Allâh’u Teâlâ’nın Aliyyu’l-Kebîr’ sıfatıyla vasfedildiği gibi vasfedilebilir? Ey Rabbimiz! Sana lâyık olmayan, senin yüceliğine lâyık olmayan her türlü noksan sıfattan seni tenzih ederiz! 

Teşrînin yalnızca Allâh’u Teâlâ’nın hakkı olduğuna delâlet eden diğer bir âyet de şudur: ‘O, Allâh’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İlkte (dünyâda) ve sonda (âhirette) hamd O’na mahsustur. (Dünyâ ve âhiret) Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz. (Ey Muhammed) De ki: ‘Ne dersiniz? Allâh, üzerinize geceyi kıyâmete kadar sürekli kılsaydı, Allâh’tan başka hangi ilâh size bir aydınlık getirir? Hâlâ duymayacak mısınız?’ (Yine) De ki: ‘Ne dersiniz? Allâh, üzerinize gündüzü kıyâmete kadar sürekli kılsaydı, Allâh’tan başka hangi ilâh size içinde dinleneceğiniz bir gece getirebilir? Hâlâ görmeyecek misiniz?’ Allâh, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz; gündüzü de, lütfünden isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı.’ (Kasas: 28/70-73) 

Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyanların hangisi, ‘dünyâda ve âhirette hamd onundur’ sıfatıyla vasfedilebilir? Hangisi ‘büyük kudret ve azametini ve de kullarına verdiği nimetini açıklamak için gündüzü, geceye, geceyi gündüze çeviren’ sıfatına hâizdir? Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allâh’u Teâlâ’yı hükmünde, ibâdetinde, mülkünde şeriki olmasından tenzih ederim.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.] 

Şehid Seyyid Kutub rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Hüküm vermek ve buna dayanan kararını uygulamak Allâh’ın elindedir. Gerçekten haber verende sâdece O’dur. Yoluna dâvet edenle onu yalanlayanlar arasında hükmedecek olanda, yine odur. Bu hususlarda, kullarından herhangi birinin en ufak bir yetkisi yoktur… [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 2/1111.] 

Hükmeden sâdece O’dur. Tek başına hesâba çeken de O’dur. Hükmederken ağır davranmaz, cezâlandırırken de süre tanımaz… 

Müslüman’ın hayata, ölüme, ölümden sonra dirilmeye ve hesâba çekilmeye ilişkin bu düşünce biçimi, Allâh’ı birleme konusundaki tüm tereddütleri ortadan kaldırma bakımından yeterli bir garanti oluşturmaktadır. Bu çerçevede Müslüman yeryüzünde ve kullarla ilgili mes’elelerde Allâh’u Teâlâ’nın hükümranlığına tereddütsüz inanacaktır. Âhirette gerçekleşecek hesâb, cezâ ve hüküm, insânların dünyâda yaptıklarına göre olacaktır. İnsânların yaptıklarından dolayı hesâba çekilişleri de ancak Allâh’tan gelen bir şerîat çerçevesinde yürütülecektir. Çünkü şerîat onlara kıyâmet gününde hesâba çekilmelerine neden olan helâl ve haramı belirleyecek, yine dünyâ ve âhiretteki ilâhi hâkimiyeti bu esasa göre birleştirecektir.

İnsânlar yeryüzünde Allâh’ın kanunları dışında bir yasayla hükmederlerse, âhirette neye göre hesâba çekileceklerdir? Acaba yeryüzünde hükmettikleri ve hükmüne başvurdukları insânların yasalarına göre mi hesâba çekileceklerdir? Yoksa onunla hükmetmedikleri gibi hükmüne de başvurmadıkları semâvî olan ilâhi kanuna göre mi hesâba çekileceklerdir?

İnsânlar şunu iyice bilmek zorundadırlar ki, Allâh’u Teâlâ, insânları kulların yasalarına göre değil, kendi kanunlarına göre hesâba çekecektir. Eğer insânlar, ibâdet ve merâsimlerinde uyguladıkları gibi dünyâ hayatı ve işlemlerini de Allâh’ın kanunlarına uygun biçimde düzenlemezlerse, bu, Allâh’ın huzurunda hesâba çekilecekleri konuların başında gelecektir. O gün, yeryüzünde Allâh’ı ilâh edinmeyip, O’nun dışında birçok rabbler edinmelerinden ötürü hesâba çekileceklerdir. Allâh’ın ilâhlığını tanımadıkları ya da ibâdet ve merâsimler yönünden Allâh’ın yasalarını uygularken sosyal, siyasî ve ekonomik düzen bakımından, uygulama ve ilişkilerinde O’ndan başkasının yasasına uymak sûretiyle şirk koşmaktan dolayı hesâb vereceklerdir. Çünkü Allâh, kendisine şirk koşulmasını bağışlamamış, bunun dışındaki günahları, dilediği kimselere bağışlayacağını bildirmiştir.” [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 2/1123.] 

Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerifler ve ümmetin âlimlerinin sözleri, çok açık bir şekilde hüküm vermenin yani tüm mahlûkat (yaratılmış olan her şey) için karar vermenin, kanun ve yasa belirlemenin sâdece Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu beyân etmektedir. Zîrâ yaratan ve yaşatan kimse, yönetmeye de hak sâhibi olan ancak O’dur. Bu fiiller, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan es-Samed ve hiç bir benzeri bulunmayan el-Ahad olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olup, O’nun rubûbiyyet özelliklerindendir. 

Allâh Azze ve Celle, tek gerçek rabb olduğu için hükmetme yetkisine sâhib olma vasfı da sâdece ona aittir. O, yarattığı tüm mahlûkat için kanun ve yasalar koymuş ve ihtilâflarının çözüm kaynağını onlara ulaştırmıştır. O’nun mahlûkat için koyduğu kanun ve yasaları kimse değiştiremez. Güneşe, aya, yıldızlara, dağlara suya, havaya, kısacası yarattığı tüm şeylere kanun ve nizam koymuştur. Kimse bu kanunları sorgulayamaz ve de tahrif edemez. Kimse güneşi batıdan doğdurup doğudan batıramadığı gibi O’nun ihtilâfların çözüm kaynağı olarak indirdiği Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerini de değiştiremez. Onların yerine kendi fânî ve âciz aklından kanun ve yasalar koyamaz. Bunları toplumlara dayatamaz. Zîrâ tüm bunlar, rubûbiyyet özelliklerinden olup, Allâh’a aittir. Allâh’ı rubûbiyyette ve ulûhiyyette yani tevhîd de birlemek ise O’nun elem dolu sonsuz azâbından kurtulmanın tek çaresidir.     

Tek bir hücreyi dâhi yaratıp, mutlak egemenliği altına alamayan insânoğlunun, Allâh’ın hâkimiyetine göz dikerek Kur’ ân ve Sünnet’e mukabil olmak üzere kanun ve yasalar koymağa kalkışması kendisini yaratan ve yaşatan Allâh’a karşı işleyebileceği en büyük küfürlerden bir tanesidir. İşte bu, Allâh’u Teâlâ’ya karşı başkaldırarak savaş açmak demektir.  

Rubûbiyyet tevhîdinin rükünlerinden olan hâkimiyette, dünün câhiliyyesinde Allâh’ın gönderdiği kanunları bir kenara bırakarak kendileri kanunlar uyduran Fir’avunlar, Sezarlar, Kisralar, Nemrutlar ve Ebû Cehiller, Allâh’a karşı savaş açmışlardı. Hâkimiyette kendilerini Allâh’a ortak koşmuşlardı. Zamanımızdaysa onların yerini beşerî sistemlerin başkanları, bakanları ve meclis üyeleri alarak hâkimiyeti Allâh’a değil de, kendilerine hasrederek selefleri olan azılı kâfirlerin yapmadığı zulümleri yapmaktadırlar. Ey Kahhar olan Allâh’ım! Onlara karşı bize yardım ihsan buyur.    

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

7. Soru: Hâkimiyeti Allâh Azze ve Celle’den başkasına vermenin hükmü nedir? 

Cevâb:       

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Hâkimiyeti yani hüküm koyma ve hükmetme yetkisini Allâh Subhanehu ve Teâlâ’dan başkasına vermek O’na rubûbiyyet ve ulûhiyyet tevhîdinde şirk koşmak demektir. O’ndan başkasını rabb ve ilâh tanımaktır. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.”(Tevbe: 9/31) 

Âyet-i kerîmede Allâh’tan başkasını rabb kabul eden bu kimselerin, haham ve râhiblerini hüküm koymada, haram ve helâl (yasak ve serbest) belirlemede yetkili gördüklerinden dolayı, onları kendilerine rabb edindikleri beyân olunmuştur. Zîrâ kanun ve yasa belirlemede tek yetkili olma, rabb olanın en önemli sıfatlarındandır. Adiy bin Hâtim radıyallâhu anh, anlatıyor:  

“(Bu âyeti okuyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e:) ‘Bizler onlara (Ahbar ve Ruhbanlara) ibâdet ediyor değiliz’ dediğimde Rasûlullâh: ‘Allâh’ın helâl kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz? Yine onlar, Allâh’ın haram kıldığını helâl sayınca, siz de helâl saymıyor musunuz?’ buyurdu. Bende: ‘Evet’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘İşte bu, onlara ibâdettir’.” [(HASEN HADÎS:) Tirmizî (3095); Taberânî, (Mu’cemu’l-Kebîr: 17/92)…] 

Abdullâh İbn Mübarek rahimehullâh, fesâd ehli hakkında şu mısraları söylemiştir: “Kim ifsad etmiştir dîni krallardan, Su-i hahamlardan ve ruhbânlardan başka?” [İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm: 1/637; Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 2/340; Kurtubî, el-İstiskar: 1/195.] 

Hadîs-i şeriften açık olarak anlaşılacağı üzere, Allâh’ın hükümleriyle hükmetmeyecek olan kimselerin hayata ve ihtilâflara dair hüküm vermelerini kabul etmek ve de onlardan hayata ve ihtilâflara dair hüküm taleb etmek onlara ibâdet etmek demektir. Zîrâ hükmü Allâh’tan taleb etmek ulûhiyyet tevhîdidir; yani Allâh’ı ibâdette birlemektir. Bu istenilen ve beraberinde rubûbiyyet tevhîdini de gerektiren; tüm nebîlerin dâvetinin ilk esasıdır.  

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullâh, Ebû’l-Behteri’ den bu âyet hakkında, şöyle rivâyet etmiştir: “Onlar dîn adamlarına namaz kılmadılar. Şâyet dîn adamları onlara rükû ve secde etme şeklinde kendilerine ibâdet etmelerini emretseydi Ehl-i Kitâb dîn adamlarına bu noktada itaat etmezlerdi. Ancak Allâh’u Teâlâ’nın haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını da haram tanımaları hususunda kendilerine itaat edilmesini emretmişlerdi. Onlarda bu emre itaat ettiler. İşte onların dîn adamlarını rabb edinmeleri bu şekilde olmuştur.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/76.] 

Şeyh Şankîtî ise şöyle demiştir: “Adiy bin Hâtim, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Onlar Allâh’ ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler…’ (Tevbe: 9/31) âyetinin mânâsını sordu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘O kimseler Allâh’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve râhiblerine itaat edince onları rabb edinmiş oldular’ şeklinde açıkladı. Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyuruyor: ‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’ (Nisâ: 4/60)” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Anlaşılacağı üzere Allâh’ın dışındakilere hükmetme sıfatı vermek rububiyyette, rubûbiyyet sıfatı verilen bu kimselere itaat etmek ve onların yasalarına göre hareket etmek ise ulûhiyyet tevhîdinde yani ibâdet tevhîdinde Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya şirk koşmak demek olup, O’ndan başka ilâh kabul etmektir.  Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz, kendilerine hidâyet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytân kışkırtmış ve onları uzun emellere düşürmüştür. Bunun (dînden geri dönüşün) sebebi şudur: Çünkü gerçekten onlar, Allâh’ın indirdiğini çirkin görenlere dediler ki: ‘Size bazı işlerde itaat edeceğiz.’ Oysa Allâh, sakladıkları şeyleri (sır olarak konuştuklarını) biliyor.” (Muhammed: 47/25-26)

Şeyh Şankîtî şöyle demiştir: “Âdemoğullarının en şereflisi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelen şerîatı bırakıp başka kanunlara itaat edenin itaati, İslâm Milleti’nden/Dînin-den çıkarıcı bir küfürdür.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/40.] 

Allâh’u Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler (şerîat kıldılar/kanun olarak belirlediler)?” (Şûrâ: 42/21) 

Bu âyet-i kerîmede de bildirildiği üzere: Allâh’ın izin vermediği şeyleri yani yasakladıklarını serbest, serbest bıraktığı şeyleri yasaklayan kimselere, bu yetkiyi vermek, onları rabb kabul etmek demektir. Bu ise rubûbiyyet tevhîdinde Allâh’ a şirk koşmaktır. Onlara bu teşrîlerinde itaat etmek ve anlaşmazlıkların çözümü için onlara başvurarak çıkan hükümlere göre hareket etmek onları ilâh kabul etmektir. Bu ise ulûhiyyet tevhîdinde Allâh’a şirk koşmaktır. 

Şimdi nasıl olurda tevhîd iddiasıyla birlikte, Allâh’ın dışındaki bir merciden hüküm istenebilir ve o mercinin lânetli hükümlerine tâbi olunarak ihtilâflar çözümlenebilir? Hak ortadadır, onun dışında ise sapıklıktan başka bir şey yoktur.  

Şeyh Şankîtî şöyle demiştir: “Şeytânın dostları vâsıtası ile koydurduğu, İslâm Şerîatı’na/ kanunlarına muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

8. Soru: Tâğutlara muhâkeme olmanın hükmü nedir?

Cevâb:       

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Tâğutlara muhâkeme olmak, tâğutları reddetmeyip onlara hâkimiyet hakkı vererek onlara ibâdet etmek demek olup, kişiyi İslâm Milleti’nden/Dîni’nden çıkaran bir küfürdür. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: 

“Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.” (Şûrâ: 42/10)

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün.” (Nisâ: 4/59)

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60)

“Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ: 4/65)

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nefsim, elinde olan Allâh’a yemin ederim ki; arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça hiç biriniz îmân etmiş olmaz.” [(SAHİH HADÎS:) İbn Ebi Âsım (Sünne: 15); İbn Batta (İbane: 210)…]

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, Muhammed-i Şerîat’a tâbi olmayanların ve ihtilâfların çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim ve de her neye tâbi olurlarsa olsunlar, onların küfrü hakkında Müslümanların icmâ ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.] 

Görüldüğü üzere Kitâb, Sünnet ve icmâ, tâğutlara muhakeme olmanın kişiyi dînden çıkaran büyük küfür olduğunu açık bir şekilde beyân etmektedir. 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

9. Soru: Hüküm istemek ibâdet midir, ibâdetse bunun delîlleri nelerdir? 

Cevâb:       

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Bu sorunun cevâbına ibâdet kavramını açıklayarak başlayalım. 

“İbadet” kelimesi “a-b-d” kökünden masdardır. “İtaat etmek, boyun eğmek, tapmak, kulluk etmek” gibi anlamlara gelmektedir. [Bak: “A-b-d” Maddesi: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Firûzâbâ-dî, el-Kâmûsu’l-Muhît; Zebidî, Tâcu’l-Arûs; Tehânevî, Keşşâf; Ragıb, Mufredat…] 

Buna göre yalnız Allâh’a boyun eğerek itaat etmek, tezellül ederek Allâh’ı ta’zim etmek, korku ve saygı ile O’ndan hayâ ederek, O’nu severek, sevabını umarak, azâbından korkarak O’nun kanun ve yasalarına tâbi olmak, bu kanun ve yasalara itaat ederek teslim olmak ve hayatın her alanına dair Allâh’ın koyduğu kanunlara göre yaşamak ve ihtilâflarda bunlara başvurarak çözümü bunlarda aramak, Allâh’a ibâdet etmek demektir. Başka bir ifâdeyle O’nu, ibâdette yani ulûhiyyet tevhîdinde birlemektir. 

Allâh’ın dışındaki bir mercii kanun koyucu ve nizam belirleyici olarak kabul ederek bu mercinin kanun ve yasalarını ve de belirlediği yaşam şekillerini benimsemek, bunlara itaat etmek ve ihtilâfların çözümü için bunlara başvurmak, bu mercie ibâdet etmektir. Nitekim şöyle denmiştir: “Allâh’a hükmünde şirk koşmak, tıpkı ibâdette şirk koşmak gibidir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/48.] 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 9/31) 

Âyet-i kerîmenin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler (ilâhlar) edindiler…” cümlesiyle, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına kanun belirleme hakkı yani yasak ve serbest etme yetkisi verenlerin, bu yetkiyi onlara verdiklerinde onları rabb kabul ettikleri beyân edilmektedir. 

“Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur” cümlesi ise Allâh’tan başka hüküm istenilen ve hükümlerine tâbi olunan bu mercilere ibâdet edildiğini ifâde etmektedir. Zîrâ bu kimseler, Allâh’tan başkasından hüküm istemekle veya hükümlerini kabul etmekle onlara ibâdet etmiş olmasalardı, âyet-i kerîmede “Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” buyrulmazdı. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu âyet-i kerîmeye yönelik yaptığı tefsîr de bunu açık bir şekilde ifâde etmektedir. 

Adiy bin Hâtim radıyallâhu anh, bu âyet-i kerîmeyi okuyan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Bizler onlara ibâdet ediyor değiliz” dediğinde Rasûlullâh ona şöyle demişti: 

“Allâh’ın helâl kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz? Yine onlar Allâh’ın haram kıldığını helâl sayınca, siz de helâl saymıyor musunuz?” Adiy bin Hâtim: “Evet” dediğinde ise Rasûlullâh şöyle buyurmuştur: “İşte bu, onlara ibâdettir.” [(HASEN HADÎS:) Tirmizî (3095); Taberâni, (Mu’cemu’l-Kebîr: 17/92)…] 

Hadis-i şerif sarih olarak şuna delâlet etmektedir: Allâh’ın kanunlarından başka şeylerle hükmeden bir merciye -İslâm’a muhalif olan hükümlerinde- itaat etmek, ona ibâdet ederek onu ilâh edinmektir. Bu ise Allâh’a ulûhiyyet tevhîdinde şirk koşmaktır. 

Kur’ân ve Sünnet’in bu beyânından sonra, “hüküm istemek ibâdet değildir” demek, nasıl mümkün olabilir? Bu iki kaynağın ibâdet olarak belirlediği herhangi bir amel, nasıl Allâh’ tan başkası için yapılabilir? Bunu yapanlar, nasıl Müslüman kalabilirler? Subhanallâh! Allâh’ım senin şaşırttığını doğru yola ilecetek yoktur. Bizi sırat-ı mustakim üzere kıl. 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Süddi şöyle der: Onlar, insânları (Allâh’a karşı) nasihatçi kabul ettiler. Allâh’ın Kitâbı’nı ise terk edip arkalarına attılar. Bu sebeble Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh ’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar.’

O, bir şeyi haram kıldığında o haramdır, onun helâl kıldığı helâldir. Koyduğu şerîata/kanun-lara tâbi olunur. Hükmettiği şey, uygulanarak yerine getirilir. ‘O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.’ Ortaklardan, benzerlerden, yardımcılardan, çocuklardan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O’ndan başka ilâh, O’nun dışında rabb yoktur.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 4/119.] 

İmâm Beğavî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Onlar Allâh’a karşı gelerek dîn adamlarının helâl gördüklerini helâl, haram gördüklerini haram kabul ederek, onlara itaat ettiler. İşte böylece onları rabb edindiler.” [Beğavî Meâlimu’t-Tenzîl: 3/339.] 

İmâm Kurtubî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Bu buyruk ile ilgili Mean’il-Kur’ân’a dair eser yazanlar derler ki: Onlar âlimlerine ve râhiblerine her hususta itaat ettiklerinden dolayı onları rabbler konumuna çıkardılar.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 8/120.] 

Fahruddîn er-Râzî rahimehullâh, âyetin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler” cümlesi hakkında şöyle demiştir: “Müfessirlerin çoğu şöyle demişlerdir: ‘Bu âyette yer alan ‘rabbler’ den maksad, onların âlim ve ruhbanlarının âlemin ilâhları olduklarına inanmaları mânâsında değildir. Bundan maksad: Onların ahbar ve ruhbanlarına, her türlü emir ve yasaklarında itaat etmeleridir…

Rebi, şöyle demiştir: Ben, Ebû’l-Âliye’ye: ‘İsrailoğulları arasındaki o rabb edinme nasıl olmuş?’ dediğimde, o şöyle dedi: ‘Hıristiyan ve Yahûdîler çoğu kez, Allâh’ın Kitâbında, âlimlerinin ve ruhbanlarının sözlerine muhâlif sözler görüyorlardı, ama buna rağmen onların sözlerini alıyor ve Allâh’ın Kitâbı’ndaki hükmü kabul etmiyorlardı’.”

Âyet-i kerîmenin “O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir”cümlesi hakkında ise şöyle demiştir: “Bu ifâdenin mânâsı açıktır. Bu hususu Tevrat ve İncil gibi diğer ilâhi kitâblar da ortaya koymaktadır. Sonra Allâh’u Teâlâ ‘O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir’ buyurmuştur. Bu, ‘Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı emir vermede, mükellefiyet yüklemede, secde edilmede ve ibâdet olunmada, sonsuz saygının ve yüceltmenin kendisine aitliği hususunda herhangi bir ortağı olmaktan, tenzih ve takdis ederiz’ demektir.” [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 16/ 31.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh şöyle demiştir: “Her kim haramı helâl, helâli de haram kılma konusunda Kitâb ve Sünnete sırt çevirir, bu konuda Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına itaat ederse, bu şekilde Allâh’u Teâlâ’nın kendilerine izin vermediği konularda onlara uyarsa, onları rabb ve ilâh edinerek Allâh’a ortak kılmış olur. Bu da Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği tevhîd dînine aykırı, tevhîd kelimesinin içeriğine zıttır. Çünkü ilâh: ‘Kendisine ibâdet edilerek kulluk edilen’ anlamındadır. Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat ve kulluk etmek ise şirktir, kendisine itaat ve kulluk edilen varlıkları Allâh’tan başka rabbler edinmek demektir.

Görüldüğü gibi, yasama konusunda Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat edilmesi, Allâh’u Teâlâ’dan başkasına ibâdet olarak kabul edilmiş, kendilerine itaat edilen kimselerin de rabb edinilmiş olacağı açıklanmıştır. Ne acıdır ki, bu ümmet içerisinde de böyleleri vardır. Bu en büyük şirk olup, tevhîdle çelişmektedir ve ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesinin içeriğine terstir.

Bu âyet (yani Tevbe Sûresi’nin 31. âyeti) bize, şehâdet kelimesinin, Allâh’u Teâlâ’dan başkalarını rabb edinme gibi bir eğilimi tümüyle reddetmeyi gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesi, şirki red ve bunun zıttı olan tevhîdi kabul etmek anlamını taşımaktadır.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 106.] 

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.”(Yûsuf: 12/40) 

Âyette hükmün yani hâkimiyetin sâdece Allâh’a ait olduğu zikredildikten sonra “O, kendisin-den başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” cümlesiyle ibâdetten bahsedilerek hâkimiyette Allâh’ı tevhîd etmeyenlerin Allâh’tan başkasına ibâdet etmiş oldukları beyân olunmaktadır. 

Nitekim Şehid Seyyid Kutub rahimehullâh, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle demiştir: “Âyette bunu ifâde için kullanılan ‘a-b-d’ fiilinin lügat anlamı: İtaat etmek, boyun eğmek, onurunu yenip alçakgönüllü olmaktır… Başlangıçta bu fiilin, İslâm Dîni’ndeki ıstılâh anlamı dînin gereklerini yerine getirmeyi içermiyordu. Sâdece, lügat anlamıyla alınması söz konusuydu… Zîrâ bu âyet ilk indiği sırada, dînin gerekleri tümüyle henüz bildirilmediğinden, söz konusu fiilin o anda ıstılâhî anlamını içerebilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla bu fiille ifâde edilmek istenen, o an için lügat anlamındaki kapsamıdır ki, bu, aynı zamanda, ıstılâhî anlamda da aynen yer alacaktır. Bununla anlatılmak istenen şudur: Gerek kulluk noktasında, gerek yasalar ve ahlâki davranışlar noktasında, sâdece Allâh’a itaat etmek, sâdece O’na boyun eğmek, sâdece O’nun buyruklarını benimsemektir. Dolayısıyla kulluğun gerçek göstergesi, tüm bu konularda sâdece Allâh’a boyun eğmektir. Zîrâ Allâh, yaratıklarından herhangi bir kimseye değil, sâdece kendisine kulluk edilmesini istemiştir.” [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 4/1991.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh şöyle demiştir: “İnsânların Allâh’u Teâlâ’dan başka taptıkları tüm şeyler onların rabbi ve ma’bûdudur. Allâh’u Teâlâ’ya ve yasalarına rağmen, kendisine her itaat olunan varlık puttur, tâğuttur. Her kim, Allâh’ın şerîat olarak indirdiğinin ve Rasûlü’nün gösterdiğinin dışında bir kimseye mutlak olarak itaat eder ve tâbi olursa, o, itaat eden ve tâbi olan kişinin rabbi ve ma’bûdu olmuş olur. [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 106.] 

Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.  

Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlünün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir.

Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]          

Görüldüğü üzere hüküm istemek, Kitâb ve Sünnet’in nassları ve de Ehl-i Sünnet âlimlerinin beyânı ile ibâdettir. İbâdet edilmeye layık tek gerçek ma’bud ise Allâh Azze ve Celle’ dir. O’nun dışındakilere ibâdet edenler hiç şüphesiz Allâh’a şirk koşan müşrik kimselerdir. Maalesef ki bugün insânların çoğunluğu, Kitâb ve Sünnet’in hakemliğini terk ederek hükmü beşerî sistemlerin lânetli kanunlarında aramakta ve Allâh’a değil de onlara itaat ederek ibâdet etmektedirler.    

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, şöyle demiştir: “İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” [İbn Kayyim,  İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.] 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

10. Soru: Tâğutlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran küfür olduğuna dair delîller nelerdir?

Cevâb:      

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Ümmet-i Muhammed’in hak üzere devam edip, kıyâmete kadar kaybolmayacak tâifesi olan Ehl-i Sünnet, Allâh’ın indirdiklerini bir kenara bırakarak beşerî olan küfür kanunlarını çıkaranların, bunları uygulayanların, bunları benimseyenlerin ve bu kanunlara itaat edenlerin kâfir olduklarında ihtilâf etmemiştir. Nitekim İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine câhiliyyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalâlet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dînlerin karışımı ve beşerî görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi (insân aklının ürünü olan) İslâm dışı hükümlere yönelenin imânını kabul etmiyor. Yes’ak, Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitâbtır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslâm’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitâbı anayasa kitâbı olarak görmeye devam ettiler. Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ni bir kenara atarak bu kitâbtaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her mes’elede yalnız Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır. [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/119.]  

Şeyh Şankîtî ise şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabul etmez. Hüküm sâdece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helâl, Allâh’ın helâl kıldığı, haram, Allâh’ın haram kıldığıdır. Hak dîn, Allâh’ın koyduğu şerîattır. İhtilaflı mes’elelerde sâdece O’nun verdiği hüküm geçerlidir. Hükümden kasıt ise, Allâh’ın hüküm verdiği her mes’eledir. Teşrî koyma mes’elesi ise buna öncelikle dâhildir… [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/258.] 

Âdemoğullarının en şereflisi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelen şerîatı bırakıp başka kanunlara itaat edenin itaati, İslâm Milletinden/Dîni’nden çıkarıcı bir küfürdür.” [Şankî-tî, Edvâu’l-Beyân: 3/40.] 

Aynı şekilde küfür kanunlarına muhâkeme olmak hatta bunu istemek dâhi ümmetin icmâsıyla kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran bir küfürdür. İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, Muhammed-i Şerîat’a tâbi olmayanların ve ihtilâfların çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim ve de her neye tâbi olurlarsa olsunlar onların küfrü hakkında Müslümanların icmâ ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur. Zîrâ Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen (şüphesiz bir şekilde) bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?’ (Mâide: 5/50)

‘Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.’ (Nisâ: 4/65)” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.] 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh’ın bu sözleri iyi fıkhedilmelidir. O, Muhammed-i Şerîat’ı terk ederek semâvî yani Allâh’ın indirdiği fakat neshettiği bir şerîata muhâkeme olanların kâfir olduğunu söylerken, semâvî olmayan yani beşerîn âciz aklından ortaya koyduğu lânetli kanunlara muhâkeme olmanın diğerinden daha büyük bir küfür olduğunu ve bunu yapanın küfründe ümmetin icmâ ettiğini söylemektedir. İbn Kesîr rahimehullâh bunu söylerken tarihin en büyük zâlimlerden biri olan Cengiz Han’ın koyduğu Yes’ak adlı kanunları misâl göstermiştir. Bu gün ise bu kanunların yerini Demokrasinin kanunları almıştır. Ve Allâh’ın indirdiği dîne tam bir düşmanlık içerisinde hareket etmektedir. Allâh düşmanı olan kâfirlerin uydurarak mazlum halklara dayattığı Demokrasi dînini, onun kanunlarını ve de yaşam şekillerini reddetmek îmânın en temel ilkesidir.

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh’ın tefsîrini ihtisar eden Şeyh Ahmed Şâkir, Allâh’ın kanunlarına dayanmayan insân aklının ürünü olan bâtıl dînlerin ifsad ediciliğine değindikten sonra şöyle demiştir: “Bu dînin kâideleri İslâm diyarının çoğunda hâkim oldu. Artık insânlar bu yeni dîne muhâkeme oluyor. Bil ki! Bu kanunların hepsi, ister şerîata uygun olsun ister uygun olmasın, bâtıldır ve bu kanunlara muhâkeme olmak, İslâm Şerîatı’ndan çıkmaktır. Bu kanunların içindeki İslâm Şerîatı’na uygun hükümler, İslâm kanunlarına tâbi olunarak, Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü’nün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tevâfuken İslâm Şerîatı’nın hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu kanunların hepsi, ister İslâm Şerîatı’na/kanunlarına muhâlif olsun ister muhâlif olmasın, sapıklıktır. Bu kanunlar, kendisine uyanı cehenneme sevkeder. Hiçbir Müslüma-n’ın bu kanunlara boyun eğmesi ve onlardan râzı olması asla câiz değildir.” [Ahmed Şâkir, Umdetu’t-Tefâsir: 3/314-315.] 

Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî rahimehullâh, ise şöyle demiştir: “Yes’ak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise: Kan, ırz ve mallar hakkında Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlü’ nün Sünneti’nde hükümler açıkken, kişinin batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhâkeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kâfirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun Müslüman olarak isimlendirilmesi, İslâm’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” [Fethu’l-Mecîd: 396 (Dipnot: 1).] 

Bu sebeble Ehl-i Sünnet, tâğutların lânetli kanunlarından medet bekleyerek onlara muhâkeme olmanın kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran büyük küfür olduğunu asırlardır gerek kavlî (söz ile) gerek kitâbî (kitâbları ile) gerek seyfî (silâhlarını kullanarak) olarak ortaya koymuşlardır. Onlar, bu hükmü, Allâh’u Teâlâ’nın birçok âyet-i kerîmesine dayandırmışlardır. Onlardan bazıları şöyledir: 

“Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 9/31) 

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Yûsuf: 12/40) 

Bu âyet-i kerîmelerin tefsîrine dair, ümmetin imâmlarının kavilleri daha önce geçtiğinden, tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak âyet-i kerîmelerin konumuzla alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca toparlayacak olursak: 

1- Tevbe Sûresi’ndeki âyet-i kerîmenin “Onlar, Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler” cümlesi, Allâh’u Teâlâ’dan başka bir mercie helâl ve haram yani serbest ve yasak belirleme, hükmetme ve kanun çıkarma hakkı verenlerin, bu hakkı tanıdıkları mercii, rabb kabul ettiklerine delâlet etmektedir. Bu ise, Allâh’a rububiyyette şirk koşmak demektir. Zîrâ âyette “O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir” buyrulmaktadır.

2- Aynı âyet-i kerîmenin “Oysa onlar, tek ve bir olan ilâha, Allâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar” cümlesi, hüküm istemenin ibâdet olduğuna ve hükmü istenilen mercie, hükmünü istemekle ibâdet edildiğine delâlet etmektedir. 

Tek gerçek ilâh, Allâh Azze ve Celle olduğuna göre, hüküm Allâh’tan istenir ve ancak O’na ibâdet edilir. O’ndan başkasından hüküm istemek ise, O’na ibâdette yani ulûhiyyette şirk koşmaktır. Zîrâ âyette “O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir” buyrulmaktadır.

3- Yûsuf Sûresi’ndeki âyet-i kerîmenin “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir” cümlesi, hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allâh’a ait olduğuna delâlet etmektedir. 

Allâh’ın rubûbiyyet sıfatlarından olan hükmetme, aynı hamd olunma gibi sâdece O’na aittir. Hamdetmede Allâh’ı tevhîd eden, fakat hüküm istemede tevhîd etmeyen bir kimse, İslâm ile bağını koparıp atmıştır. Zîrâ âyette “İşte en doğru dîn budur. Fakat insânların çoğu bilmezler” buyrulmaktadır.

4- Aynı âyet-i kerîmenin “O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” cümlesi, hüküm istemenin ibâdet oluğuna delâlet etmektedir. Zîrâ hüküm istemek ibâdet olmasaydı, daha önce “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir” buyurulmazdı. 

Bu sebeble hüküm istemek, namaz kılmak, dua etmek, kurban kesmek, adak adamak ve yardım istemek gibi bir ibâdettir. Ve nasıl Allâh’tan başkası için namaz kılan, kurban kesen, adak adayan, O’ndan başkasına dua eden ve O’ndan başkasından -sâdece O’nun gücü yeteceği konularda- yardım isteyen bir kimseye, müşrik hükmü veriliyorsa, aynı şekilde hüküm isteme ibâdetini de ondan başkasına yapanlara müşrik hükmü verilir.

5- Aynı âyet-i kerîmenin “İşte en doğru dîn budur. Fakat insânların çoğu bilmezler” cüm-lesi, özellikle hâkimiyet noktasında insânların dosdoğru olan İslâm Dîni’nden uzaklaştığına ve bunu da idrak edemeyecek bir hale geldiklerine delâlet etmektedir. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ve sizden olan (Müslüman) ulu’l-emre (yani idâreci ve âlimlere) de (Allâh’a ve Rasûlü’ne isyânı emretmedikleri sürece) itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ: 4/59)

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, âyet-i kerîmeye dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîmedeki ‘Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır.

Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullah’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/39.] 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Seleften birçokları: ‘Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne’ demişlerdir. Bu da dînin usûl ve füruunda tartışılan her şeyin Kitâb ve Sünnet’e götürülmesine dair emirdir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmuştur: ‘Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.’ (Şûrâ: 42/10) Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten (sapıklıktan) başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani: ‘Dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz’ demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki: Kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.] 

Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allâh’a ve Rasûlü’ne arzetmeleri gerekmektedir. Bu âyette ‘Eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘Herhangi bir şeyde’ifâdesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra Allâh’a ve âhiret gününe îmânın hâsıl olabilmesi için, ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allâh’a ve Rasûlü’ne götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir: ‘Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.’ Allâh’u Teâlâ’nın hayırlı olarak isimlendirdiği her şey mutlak sûrette hayırlıdır. Ve kendisinde kesinlikle bir şer yoktur. Bundan dolayıdır ki, âyette belirtildiği üzere bütün anlaşmazlıkların Allâh’a ve Rasûlü’ne arz edilmesi, hem dünyâda hem de âhirette sonuç bakımından hem daha hayırlı, hem de daha güzeldir. Anlaşmazlık halinde mes’elenin Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına arzedilmesi ise bir şer olup, gerek dünyâda gerekse âhirette sonuç îtibarîyle de en kötü olandır.

Münâfıkların ‘Biz sâdece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik’ (Nisâ: 4/62) ya da ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ (Bakara: 2/11) sözleri ise, anlaşmazlık halinde, mes’elenin çözümünün Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne arz edilmesinin dünya da ve âhirette hayır olduğu gerçeğinin tam tersinedir.

Her türlü anlaşmazlık halinde Allâh ve Rasûlü’ne müracaat edilmesinin dünyâda ve âhirette hayır getireceği gerçeği, heva ve heveslerinden kanun çıkaranların, insânların bu kanunlara muhtaç olması, hatta bu kanunlarla muhâkeme olmanın zarûrî olması yönündeki iddialarının tam aksinedir. Onların bu iddiaları, sırf Rasûlullâh’ın getirdiği şeylere karşı kötü zan beslemeleri sebebiyledir. Onların bu şekildeki iddialarının gereği, Allâh’u Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün açıklamalarının noksan olduğu, anlaşmazlık halinde Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerinin yetersiz kaldığı, Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine muhâkeme olmanın dünyâda ve âhirette kötü sonuçlar doğuracağını gerekli kılmaktadır.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 7-8.]

Bu âyet-i kerîmenin konumuzla alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca toparlayacak olursak: 

1- Âyet-i kerîmenin “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz” cümlesi, İbn Kayyim ve Muhammed bin İbrâhim’in de belirttiği üzere, tüm mes’eleleri içine almaktadır. Zîrâ âyet-i kerîmede “şey” kelimesi nekira (belirsiz yani elif-lam’sız) gelmiştir ki, Arabçada şart cümlesindeki nekira ifâdesi, umum anlamındadır. Îtikâd, ibâdet, mülkiyet, cinâyet, kan dâvaları, hadler, dîn ve dünyâ işlerinin hepsinde ortaya çıkan ihtilâfların tümünü kapsamaktadır. Kısacası büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilâfı içine almaktadır. Zîrâ aksi de düşünülemez. Allâh hâkimlerin hâkimi olup, kendi mülkünde hiçbir kimseyi hükmedici/şerîat vaaz edici kılmamıştır.  

2- Âyet-i kerîmenin “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten î-mân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün” şart cümlesi, ihtilâfların çözümü için, Kur’ân ve Sünnet’e başvurmanın, Allâh’a ve ahirete îmân etme şartlarına dahîl olduğuna delâlet etmektedir. 

Bilinmelidir ki, herhangi bir şey, Kur’ân ve Sünnet’te îmânın şartlarına yahut rükünlerine dâhil edildikten sonra, onu, zamanların veya mekânların, cisimlerin veya sûretlerin değişmesi, şart yahut rükün olmaktan çıkarmadığı gibi gereğini de düşüremez. Binaenaleyh bu şartı, Dâru’l-İslâm’da kabul ederek, Dâru’l-Harb’de görmezden gelen ya da zarûret adı altında(!) tâğutlardan hüküm istemeyi câiz gören bir kimsenin ne durumda olduğu düşünüldüğünde, bu kimsenin küfrî bid’atlar ihdâs eden kimselerden olduğu açık olarak anlaşılır. [Dâru’l-İslâm: İslâm kanunlarının geçerli olup, uygulandığı yerlerdir. Dâru’l-Harb ise: İslâm kanunlarının geçerli olmadığı ve uygulanmadığı yerlerdir.] 

3- Âyet-i kerîmenin “Allâh’a ve âhirete gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlüne götürün” cümlesi, İbn Kesîr’in de belirttiği üzere, ihtilâfların çözümü için Kur’ân ve Sünnet ’e başvurmayanların Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmediklerine delâlet etmektedir. Kur’ân ve Sünnet’te îmânın sahîh olması için şart olarak belirlenen herhangi bir şeyi, yerine getirmeyen-lerin, îmân iddiaları ancak onların zannından ibârettir.    

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Sana indirilene ve senden önce indirilene ger-çekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapık-lıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60)

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh, şöyle demiştir: “Tâğut; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil, tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’ nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün…

Kim Rasûl’ün getirdiğinin dışında bir hüküm verir veya bu hükme muhâkeme olursa işte o, tâğutu hakem tayin etmiş ve tâğuta muhâkeme olmuştur.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]

Allâme Şevkânî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Burada Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilene yani, Kur’ân-ı Kerîm’e ve daha önce gönderilen nebîlere indirilen kitâblara îmân ettiğini iddia eden o kimselerin haline karşı bir şaşırma ve hayret vardır. Onlar bu iddialarını temelden bozan ve ibtâl eden bir şeyle gelmektedirler ki, o da tâğutun hükmünü istemeleridir. Hâlbuki Rasûlullâh’a indirilende ve daha önce indirilenlerde onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” [Şevkânî, Fethu’l-Kadîr: 1/557.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahimehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’ nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.  

Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sün-neti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir.

Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur…

Her kim insânları Allâh ve Rasûlü’nden başkasına muhâkeme olmaya çağırır ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini terk etmeye ve bundan vazgeçmeye dâvet ederse, itaat konusunda Allâh’a şirk koşmuş, Rasûlullâh’ın Allâh’tan getirdiği şeye muhalefet etmiş olur. Oysa Allâh bize bunları reddetmeyi emretmiştir…

Kim Allâh ve Rasûlü’nün emrettiği şeye muhâlefet eder, insânlara Allâh’ın indirdiğinin ve Allâh ve Rasûlü’nün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu taleb eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslâm ipini, ahdini boynundan çıkarıp atmıştır. Hatta kendisinin Müslüman olduğunu ileri sürse, mü’min olduğunu iddia etse de durum böyledir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, böyle bir şey peşinde olanları red ve inkâr etmekte, onların ‘bizde inanıyoruz’ iddialarını kabul etmeyip yalanlamaktadır. Çünkü âyette yer alan zu’m kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Zîrâ Arabçadaki ‘zannediyorlar’ fiili, çoğunlukla içinde yalanın yer aldığı kuru dâva iddiayı ifâde eder. Çünkü buradaki kişiler, iddia ettikleri şeye aykırı amelde bulunmaktadırlar.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]          

Şeyh Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allâh’u Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hükümlerden başka bir hükme gitmek isteyen münâfıkların îmânını yok saymıştır. Âyette geçen ‘zannediyorlar’ kelimesi onların îmân iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü îmân iddiası ile birlikte Rasûlullâh’ın getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum, birbirinin tam tersidir. Allâh’u Teâlâ’nın ‘Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı’ kavlini bir düşün! Burada beşerî kanunları ortaya atanların Allâh’u Teâlâ ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allâh’u Teâlâ’nın isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan istenilen ibâdet ettikleri tâğutların kanunlarına başvurmak değil, bilakis tâğutu tanımamaları ve onu inkâr etmeleridir. ‘Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azâb indirdik.’ (Bakara: 2/59) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, daha sonra ‘Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’buyurmaktadır. Ayetin bu kısmı beşerî kanunlarla muhâkeme olmanın ne derece büyük bir sapıklık olduğuna ne güzel işâret etmektedir. Fakat beşerî kanunlarla hükmedenler ya da bu kanunlara muhâkeme olanlar, âyette böyle bir fiilin, şeytânın irâdesi olduğu apaçık bir şekilde belirtilmesine rağmen bu yaptıkları eylemlerini doğru bir iş olarak görmektedirler. 

Beşerî kanunları ortaya atanların, koydukları bu kanunlarda insânlığın menfaati ve şeytândan uzaklaşma olduğuna dâir düşünceleri gerçeği yansıtmamaktadır. Aslında onların iddialarına göre insânlığın menfaati şeytânın isteklerinde olmuş oluyor. Hâlbuki Rahmân’ın bizlerden istedikleri ve Rasûlullâh’ ın kendisiyle gönderildiği esaslar bu vasıftan ve bu durumdan ne kadar da uzaktırlar.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 24 vd.] 

Şeyh Şankîtî, âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’ın şerîatının dışındaki bir şerîata muhâkeme olmak tâğuta muhâkeme olmak demektir… [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.] Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Bu âyet-i kerîmenin konumuzla alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca toparlayacak olursak: 

1- Âyet-i kerîmenin “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar” cümlesi, tâğuta muhâkeme olmak isteyen kimselerin, îmânlarının geçerli olmadığına delâlet etmektedir. Zîrâ âyette “Îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun?” buyrulmuştur. Âyette yer alan “zu’m” kelimesi onların îmânsızlıklarını gösterir. Çünkü bu fiil, Şeyh Abdurrahmân bin Hasen ve Muhammed bin İbrâhim’in de söyledikleri üzere, içinde yalanın yer aldığı boş bir iddiayı ifâde eder. Nitekim Tercumânu’l-Kur’ân İbn Abbas radıyallâhu anh, şöyle demiştir: “zu’m kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıldığı bütün yerlerde ‘yalan’ anlamına gelir.” [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 20/357.] 

2- Âyet-i kerîmenin “Tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar” cümlesi, İmâm İbn Kayyim, Şeyh Abdurrahmân bin Hasen ve Şeyh Şankîtî’nin de söylediği üzere, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan kanunlara muhâkeme olan bir kimsenin, tâğuta muhâkeme olduğuna delâlet etmektedir. Tâğuta muhâkeme olmanın hükmü ise, küfrün ta kendisidir. Çünkü onu, -tüm cüz ve çeşitleriyle- reddetmek, Allâh’a îmân etmenin ön şartıdır. Bu şart yerine gelmedikçe, hiçbir kimse sahîh bir şekilde îmân etmiş olmaz.          

3- Âyet-i kerîmenin “Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor” cümlesi tâğutu reddetme emrinin daha önce de bildirildiğine; tâğutu reddetmenin, onun hükmünü de reddetmeyi kapsadığına ve tâğuttan hüküm istemenin, onu reddetmemek olduğuna delâlet etmektedir. Ve ayrıca, tâğutu reddetmeyenlerin şeytânın fitnesiyle, fıtratlarını bozarak cehennem yoluna saptıklarına delâlet etmektedir.  

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ: 4/65) 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, bu âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ kendi kerîm, mukaddes zâtına yeminle ifâde ediyor ki: Bütün işlerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilmedikçe hiç kimse gerçekten îmân etmiş olamaz. Onun verdiği hüküm gizli ve açık her zaman bağlanılması vâcib olan hak ve gerçektir. Bunun içindir ki, Allâh’u Teâlâ, ‘Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar’ buyurmaktadır. Yani, seni hakem tayin ettiklerinde, içlerinden sana itaat ederler. İçlerinden senin verdiğin hükme karşı herhangi bir sıkıntı duymazlar. İç ve dışlarıyla bu hükme uyarlar. Bir karşı koyma, bir müdâfaa ve münâkaşa olmaksızın bütünüyle bu hükme teslim olurlar.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 2/306.] 

İmâm İbn Kayyim rahimehullâh ise bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usûlde, füruda, şer’î hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilâflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân, ancak bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rızâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mü’min olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyim, et-Tıbyan fi Aksâmi’l-Kur’ân: 430.] 

Şeyh Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh, bu âyet-i kerîmeyi zikrettikten sonra şöyle demiş-tir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ, nefiy edatlarının tekrarıyla ve yemin ederek, aralarında çıkan tartışmalı durumlarda Rasûlullâh’ı hakem tayin etmedikleri sürece kişilerin îmân sâhibi olamayacaklarını üstüne basa basa vurgulamıştır. Yine Allâh’u Teâlâ, sâdece Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmeyi yeterli görmemiş, buna ilaveten kişilerin nefislerinde en ufak bir darlık ve sıkıntı olmaması gerektiğini de eklemiştir. 

‘İçlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın’ Âyetteki ‘el-Harac’ kelimesi: Darlık/sıkıntı demektir. Yani, nefislerin endişe ve ızdıraptan kurtularak, genişlik içinde olması gerekmektedir. Allâh’u Teâlâ buna ilaveten sâdece bu iki şartı da yeterli görmemiş, üçüncü bir şart olarak da Rasûlullâh’ın verdiği hükme karşı tam bir teslimiyet şartını ilave etmiştir. 

İşte bu Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmüne teslimiyetin tamamlanmasıdır. Zîrâ bu şekilde kişi nefsi isteklerinden tamamen uzaklaşmış ve hak olan hükme tam bir teslimiyet göstermiş olur. Bunun için teslimiyet şartı müekked bir masdarla te’kid edilmiştir. Açık bir şekilde görülmektedir ki, burada gelişi güzel bir teslimiyetle de yetinilmemiş, bilakis mutlak bir teslimiyet istenmiştir. Yine aynı şekilde burada ‘Aralarında çıkan çekişmeli işlerde’ ifâdesindeki genellemeyi düşün! Usûlcülere ve diğer dil âlimlerine göre ism-i mevsul sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifâde eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” [Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 8 vd.] 

Bu âyet-i kerîmenin konumuzla alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca toparlayacak olursak: 

1- Âyet-i kerîmenin “Hayır! Senin Rabbine andolsun ki, onlar, îmân etmiş olmazlar…” cümlesi, ihtilâflarda sâdece Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanan kanunlara muhâkeme olmanın îmânın şartlarına dâhil olup, aksinin ise küfür olduğuna delâlet etmektedir. 

Zîrâ İbn Kesîr ve İbn Kayyim’ın da ifâde ettikleri üzere Allâh’u Teâlâ’nın, âyet-i kerîmede “Hayır” ve “Îmân etmiş olmazlar” nefy (olumsuzluk) edatlarını tekrar ederek “Rabbine yemin olsun ki” diye kendi mukaddes nefsine yemin etmesi, ihtilâf halinde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiklerini hakem yapmayanların îmânlarının olmadığını kesin bir dille vurgulamak içindir. 

“Hayır” anlamında olan lâ’nın yeminden önce gelmesi, onların îmânlarını yok saymaya ve onun oldukça güçlü bir nefy olduğunu açıklamak içindir. Ve yine kasemden yani yeminden sonra nefy edatı(olan lâ)’nın tekrar zikredilmesi, onların îmânlarının olmadığını tekrarlamak ve mânâyı daha da kuvvetlendirmek içindir. Yani bu, o kimseler: “Kesinlikle ve kesinlikle îmân etmiş olamazlar…” demektir. 

2- Âyet-i kerîmenin “Aralarında çıkan çekişmeli işlerde” cümlesi, İbn Kesîr, İbn Kayyim ve Şeyh Muhammed bin İbrâhim’in de söylediği üzere büyük ve küçük, önemli ve önemsiz tüm ihti-lâfları kapsadığına delâlet etmektedir. Böylelikle tüm ihtilâfların çözümü için Allâh ve Rasûlü’nün hükmüne başvurmak, îmânın şartlarındandır. 

3- Âyet-i kerîmenin “Seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar” cümlesi, İbn Kesîr, İbn Kayyim ve Muhammed bin İbrâhim’in de ifâde ettikleri üzere, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e yani onun getirdiği Kur’ân ve Sünnet’e muhâkeme olmanın, verilen hükümden dolayı kalbte hiçbir sıkıntı duymamanın ve verilen hükme tam bir teslimiyetle teslim olmanın îmânın şartlarından olduğuna delâlet etmektedir. 

Allâh’u Teâlâ, bu üç şart gerçekleşmedikçe, îmân ettiğini iddia edenlerin, bu iddiasını kabul etmeyeceğini sarih olarak beyân etmiştir. Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahimehullâh, şöyle demiştir: “Müslüman olmanın zımnında, yalnızca Allâh’a teslim olmak vardır. (İslâm Dîni sâdece Allâh’a teslim olmayı içerir.) Hem Allâh’a hem de O’ndan bir başkasına teslim olan kimse müşriktir. O’na (ve hükümlerine) teslim olmayan kimse ise O’na ibâdet hususunda tekebbür göstermiş (kibirlenip ibâdet etmekten yüz çevirmiş)tir. O’na şirk koşan ve ibâdeti hususunda tekebbür gösteren kimse kâfirdir. Yalnızca O’na teslim olmak, yalnızca O’na ibâdet ve itaat etmeyi de içinde barındırır.  

İşte Allâh’ın başka bir dîni kabul etmediği İslâm Dîni budur. Teslim olup Müslüman olma, Allâh’ın emrettiği her şeyi emrettiği zaman zarfında (diliminde emrettiği şeklide) yapmak sûretiyle itaat etmekle gerçekleşir.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 3/91.] 

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide: 5/50) 

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine câhiliyyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalâlet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dînlerin karışımı ve beşerî görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi (insân aklının ürünü olan) İslâm dışı hükümlere yönelenin imânını kabul etmiyor. Yes’ak, Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitâbtır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslâm’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitâbı anayasa kitâbı olarak görmeye devam ettiler. Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ni bir kenara atarak bu kitâbtaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her mes’elede yalnız Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır. [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/119.]  

Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.] 

Şeyh Şankîtî ise âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Adiy bin Hâtim, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allâh’u Teâlâ’nın ‘Onlar Allâh’ı bırakıp haham ve râhiblerini rabbler edindiler…’ (Tevbe: 9/31) âyetinin mânâsını sordu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ‘O kimseler Allâh’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve râhiblerine itaat edince onları rabb edinmiş oldular’ şeklinde açıkladı. Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Bu âyet-i kerîmenin konumuzla alâkalı delâlet ettiği hükümleri kısaca toparlayacak olursak: 

1- Âyet-i kerîmenin “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar?” cümlesi, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan hükümlerin tamamının câhiliyye hükümleri olduğuna delâlet etmektedir. Câhiliyye hükümlerini uygulayan sistemler ise, bilindiği üzere tâğuti sistemlerdir.

2- Âyet-i kerîmenin “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar?” cümlesi, Kur’ân ve Sünnet’ten kaynaklanmayan hükümlere muhâkeme olmayı isteyenlerin, câhiliyye hükümlerini istediklerine delâlet etmektedir. 

3- Âyet-i kerîmenin “Yakînen bilen bir kavim için Allâh’ tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” cümlesi, Allâh’ın hükümleri dışındaki hükümlerin güzel olmadığına, zulüm ve haksızlık olduğuna, hakîkaten îmân edenlerin O’nun hükümleri dışındaki hükümleri çirkin ve lânetli görerek kabul etmeyeceğine, onları istemeyeceğine delâlet etmektedir.  

4- “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” Âyet-i kerîmesi, İbn Kesîr ve Şeyh Şankîtî’nin de söylediği üzere, Allâh’ın hükümlerini terk ederek başka şeylerle hükmedenlerin ve de onlardan hüküm isteyenlerin, câhiliyye ehlinden olduğuna delâlet etmektedir. Zîrâ Allâh Azze ve Celle’nin kanunları haricindeki şeylerle hükmetmek ve Allâh’ın kanunları haricindeki şeylerle hükmedenlerden hüküm taleb etmek, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya hükümde şirk koşmak demektir. Oysa Allâh’u Teâlâ, hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmeyeceği hakkında şöyle buyurmaktadır: “O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 18/26) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde açık olarak kendi hükmüne kimseyi karıştırmayacağını, ortak kılmayacağını beyân etmektedir. Ve bu beyân hem kevnî hem de şer’î hükümler hakkında geçerlidir. Zîrâ O, her şeyin mâliki olarak dilediğini dilediği şekilde yapan ve kulları için en güzel kanun ve yasaları nebîleri vâsıtası ile kullarına ulaştırandır. O, hükmünde kimseyi kendine ortak kılmadığı gibi îmân edenlerde O’ndan başkasından hüküm alarak kimseyi âlemlerin rabbi olan Allâh’a ortak edemezler. Demokrasi gibi beşerî sistemlerin lânetli kanunlarına tâbi olamazlar. Nitekim Şeyh Şankîtî, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın hükmünde ortak koşmak, tıpkı ibâdette ortak koşmak gibidir. Yedi kıraatten/okuyuştan biri olan İbn Âmir okuyuşuna göre bu âyet: ‘Hükümde şirk koşma!’ şeklinde okunmuştur. [Şankîtî, Ed-vâu’l-Beyân: 7/48.] 

Gerek kaderle ve gerekse kâinatla ilgili hükümlerde hükmün tamamı Allâh’a aittir ve bu, rubûbiyyetin özelliklerindendir… Bu sebeble kim, Allâh’u Teâlâ’dan başkasının teşrîsine (kanununa) boyun eğerse, teşrîde boyun eğdiği kişiyi rabb edinmiş ve onu Allâh’u Teâlâ’ya ortak koşmuş olur…[Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/53.] 

Kur’ân-ı Kerîm’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytânın dostları vâsıtası ile koydurduğu, İslâm Şerîatı’na muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Tâğutlardan hüküm istemenin kişiyi İslâm Dîninden çıkaran küfür olduğunun delîlleri ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu delîller hakkındaki açıklamalarını daha da uzatmak mümkün olmakla beraber, anlayacak olanlar için bu kadarı yeterlidir. Hakka intisab edenlere müjdeler olsun. 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

1. Bölüm: 1 ila 10. Sorular      2. Bölüm: 10 ila 20. Sorular     3. Bölüm: 20 ila 30. Sorular

pdf-2
 
 

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *