«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Tâğûta Muhâkeme Olmayı İstiyorlar (20-30. Sorular)

Tâğûta Muhâkeme Olmayı İstiyorlar (20-30. Sorular)

21. Soru: Himâye talebi Dâru’l-Harb’te tâğutlara muhâkeme olmanın cevazına delîl olabilir mi?

Cevâb: 

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Bu sorunun tafsilâtı şöyledir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Taif dönüşünde Mutim bin Adiyy’in himâyesinde Mekke’ye girebilmek için müşriklerin yazılı olmasa da yürürlükte olan bir kanununu ya da örfünü kullandı. Bizde tâğutların bize tanımış olduğu hakları veya kanunları kullanabilir miyiz? Bu kullanabileceğimiz kanunların içinde onların mahkemelerine başvurarak, onlara muhâkeme olup, hüküm istemek de var mıdır?” 

Daha önce de geçtiği üzere kanunlar idârî ve şer’î olarak iki kısma ayrılır. Bunun tafsilâtı hakkında Şeyh Şankîtî, şöyle demiştir: “Göklerin ve yerin yaratıcısını inkâr anlamına gelen ve gelmeyen kanunları birbirinden ayırmak gerekir. Kanunlar idârî ve şer’î kanunlar olarak iki kısma ayrılır: İdârî kanundan maksad: İnsânların durumlarını Kur’ân ve Sünnet’e muhâlif olmayacak şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insânlar tarafından konulması câizdir. Sahâbeler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da bunu yapmışlardır. Ömer bin Hattab radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında olmayan bunun gibi idârî birçok kanunlar koymuştur. Misâl olarak: Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kab bin Mâlik ve onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir. Ayrıca Ömer bin Hattab Saffan bin Umeyye’nin evini hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ebû Bekir radıyallâhu anh zamanında  hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm’ a zıt olmayan ve insânların hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şerîata muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak da bunlardandır. 

Fakat mirasta erkek ve kızın eşit tutulması, tek hanımla yetinme, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, recim cezâsını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezâsını değiştirmek ve bunun gibi şerîatta bulunan cezâları ortadan kaldırmak ve bu cezâlar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allâh’ın koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allâh’u Teâlâ insânların maslahatını en iyi bilendir. Teşrî konusunda Allâh’u Teâlâ ortaktan münezzehtir. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler?’ (Şûrâ: 42/21)

‘De ki: ‘Allâh’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram bir kısmını helâl kıldığınızı görmüyor musunuz?’ De ki: ‘Size Allâh mı izin verdi. Yoksa Allâh’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?’  (Yûnus: 10/59)

‘Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye bu haram, bu helâl demeyin. Zîrâ Allâh’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allâh’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz kurtuluşa erişemezler.’  (Nahl: 16/116) [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/260.] 

Açıklandığı üzere İslâm’a zıt olmayan kanunları kullanmak başkadır, İslâm’a zıt ve îmân esasları ile çelişen kanunlara tâbi olmak başkadır. Misâl olarak, içerisinde yaşadığımız coğrafyada tâğut, hayatın birçok alanına kanunlar koymuştur. Bu kanunlarda evde biriken çöpün çöp tenekesine atılması, alınan bir ekmek için dâhi fiş alınması, yolda giderken trafik kural ve kâideleri, çalışma saatleri ve benzerleri bulunmaktadır. Bu kanunlara uyularak hareket edilmesinde Müslüman’ı îmâni yönden tehlikeye sokacak bir durum yoktur. Yani uyulan kanun hakkında İslâm’ın yasaklayıcılığı yoksa bu kanuna uymak -misâlen trafikte kırmızı ışıkta durmak- kişiye îmâni olarak zarar vermez. Aynı şekilde İslâm’ın emrettiği veya yasakladığı bir şeyi tâğut İslâm’a uygun olarak kanunlaştırdığında bunun ile amel eden bir Müslüman, bunu tâğut kanunlaştırdı diye değil, İslâm’da var olduğu için yapar. Bu sebeble tâğuta değil de Allâh’a itaat yani ibâdet etmiş olur. Diğer yandan tağuti seçimlerde oy kullanmak veya tağutlara askerlik için yaşı gelen erkeğin askere alınması gibi İslâm’a muhalif kanunlara tâbi olmak, kişiyi îmân dairesinden çıkaran bir tutumdur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” (Enâm: 6/121)

İmâm İbn Kesîr rahimehullâh, şöyle demiştir: “Yani Allâh’ ın emrinden ve şerîatından başkasının dediğine saparsanız başkasını O’nun önüne geçirirseniz işte bu şirktir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/295.] 

“Ey îmân edenler! Kâfir olanlara itaat ederseniz, sizi gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrâna uğrayanlardan olursunuz.”(Âli İmrân: 3/149) 

Şeyh Şankîtî, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu âyet, yaratıcı olan Allâh’u Teâlâ tarafından gökten inen bir hükümdür. Bu hüküm şöyledir: Rahmân’ın kanunlarına ve şerîatına muhâlif şeytânın hükümlerine tâbi olan kişi, Allâh’a eş koşmuş ve müşrik olmuştur.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/54.] 

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler (şerîat kıldılar/kanun olarak belirlediler)?” (Şûrâ: 42/21)

Şeyh Muhammed bin İbrâhim rahimehullâh şöyle demiştir: “Bilinmelidir ki beşerî kanunlarla amel edenler, kabul etseler de yüz çevirseler de Allâh’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler câhiliyyenin hükümleridir. Bununla birlikte beşerî kanunlarla amel edenlerin durumu bizden önce yaşamış câhiliyye ehlinin durumundan çok daha kötü, sözleri onlardan daha asılsızdır. Çünkü câhiliyye ehlinin bu konuda kendi içlerinde bir çelişkileri ve tezatları yoktu. Ancak bugün beşerî kanunlarla amel edenler çok büyük bir çelişki içindedirler. Zîrâ onlar bir taraftan Rasûlullâh’ın getirdiklerine îmân ettiklerini iddia ediyorlar diğer taraftan da bu iddialarına muhalif hareket ediyorlar. Onlar bu halleri ile îmân ve küfür arasında bir yol tutmak istiyorlar. Bu gibi kimseler için Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Bu ikisinin (îmânla küfrün) arasında bir yol tutmak istiyorlar. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alcaltıcı bir azâb hazırlamışızdır.’ (Nisâ: 4/150-151)” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 32 vd.] 

Maalesef ki bu konuda ifrat ve tefrit ehli olanlar bulunmaktadır. Bu iki tâifeye kısaca değinirsek: 

Birinci tâife ifrat ehlidir. Bunlar kanunları idârî ve şer’î olarak ayırmayan ve hepsinin küfrü gerekli kılıcı olduğuna îtikâd edenlerdir. Onlar, bu inançları ile neredeyse yeryüzündeki tüm tevhîd ehlini tekfîr etmektedirler. Zîrâ -Rabbim kurtarsın- tâğuti sistemlerde yukarıda ifâde edildiği üzere çöpü çöp tenekesine atmak dâhi kanuna bağlanmış, dışarıya atanlar için ise cezâ belirlenmiştir. Bu bakış açısıyla çöpü çöp tenekesine atanlar, alışverişlerinde fiş alanlar, trafikte kırmızı ışıkta duranlar, bindiği dolmuşta şoförler odasının tayin ettiği ücreti belirlendiği şekilde ödeyenler ve de meşhur görüşleriyle kimlik taşıyanlar îmân dairesinden çıkmışlardır.

İkinci tâife ise tefrit ehli olanlardır. Bunlar da kanunları idârî ve şer’î olarak ikiye ayırmazlar. Ancak onların ifrada kaçanlardan farkı, kanunları idârî ve şer’î ayrımı yapmadan bunlara uymanın Müslümanları îmân dairesinden çıkarmayacağı görüşüdür. Bunlara göre Müslümanlar, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde hakkını savunamayan, kanı ve malı için endişe duyan yani mustazaf bir konumdadırlar. Bu sebeble Müslüman bir kimsenin kayda değer veya değmeyen bir malı çalındığında veya gasp edildiğinde onu kurtarmak için Allâh’ın hükümlerini hiçe sayan, ilâhlığını iddia etmiş tâğutlara başvurup, içerisinde bulunduğu ihtilâfın çözülmesini istemesi câizdir.    

İfrat ehli içerisinde bulundukları bu görüş sebebiyle -Rabbim bilir- bir gün aynada kendilerini tekfîr ederler, zîrâ etraflarında tekfîr edecek kimseleri kalmayacaktır. Bu daraltanların kaçınılmaz sonudur. Tefrit ehli olanlar ise, küfür olan ve olmayan kanunları birbirinden ayırmadıkları için akîdede verdikleri tâvizler hasebiyle, zamanla hiçbir tevhîdi öğeleri kalmayacak olanlardır. Bu da genişletenlerin kaçınılmaz sonudur. Rabbim ümmete -dâvetiyle icâbetiyle- sahîh akîdeyi nasip etsin.

Bundan sonra: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Taif dönüşünde Mekke’ye girmek için kullandığı himâye hakkı veya kanunu idârî midir, yoksa şer’î midir? İslâm’da bunun yeri var mıdır? Sorularının cevâblanması gerekir ki, bunu kendisine delîl alarak, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde tâğutlardan hüküm istenebileceğine kanaât belirten bir kimsenin içerisinde bulunduğu durum belli olsun. 

Himâye veya nusra talebi, adına ne denirse densin, bunun İslâm’daki karşılığı “eman”dır. Eman en kısa tarifle: “Güvence vermektir.” Bunun şartları yani kimlerin vereceği ve kimlere verilebileceği ilgili kitâblarda geçmektedir… [Bak: “E-m-n” Maddesi: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Firûzâbâdî, el-Kâmû-su’l-Muhît; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…]  

Şimdi nasıl olurda aslı İslâm’da olan ve Allâh’ın kanunlarına muhalif olmayan bir uygula-mayı, İslâm’a muhalif,  akîdeyi ve fıkhı yerinden oynatacak kanunlarla bir tutabiliriz? Nasıl olurda îmânı bozan küfrî bir kanunu, İslâm’da yeri olan bir uygulamayı tâğutun kanunlaştırmasına kıyas ederek, küfür olan bir şeyi küfür olmayan bir şeye kıyas edebiliriz? Rabbim farukî bir akıl versin.  

İslâm’da var olan eman hakkını bugün birçok devlet, vize adı altında uygulamakta ve ülkesine giren yabancıları korumaktadır. Bu kanunu kullanarak seyahat eden bir Müslüman için bunun -İslâm’a ters getirileri olmadığı sürece- îmâni yönden bir sakıncası yoktur. 

Ancak İslâm Dîni, hakkı kaybolan ve herhangi bir sebebten ötürü ihtilâf içinde olan kimselere, reddetmekle emrolunduğu tâğuta müracaat ederek muhâkeme olma, ondan hüküm isteme serbestliği tanımamıştır. Zîrâ tâğutu reddetmek îmânın şartıdır. Hüküm verme hakkını Allâh’a has kılmak ve hükmü ondan taleb etmek ise tevhîddir. Allâh’a îmân edipte hükmü Allâh’ın dışındakilerde aramak, kişiyi İslâm Milleti’nden çıkaran şirk-i kebir’dir. Aksini iddia eden bir kimsenin, bizim yaptığımız üzere Kitâb’tan ve Sünnet’ten konu hakkında delîl olabilecek nassları(!) getirmesi gerekir. “De ki eğer doğru söylüyorsanız delîllerinizi getirin.” (Bakara: 2/111) 

Sonuç olarak Ehl-i Sünnet, kanunları, ifâde olunduğu üzere ikiye ayırır, İslâm’ın kabul etmediği kanunlar kimden ve de nereden gelirse gelsin, reddederler. Îmânın ve sahîh fıkhın gereği olarak Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ne yapışır, bu ikisinin önüne hiçbir kimseyi veya hiçbir şeyi geçirmezler. Onlar için Kitâb ve Sünnet üzere oldukları sürece azlık veya çokluk önemli değildir. Zîrâ mühim olan Allâh’ın îmân olarak ifâde ettiklerini kabul ederek bunları zedeleyecek bir hal üzere olmamaktır. Onlar, tâğutun reddini onun tüm cüzlerine varıncaya kadar gerçekleştirerek tevhîdi isbât ederler.   

Şeyh Şankîtî, konumuzla alâkalı olarak yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın ‘O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez’ (Kehf: 18/26) âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki: Allâh’ın kanunları dışındaki kanun koyanlara tâbi olanlar Allâh’u Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır. Nitekim bu mefhumu açıklayan birçok âyet vardır. Misâl olarak şeytâna ve kendi hevalarına göre kanun koyarak, haram olan ölü hayvan etini ‘Allâh öldürmüştür’ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Üzerine Allâh’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fâsıklıktır. Bir de şeytânlar kendi dostlarına sizinle mücâdele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Eğer onlara (müşriklere) itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.’ (Enâm: 6/121) 

Bu âyette Allâh’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara itaat etmenin şirk olduğu sarih yani apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk Allâh’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir. Ve aşağıdaki âyetlerde geçen ‘Şeytâna ibâdet etmeyin’ sözünden maksad da budur. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Ey Âdemoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytâna değil, yalnız bana ibâdet edin,  dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?’ (Yasin: 60-61) 

‘Ey babacığım! Şeytâna ibâdet etme. Çünkü şeytân Rahmân’a isyân etmiştir.’ (Meryem: 19/44) ‘Onlar Allâh’ı bırakarak dişilere (Lat, Uzza, Menat gibi dişi saydıkları putlarına) ibâdet ediyorlar. Hâlbuki onlar ancak azgın bir şeytâna ibâdet ediyorlar.’ (Nisâ: 4/117) 

Bu âyetlerde geçen ‘Şeytâna ibâdet’ten maksad: Kur’ân ve Sünnet’e zıt olan kanunlara tâbi olarak şeytâna ibâdet edilmesidir. Bu yüzden Allâh’u Teâlâ haramları süsleyenlere itaat edenlerin onların ortakları olduklarını şöyle belirtiyor:‘Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dînlerini karmakarışık kılmak için. Eğer Allâh dileseydi bunu yapmazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.’(Enâm: 6/137) 

‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’(Nisâ: 4/60) 

Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki: Şeytânın dostları vâsıtası ile koydurduğu, İslâm Şerîatı’na muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.] 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

22. Soru: Tâğutlardan kalben istemeden hüküm taleb etmek câiz midir?

Cevâb:      

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

İrade yani bir şeyi istemek ve arzulamak, kalbin amelidir. Kalbin amellerinin göstergesi ise uzuvların ortaya koydukları fiillerle belli olur. İslâm’da esas olan kalbin durumuna göre değil, kişinin zâhirine göre hükmetmektir. Bu üzerinde icmâ edilmiş bir kâidedir.

Nitekim Usame radıyallâhu anh, bir baskın esnasında, yakalandıktan sonra canını kurtarmak için “lâ ilâhe illallâh” diyen birini öldürdürdüğünü Rasûlullâh sallâhu aleyhi ve sellem’e söylediğinde, Rasûlullâh sallâhu aleyhi ve sellem Usame radıyallâhu anh’ı kınamış ve defalarca: “O’nun kalbini mi yarıp baktın?”  buyurmuştu. [(SAHİH HADÎS:) Müslim (158); Ebû Dâvûd (2643)…]

Buna binâen İmâm Nevevî  rahimehullâh, şöyle demiştir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ‘O’nun kalbini mi yarıp baktın?’ sözünde, fıkıh ve usûlde, hükümlerin zâhire göre verileceğine ve gizli olan şeylerin Allâh’u Teâlâ’ya havâle edileceğine dair bilinen kâide hakkında delîl bulunmaktadır.” [Nevevî , el-Minhâc fî Şerhi Sahîhi Müslim: 2/107.]

İmam İbn Hacer  rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Dünyâ hükümlerinin zâhire göre verileceği hususunda âlimlerin hepsi icmâ etmişlerdir.” [İbn Hacer , Fethu’l-Bâri: 12/273.]

Ömer bin Hattab  radıyallâhu anh bir hutbesinde şunları söylemiştir: “Ey insânlar! Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in aramızda bulunduğu ve vahyin inmeye devam ettiği zamanlarda Allâh’u Teâlâ sizin hâlinizi bildiriyordu. Böylece biz de sizleri tanımış oluyorduk. Ancak bugün Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem vefat etti ve vahiy de kesildi. Bu yüzden sizi söylediklerinizle ve yaptıklarınızla tanıyoruz. İçinizden kim açıkça hayır ve iyilikler yaparsa onu iyi birisi olarak tanır ve severiz. Kimin de kötülükler yaptığını görürsek onu da kötü olarak tanır ve kendisine buğzederiz. Biz ancak zâhire göre hüküm veririz. İç âleminiz ise sizinle Rabb’iniz arasındadır…” [Câhız, el-Beyân: 3/138; Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe: 3/186.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen  rahimehullâh şöyle demiştir: “Dünyâdaki hüküm ve ilişkilerin belirlenmesindeki davranış şekli, görünürdeki duruma göre belirlenir.” [Abdurrahmân bin Hasen , Fethu’l-Mecîd: 113.] 

Bu sebeble geçerli bir ikrah gibi şer’î esaslarla müstesna kılınmış bir hal olmadığı sürece, kalbin durumunun kişilere dair hüküm verirken bir önemi yoktur. Bu -ifâde olunduğu üzere- ilim ehli tarafından üzerinde icmâ edilmiş bir konudur. Öyleyse tâğuttan hüküm taleb eden bir kimse, bunu istemediğini iddia etse dâhi tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Zîrâ: “Allâh’ın Şerîatı’nın dışındaki bir şerîata muhâkeme olmak, tâğuta muhâkeme olmaktır.”

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye  rahimehullâh şöyle demiştir: “Allâh’ın Kitâb’ı dışında hüküm ve-ren ve kendisine muhâkeme olunan kimseye ‘tâğut’ ismi verilmiştir. Fir’avun’a da işte bu sebeble tâğut denilmiştir.” [İbn Teymiyye , Mecmûu’l-Fetâvâ: 28/200.] 

İmâm İbn Kayyim  rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Kim Rasûlün getirdiğinin dışında bir hüküm verir veya bu hükme muhâkeme olursa işte o, tâğutu hakem tayin etmiş ve tâğuta muhâ-keme olmuştur.” [İbn Kayyim ,  İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.] 

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen  rahimehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasû-lü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş de-mektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir.” [Abdurrahmân bin Hasen , Fethu’l-Mecîd: 391-392.]  

Şeyh Şankîtî  de şöyle demiştir: “Allâh’ın Şerîatı’nın dışındaki bir şerîat’a/kanunlara muhâ-keme olmak, tâğuta muhâkeme olmak demektir.” [Şankîtî , Edvâu’l-Beyân: 7/50.]

Tâğuta muhâkeme olan kişi ise yapmış olduğu küfür fiilinin fâili olarak sorumludur. Çünkü bunda rızâ düşse dâhi, ihtiyar (tercih) düşmemektedir. Nitekim Allâh’u Teâlâ’nın “İkrah olunan hariç kim göğsünü küfre açarsa” (Nahl: 16/106) buyruğu hakkında tabiinin büyüklerinden İmâm Katâde rahimehullâh şöyle demiştir: “Onu tercih edererek ve seçerek yapan kimse demektir.” [İbn Cevzî , Zâdu’l-Mesîr: 2/587.]

Sonra tarihte hiçbir müşrik, işlediği şirk sebebiyle müşrik olduğunu kabul etmemiş, kastının küfre girmek olduğunu söylememiştir. Hıristiyanlar ve Yahûdîler buna öncelikli olarak dâhildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünyâ hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz kıyâmet gününde onlar için hiçbir tartı tutmayız.” (Kehf: 18/103-105)

Müfessirlerin imâmı İbn Cerir et-Taberî  rahimehullâh, bu âyet-i kerîmelerin tefsîrinde şöyle demiştir: “Bu, Allâh’u Teâlâ’ nın birliğini bildikten sonra, onu inkâr etmeyi kastetmedikçe kimsenin kâfir olmayacağını iddia edenlerin yanıldığının en açık delîllerindendir. Allâh’u Teâlâ’nın birliğini bildikten sonra onu inkâr etmeyi kastetmedikçe kimsenin kâfir olmayacağı sözü doğru olsaydı, Allâh’u Teâlâ’nın haklarında ‘De ki: Size işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünyâ hayatında çabaları boşa giden kimselerdir’ buyurduğu kişilerin bundan dolayı sevap kazanıp mükâfat almaları gerekirdi. Hâlbuki iş söylediklerinin aksinedir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, onların kendisini inkâr ettiklerini ve amellerinin boşa gittiğini bildirmiştir.” [Taberî , Câmiu’l-Beyân: 18/128.]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye  rahimehullâh, şöyle demiştir: “Kim küfür olan bir söz söyler veya küfür olan bir ameli işlerse kâfir olmayı kastetmese dâhi bu sebeble kâfir olur. Çünkü Allâh’ın diledikleri müstesna hiç kimse kâfir olmayı kastetmez… Riddet, buna yol açan belli bir sebebten dolayı meydana gelebileceği gibi, dîni değiştirme veya risâleti yalanlama kastıyla da meydana gelebilir. Tıpkı İblisin küfrünün rubûbiyyeti yalanlama kastı ile olması gibi. Gerçi böyle bir kastının olmaması ona fayda vermez. Kendisini küfre sokacak sözü söyleyen (ya da ameli işleyen) kişiye küfrü kastetmemesi fayda vermez (kâfir olur).” [İbn Teymiyye , es-Sârimu’l-Meslûl: 178, 370.]

Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî  rahimehullâh ise tâğutlara muhâkeme olmanın hükmü hakkında şöyle demiştir: “Yes’ak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise; kan, ırz ve mallar hakkında Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde hükümler açıkken, kişinin batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhâkeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kâfirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun Müslüman olarak isimlendirilmesi, İslâm’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” [Fethu’l-Mecîd: 396 (Dipnot: 1).]

Diğer taraftan ilgili âyette îmân iddialarının yalan olduğu zikredilen kimseler daha tâğuta muhâkeme bile olmamışlardır. Sâdece muhâkeme olmayı istemekle îmân iddiaları boşa çıkmıştır. Dikkat edilirse Allâh’u Teâlâ burada: “Tâğutun hükmüne başvurdular, böyle bir fiili hoş karşıladılar, tâğutun hükmüne itaat ettiler” dememiş aksine şöyle buyurmuştur: “Tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı.” O halde onlar, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğinin dışında bir şeyin hakemliğine gitme noktasında daha işin başındadırlar. Yani daha tâğutun hükmüne gitmemişlerdir bile. Bununla beraber Allâh’u Teâlâ onların îmânını yok saymış, böyle bir şeyi istemelerinden dolayı onları kınamıştır. 

Şeyh Muhammed bin İbrâhim  rahimehullâh, Nisâ Sûresinin 60. âyet-i kerîmesini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allâh’u Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hükümlerden başka bir hükme gitmek isteyen münâfıkların îmânını yok saymıştır. Âyette geçen ‘zannediyorlar’kelimesi onların îmân iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü îmân iddiası ile birlikte Rasûlullâh’ın getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum birbirinin tam tersidir. Allâh’u Teâlâ’nın ‘Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı’ kavlini bir düşün! Burada beşerî kanunları ortaya atanların Allâh’u Teâlâ ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allâh’u Teâlâ’nın isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan istenilen ibâdet ettikleri tâğutların kanunlarına başvurmak değil, bilakis tâğutu tanimâmaları ve onu inkâr etmeleridir. ‘Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azâb indirdik.’ (Bakara: 2/59)” [Sefer Havâlî , Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn:  24 vd.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

23. Soru: Kur’ân-ı Kerîm’de hükmü belirtilmemiş bir mes’elede tâğutlara muhâkeme olmak câiz midir?

Cevâb:

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Kur’ân ve Sünnet, bu dînin aslı ve esası olarak bilinmesi gerekli olan tüm dîni mes’eleleri kuşatmıştır. Bu bazen sarahaten (açık olarak) bazen de zımnendir (işâret yoluyladır). Bazen ise koyduğu külli kavâidlerle (genel kurallarla), indirildiği günden kıyâmet gününe kadar, tüm mes’eleler hakkında bağlayıcıdır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Biz Kitâb’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i) sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl: 16/89)

Sahâbenin büyüklerinden İbn Mes’ûd  radıyallâhu anh şöyle demiştir: “İlim isteyen Kur’ân-ı Kerîm’i incelesin. Çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin ilmi vardır.” [Muhâsibî, el-Aklu ve Fehmu’l-Kur’ân: 292.]  

Sahâbenin büyüklerinden Ammar bin Yasir radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Size Kur’ân yeter. Çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin hazinesi vardır.” [Muhâsibî, el-Aklu ve Fehmu’l-Kur’ân: 291.]

Tabiînin büyüklerinden Mücâhid  rahimehullâh, şöyle demiştir: “O’nun her şeyi açıklayan olması, helâl ve haramı gereği gibi açıklamasıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 9/453; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâm: 10/164.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: “Biz Kitâb’ta (Kur’ân-ı Kerîm’de) hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (Enâm: 6/38)

Emiru’l-Mü’minin Alî radıyallâhu anh, şöyle demiştir: “Her şeyin bilgisi Kur’ân-ı Kerîm’de vardır. Ancak insânlar onları anlamaktan âcizdir.” [Semerkandî, Tefsîru’l-Kur’ân: 1/11

Sahâbenin büyüklerinden İbn Mes’ûd  radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Bu Kur’ân’da her ilim indirildi ve Kur’ân’da bize her şey açıklandı.” [Taberî , Câmiu’l-Beyân: 17/279. ]

Bu âyetteki kitâbtan kastın levh-i mahfuz olduğu da söylenmiştir. Ancak râcih görüş, Kur’ân-ı Kerîm olduğudur. Çünkü “elif-lâm” müfred ismin başına geldiğinde, daha önce geçen ve bilinen bir varlığı gösterir. Müslümanlarca, bilinen ve daha önce zikredilmiş olan kitâb ise, Kur’ân-ı Kerîm’dir. [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 12/526.]

Kitâb’ta eksik hiç bir şeyin bırakılmaması: Bilinmesi gerekenlerin yani dînden olan şeylerin tamamının beyân edilmiş olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, bu Kitâb’ın indirilişinden maksadın, dîni açıklamak, Allâh ile O’nun hükümlerini tanıtmak olduğuna, mutabakat veya tadammun veyahut iltizam olarak delâlet etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bütün ilimlerin usûl ve füruunu kapsamasına gelince: Bütün usûl ilmi, Kur’ ân-ı Kerîm de mevcuttur. Çünkü asli delîller, Kur’ân-ı Kerîm de en beliğ bir şekilde zikredilmiştir.

Füru ilminin detaylarına gelince: Kur’ân-ı Kerîm, Sünnetin, icmânın ve kıyasın şerîatta bir delîl olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu üç asıldan birinin delâlet edip ortaya koyduğu her şey/her hüküm, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut demektir.

Buna göre Kur’ân’da, dîni ilimlerin usûlü olmakla birlikte füruun çoğu yer almaz. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, füru konusunda Sünnet’e, icmâ ve kıyasa yönlendirir. Bunların açıklamaları da Kur’ân’a müstenittir (dayanır). Nitekim İmâm Zerkeşî rahimehullâh şöyle demiştir: “Bütün ilimler Kur’ân’dan çıkarılmıştır.” [Zerkeşî, el-Burhân: 1/8.]

İmam Şâfiî  rahimehullâh şöyle demiştir: “Allâh’ın Kitâbı’ nda Müslümanlardan birinin karşılaşacağı herhengi bir meselenin hükmünü doğru olararak gösterecek bir delîl mutlaka vardır.” [Şâfiî , er-Risale: 19.]

Şeyh Muhammed bin İbrâhim  rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Ne olursa olsun hiçbir mes’ ele yoktur ki, onun hükmü ya kesin bir nass olarak, ya zâhiren, ya nasslardan istinbat edilerek ya da bir başka şekilde Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nde bulunmamış olsun. Bunu bilen bilir, bilmeyense hiç bilmez.” [Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 54.]

İfâde olunduğu üzere şer’î hükümlerin tamamının kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeble ihtilâflarımızın çözüm mercii de, Kur’ân-ı Kerîm ve ondan kaynaklanan ve ona dayanan şer’î delîller olmak zorundadır. Bu ihtilâfın büyük ya da küçük, önemli ya da önemsiz bir mes’ele olması arasında fark yoktur. Zîrâ dîn, hayatın tamamına dair kurallar içeren bir nizamdır. Herhangi bir mes’elenin hükmünün âyetle veya hadîsle veyahut icmâyla veyahut ta sahîh kıyas ile belirlenmiş olması arasında da hükümlerin kaynağı açısından bir fark yoktur. Hepsi, Kur’ân-ı Kerîm’den kaynaklanmaktadır ve hepsi dîndendir…

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.”(Şûrâ: 42/10) “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın). (Nisâ: 4/59)

İlki Mekkî, ikincisi Medenî olan bu âyet-i kerîmelerde “şey” kelimesi nekira (belirsiz yani elif-lam’sız) gelmiştir. Daha önce de geçtiği üzere Arabçada şart cümlesindeki nekira ifâdesi, umum anlamındadır. Büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilâfı içine almaktadır. Sarih ya da zımnen bildirilen tüm mes’eleleri kapsamakta olduğu gibi, Kur’ân Sünnet, icmâ ve kıyastan kaynaklanan tüm hükümleri de kuşatmaktadır.  

Nitekim İmâm İbn Kayyim  rahimehullâh, şöyle demiştir: “(Âyet-i kerîmelerdeki) ‘Herhangi bir şey…’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’e-leleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır. Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullâh’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim , İlâmu’l-Muvakkıîn:  1/39.]

İmâm İbn Kesîr  rahimehullâh, âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle demiştir: “Seleften birçokları: ‘Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne’ demiştir. Bu da dînin usûl ve füruunda tartışılan her şeyin Kitâb ve Sünnet’e götürülmesine dair emirdir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, ‘Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.’ (Şûrâ: 42/10) buyurmuştur. Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten (sapıklıktan) başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’ nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr , Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.]

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen  rahimehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir. Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir. Kim de Kur’ân ve Sünnet ile hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur.” [Abdurrahmân bin Hasen , Fethu’l-Mecîd: 391-392.]  

Şeyh Muhammed bin İbrâhim  rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allâh’a ve Rasûlü’ne arz etmeleri gerekmektedir. Bu âyette ‘Eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘Herhangi bir şeyde’ ifâdesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra Allâh’a ve âhiret gününe îmânın hâsıl olabilmesi için, ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allâh’a ve Rasûlü’ne götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir.

Yine aynı şekilde burada ‘Aralarında çıkan çekişmeli işlerde’ifâdesindeki genellemeyi düşün! Usûlcülere ve diğer dil âlimlerine göre ismi mevsûl sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifâde eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 7-8.] 

Yukarıda ifâde olunduğu üzere içerisinde bulunduğumuz herhangi bir ihtilâfın çözümünün şer’î delîllerde aranması ve bunlara göre hükmolunması gerekmektedir. Zîrâ bu Kur’ân-ı Kerîm’in indiriliş amacıdır.

“Biz Kitâb’ı ancak, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve îmân eden bir kavme rahmet ve hidâyet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.” (Nahl: 16/64)

Hükümlerinde Kur’ân-ı Kerîm’i ve ondan kaynaklanan şer’î delîlleri esas almayan merciler tâğuttur. Tâğutlardan herhangi bir mes’elede hüküm istemek ise ancak onları reddetmeyen, onlara hâkimiyet ve velâyet veren, onlara ibâdet eden, Allâh’a ve âhiret gününe sahîh bir şekilde îmân etmemiş kimselerin yapabileceği bir iştir.

Müslümanlar ise ancak Kur’ân ve Sünnet’e muhâkeme olurlar. Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerini kalblerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul ederek ve tam bir teslimiyetle teslim olurlar. Nitekim İmâm İbn Kayyim  rahimehullâh, Nisâ Sûresinin 65. âyetini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usûlde, füruda, şer’î hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilâflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân ancak bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain ol­madıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rızâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mü’min olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyim , et-Tıbyan fî Aksâmi’l-Kur’ân: 430.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

24. Soru: Temyiz mahkemesi ne demektir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

“Temyiz” kelimesi, Arap lügatinde: “Ayırmak, seçmek, bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, iyiyi kötüden ayırmak” anlamlarına gelmektedir. Türkçeye de Arabçadan geçmiş ve zikredilen mânâlarda kullanılmaktadır. Ancak bilindiği üzere bir kelimenin veya kavramın kullanıldığı ilim dalına ve yerine göre taşıdığı anlam değişir. [Bak: “M-y-z” Maddesi: İsfahânî, el-Müfredat; el-Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; el-Cevherî, es-Sıhâh, İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…]

Temyiz kelimesi Türkçede mahkeme kelimesine “Temyiz Mahkemesi” kullanımında olduğu gibi sıfat olarak geldiğinde bundan “Yargıtay” anlaşılır. Yargıtay ise: “Adliye Mahkemelerinde veri­len hükümlerin temyiz edilebileceği yani (sistemin kanununca) incelenerek doğrudur ya da yanlıştır hükmüne varacağı ve ayrıca kanunla belirlenmiş bazı konulara ilk ve son derece mahkemesi olarak da bakmaya yetkili üst mahkemedir.”

Temyiz Mahkemesi’nin Arabça karşılığı “Mahkemetu’n-Nakzı” olup, Türkçe ifadesiyle nakzeden yani bir önceki hükmü bozan mahkemedir.

Nitekim Şeyh Sefer Havâlî  bu konuda şöyle demiştir: “Biz şimdi İslâm Dünyâsı’nın birçok ülkesinde bu (tâğuti) mahkemeleri görmekteyiz. Kendi isimlendirmelerine göre önce ibtidaiyye (dâvaya ilk olarak bakan adliye) mahkemeleri daha sonra temyiz mahkemeleri adı altında mahkemeler kurmuşlardır. Temyiz mahkemeleri, ibtidaiyye mahkemelerinde görülen dâvalara bakar, onların verdiği hükümleri onayan ya da bozan müstesna mahkemelerdir. Temyiz mahkemesinin üstünde yüksek mahkeme, anayasa mahkemesi veya yüksek yargı meclisi vardır ve tabi ki, yargısı da şer’î değildir. Bununla beraber idârî mahkemeler, ticâret mahkemeleri, medenî mahkemeler, cezâ mahkemeleri, işçi mahkemeleri gibi çeşitli mahkemeleri vardır ve tüm bu mahkemelerin kendilerine göre kaynakları vardır.

Hatta günümüzde durum daha da ileri gitmiştir. İlk olarak bu şekilde mahkemeler kurulur. Arkasından bu mahkemeler de uygulanacak hükümleri öğrenmek için hukuk fakülteleri kurulur. Yeni yeni kanunlar çıkarılır. Liseden başlayıp doktora yapmaya kadar uzanan bağımsız hukuk fakülteleri vardır. Öğrenci, uzman profesörler tarafından burada okutulur. Hukuk fakültesinden mezun olan öğrenci yargı merdiveni basamaklarında dünyâlık bir basamağa tayin olur. Sonra yüksek mahkemeye geçinceye kadar ya da oraya başkan oluncaya kadar yükselir de yükselir. Bu makam, o ülkedeki Allâh’ın indirdiği hükümler dışında hüküm verildiği en son makamdır.” [Sefer Havâlî , Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 75-76.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

25. Soru: Temyiz mahkemesinin yürürlükteki kanunları nelerdir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Yukarıda ifâde olunduğu üzere, temyiz mahkemesi dendiğinde anlaşılması gereken, Adliye Mahkemelerinin verdikleri kararların kendisine itiraz edildiği Yargıtay Mahkemesi’dir. Bu mahkeme, Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararı düzenin kanun ve yasalarınca ele alır ve inceler. Sonuçta ya bozma ya da onama hükmüne karar verir.     

Tutuklu veya tutuksuz sanıklar için temyiz mahkemesine başvurabilmenin tek yolu(!) tâğutun temyiz mahkemesine başvurarak verilen hükmün bozulmasını istemektir. Bozulma istemi de ancak verilen hükmün sistemin kanun ve yasalarına uymama iddiasına dayanır.

Daha açık bir ifâdeyle Adliye Mahkemesi’nin (küçük mahkemenin) verdiği hükmü yani infâz ettiği kararını, Yargıtay Mahkemesi’ne (büyük mahkemeye) düzenin yasalarına göre hukuka aykırılık ya da usulsüzlük gerekçesiyle bozdurmak için başvurmaktır. Bir önceki sorunun cevâbında Şeyh Sefer Havâlî ’nin de söyledikleri bundan başkası değildir. 

Buna misâl verecek olursak: Ebû Cehil ’in, Dâru’n-Nedve kanunlarına göre mahkeme ettiği bir kimsenin, çıkan hükmü, -Ebû Cehil yoluyla- daha üst makamdaki Ebû Leheb ’e şikâyet ederek, Dâru’n-Nedve kanunlarına göre uygun olmadığı gerekçesiyle tekrar muhâkeme yoluyla bozulması için başvurmasıdır.  

Anlaşılacağı üzere Adliye Mahkemesi’nin verdiği hükme itiraz yoluyla Yargıtay Mahkemesi’nde görüşülmesi için başvurmak, birden fazla hüküm istemini de beraberinde getirmektedir. Zîrâ Adliye Mahkemesi’nin hükmü Yargıtay Mahkemesi’nde muhâkeme olunmakta, Adliye Mahkemesi’nde verilen hüküm bozulsun veya onansın bu Yargıtay Mahkemesi’nin vereceği birinci hükümdür. Eğer hüküm hukuksuz(!) olduğu gerekçesi ile bozulup, dâva yeni bir hüküm için yeni bir mahkemeye sevk edildiğinde, yeni mahkemenin vereceği hüküm ise ikinci hükümdür. 

Bunlar, reddetmekle emrolunduğumuz tâğuti sistemin halen(!) yürürlükteki lânetli kanunlarıdır. [Not: Dipnotlarda verilen temyize dair kanun maddelerini karışıklığa sebeb olmaması için kaldırdık. Okumak isteyenler kitabımızın pdf formatından bakabilirler.]  

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

26. Soru: Verilen kararı yedi gün içinde temyize götürmenin hükmü nedir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Tâğutların egemen olduğu coğrafyalarda yaşayan Müslümanların îmân üzere kalabilmeleri için tâğuti sistemlerin kendilerine içinde bulundukları vakıalara dair ne yaptırdığını ve de ne yaptırmadığını bilerek hareket etmeleri gerekmektedir.

Misâl olarak: Allâh’u Teâlâ insânların dîni ve dünyevî ihtiyaçlarını karşılamak, anarşiyi engellemek, sükûneti ve refâhı sağlamak için dîni ve dünyevî eğitimi farz kılmıştır. Bunu sağlayacak olan ilimleri tahsil etmek, yerine göre, farz-ı ayn, yerine göre farz-ı kifaye ve yerine göre de müstehabdır. İslâm’da bu eğitim, tevhîd ilkeleri üzere, sahîh fıkıh çerçevesinde verilir. 

Ancak tâğuti sistemler, Müslümanlara tevhîd ilkeleri üzere sahîh fıkıh çerçevesinde bir eğitim imkânı tanımayarak bunu yasaklamaktalar. Açtıkları fesâd okullarında, baştan aşağı şirk olan müfredatlarını her gün putlarının önünde saygı duruşu ve küfre bağlılık yemininden sonra sistematik olarak uygulamaktalar.   

Şimdi cehaleti ortadan kaldırarak ilim öğrenmek Allâh’ın emridir diye tâğuti sistemlerin fesâd okullarına, bize emânet olan yavrularımızı -sözde- ilim(!) öğrenmeleri için nasıl gönderebiliriz? Bunu hangi Müslüman kabul edebilir? 

Öyleyse Müslümanların her durumda yapacak oldukları ameller için Allâh’u Teâlâ’nın ne dediğine bakması, tâğutların Müslümanlara ne yaptırdığını iyice anlaması gerekmektedir. Aksi halde kişi, Allâh’u Teâlâ’dan başka rabb ve ilâh edinme tehlikesi ile karşı karşıya gelir.  

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen  rahimehullâh şöyle demiştir: “İnsânların Allâh’u Teâlâ’dan başka taptıkları tüm şeyler onların rabbi ve ma’bûdudur. Allâh’u Teâlâ’ya ve yasalarına rağmen, kendisine her itaat olunan varlık puttur, tâğuttur. Her kim, Allâh’ın şerîat olarak indirdiğinin ve Rasûlü’nün gösterdiğinin dışında bir kimseye mutlak olarak itaat eder ve tâbi olursa, o, itaat eden ve tâbi olan kişinin rabbi ve ma’bûdu olmuş olur.” [Abdurrahmân bin Hasen , Fethu’l-Mecîd: 106.] 

Bilinmelidir ki, bir mes’ele hakkında insânlar nasıl görür, ne hak tanır veya tanımaz değil, Allâh ne der, ne hak tanır veya tanımaz önemlidir. Temyiz konusunda tâğutun kanunları, kendi mahkemesinin verdiği hükme yedi gün içinde itiraz ederek onu bir üst mahkemeye dâva etme hakkı tanımış olabilir. Peki, İslâm Dîni bu konuda böyle bir hak tanımış mıdır? Küçük tâğutun verdiği hükmü, büyük tâğuta yedi gün içerisinde şikâyet ederek bozulmasını istemek İslâm Dîni’ne göre câiz midir? Elbette ki bu soruya muvahhidlerin vereceği cevâb şöyledir:

“Tâğutun mahkemelerine hüküm için başvurmak küfürdür. Bunun Adliye yahut Yargıtay Mahkemesi olması arasında bir fark yoktur; hepsi tâğuttan hüküm istemek olup, küfürdür.”

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen  rahimehullâh şöyle demiştir: “Her kim haramı helâl, helâli de haram kılma konusunda Kitâb ve Sünnete sırt çevirir, bu konuda Allâh’u Teâlâ ve Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına itaat ederse, bu şekilde Allâh’u Teâlâ’nın kendilerine izin vermediği konularda onlara uyarsa, onları rabb ve ilâh edinerek Allâh’a ortak kılmış olur. Bu da Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği tevhîd dînine aykırı, tevhîd kelimesinin içeriğine zıttır. Çünkü ilâh: ‘Kendisine ibâdet edilerek kulluk edilen’ anlamındadır. Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat ve kulluk etmek ise şirktir, kendisine itaat ve kulluk edilen varlıkları Allâh’tan başka rabler edinmek demektir.

Görüldüğü gibi, yasama konusunda Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına itaat edilmesi, Allâh’u Teâlâ’dan başkasına ibâdet olarak kabul edilmiş, kendilerine itaat edilen kimselerin de rabb edinilmiş olacağı açıklanmıştır. Ne acıdır ki, bu ümmet içerisinde de böyleleri vardır. Bu en büyük şirk olup, tevhîdle çelişmektedir ve ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesinin içeriğine terstir.

Bu âyet (yani Tevbe Sûresi’nin 31. âyeti) bize, şehâdet kelimesinin, Allâh’u Teâlâ’dan başkalarını rabb edinme gibi bir eğilimi tümüyle reddetmeyi gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü ‘lâ ilâhe illallâh’ kelimesi, şirki red ve bunun zıttı olan tevhîdi kabul etmek anlamını taşımaktadır.” [Abdurrahmân bin Hasen , Fethu’l-Mecîd: 106.]

Şeyh Süleymân bin Sehman  rahimehullâh, zarûret adı altında tâğuta muhâkeme olma konusunda kendisine sorulan soruya şöyle cevâb vermiştir: “Tâğuta muhâkeme olmanın küfür olduğunu öğrendikten sonra sana şöyle denir: Allâh’u Teâlâ, Kitâbı’nda küfrün öldürmekten daha büyük olduğunu şöyle zikretti: ‘Fitne öldürmekten daha şiddetlidir.’ (Bakara: 2/191) ‘Fitne öldürmekten daha büyüktür.’ (Bakara: 2/217) Bu âyetlerde geçen ‘fitne’ den kasıt; küfür ve şirktir.

Bil ki! Gerek çölde yaşayan ve gerekse şehirde yaşayanların hepsinin birbirleriyle, ta ki yok oluncaya kadar savaşmaları, İslâm Şerîatı’na ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği hükümlere muhâlefet eden ve başka hükümlerle hükmeden tâğutu, aralarındaki ihtilâfı çözme konusunda hakem tayin etmelerinden daha ehvendir…” [ed-Dureru’s Seniye: 10/510.] 

Şeyh Şankîtî  ise, şöyle demiştir: “Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem îmân ettiklerini iddia ediyorlar, hem de Allâh’ın kanunlarından başka kanunlarla muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalbte Allâh’a îmân ile tâğuta muhâkeme olmaya rızâ gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların îmân iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyuruyor: ‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’ (Nisâ: 4/60)” [Şankîtî , Edvâu’l-Beyân: 3 /259.] 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

27. Soru: Temyiz mahkemesine başvurmanın hükmü nedir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Yukarıda açıklandığı üzere yeni bir mahkeme açmakla, Adliye Mahkemesi’nde verilen hükmü bir üst mahkemeye yani Yargıtay’a götürmek arasında İslâmî olarak bir fark bulunmamaktır. Tâğuta hüküm(!) için başvurmak her ne ad alırsa alsın İslâm Dîni’ne göre hükmü aynı olup, kişiyi İslâm Milletinden çıkaran küfürdür. Bunun delîlleri daha önce geçmişti.

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

28. Soru: Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesi tâğutlardan hüküm istemeye delîl olabilir mi?

Cevâb:      

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Bahsedilen âyet-i kerîmeler şöyledir: “Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin.’ Ona elçi geldiğinde (Yûsuf:) ‘Efendine (Rabbine) dön de ona sor: ‘Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir. (Hükümdar:) ‘Yûsuf’un nefsinden murâd almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?’ dedi. Onlar: ‘Allâh için, hâşâ’ dediler. ‘Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.’ Vezirin de karısı dedi ki: ‘İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murâd almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir.” (Yûsuf: 12/50, 51) 

Bu âyet-i kerîmeler, ne ibare, ne işâret, ne delâlet ne de iktiza… yönünden Adli ve de Yargıtay (temyiz) mahkemelerinde tâğutlara muhâkeme olmanın cevazına dair geçerli nass değildir. Bu soruya verilecek cevâb birkaç yöndendir: 

1- Bilindiği üzere Kitâb ve Sünnet’in açık olarak hükmünü beyân ettiği konularda ictihad etmek câiz değildir. İslâm âlimleri bunu şu kâide ile ifâde etmişlerdir:  “Mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur.” (Hakkında âyet ve hadisten kesin delîl bulunan bir mes’elede ictihad edilemez.) [Mecelle, Madde: 14.]

Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesini delîl göstererek tâğutların Adli ya da Yargıtay mahkemelerinden hüküm taleb etmeğe kalkışmak, hükmü Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile bildirilmiş bir konuda ictihad etmeğe yeltenmektir.

Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün. (Nisâ: 4/59)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ âyet-i kerîmesinde: “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ ne götürün” buyurarak ihtilâfların hükmü için Kitâb ve Sünnet’e müracaat etmeği îmânın şartlarından kılmıştır. Aksi, yani Kur’ân ve Sünnet’in haricindeki bir mercie hüküm için başvurmak Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmemek demektir.  

Âyetin tefsîrinde İmâm İbn Kesîr  rahimehullâh şöyle demiştir: “Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’Bu da gösteriyor ki kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr , Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.]

Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar.” (Nisâ: 4/60)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ bu âyet-i kerîmesinde ise tâğuta müracaat ederek hüküm taleb etmek isteyenlerden daha bunu eyleme geçirmedikleri halde “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun?” şeklinde bahsederek onların îmânlarını geçersiz kılmıştır.

Nitekim Muhammed bin İbrâhim  Ale’şşeyh rahimehullâh, şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allâh Subhanehu Teâlâ, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu hükümlerden başka bir hükme gitmek isteyen münâfıkların îmânını yok saymıştır. Âyette geçen ‘zannediyorlar’ kelimesi onların îmân iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü îmân iddiası ile birlikte Rasûlullâh’ın getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum birbirinin tam tersidir. Allâh’u Teâlâ’nın ‘Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı’kavlini bir düşün! Burada beşerî kanunları ortaya atanların Allâh’u Teâlâ ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allâh’u Teâlâ’nın isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan istenilen ibâdet ettikleri tâğutların kanun-larına başvurmak değil, bilakis tâğutu tanimâmaları ve onu inkâr etmeleridir…” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 24 vd.]

Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ: 4/65)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmede herhangi bir ihtilâfın hükmü için Kitâb ve Sünnet’e başvurulmasını “Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapmadıkça îmân etmiş olmazlar” buyruğu ile îmânın şartlarına dâhil etmiştir. “Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe” buyurarak çıkan hükümden dolayı kalben hiçbir sıkıntı duymamayı ve tam bir teslimiyet ile teslim olmayı îmânın şartlarına ilâve etmiştir.

İmâm İbn Kayyim  rahimehullâh bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usûlde, füruda, şer’î hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilâflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân ancak bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rızâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mü’min olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyim , et-Tıbyân fi Aksâmi’l-Kur’ân: 430.]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nefsim, elinde olan Allâh’a yemin ederim ki; arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça hiç biriniz îmân etmiş olmaz.” [(SAHİH HADÎS:) İbn Ebi Asım (Sünne: 15); İbn Batta (İbane: 210)…]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bu ve benzeri hadîs-i şeriflerde Kur’ân ve Sünnet’ten yani bu iki kaynağın emrettiklerinden ya da nehyettiklerinden râzı olmayanların îmân etmiş olmayacaklarını bildirmektedir. Öyleyse ihtilâflı mes’elelerde Kur’ân ve Sünnet’e müracaat ederek bu iki kaynağın hükmüne râzı olmak îmânın şartlarından bir şart iken, müracaat etmemek ya da çıkan hükümden râzı olmamak ise küfrün ta kendisidir. Çünkü Ehl-i Sünnetin ıstılâhında îmân:  “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile tasdik (kabul) etmek, bunları dil ile ikrâr etmek (söylemek) ve gerektirdikleriyle amel etmektir.”

İmâm İbn Kesîr  rahimehullâh, Muhammed-i Şerîat’a tâbi olmayanların ve ihtilâflarının çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim ve de her neye tâbi olurlarsa olsunlar, onların küfrü hakkında Müslümanların icmâ ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.” [İbn Kesîr , el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.]

İmâm İbn Kesîr  rahimehullâh’ın bu sözlerini iyice kavramak gerekmektedir. Zîrâ o, Muhammed-i Şerîat’ı terk ederek semâvî yani Allâh’ın indirdiği fakat neshettiği bir şerîata muhâkeme olanların kâfir olduğunu söylerken, semâvî olmayan yani beşerîn âciz aklından ortaya koyduğu lânetli kanunlara muhâkeme olmanın diğerinden daha büyük bir küfür olduğunu ve bunu yapanın küfründe ümmetin icmâ ettiğini söylemektedir.

2- Tâğutlardan hüküm istemeyi, Yûsuf Sûresi’nin “Efendine (Rabbine) dön de ona sor: ‘Ellerini kesen o kadınların durumu neydi?” (Yûsuf: 12/50) âyetine kıyas etmek câiz değildir. Zîrâ tâğutlara muhâkeme olmanın hükmüne yönelik birden çok muhkem âyetlerin hükmü terk edilerek, mücmel olduğu kadar, bir o kadar da delîl getirildiği noktada müteşâbih olan Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesi tâğutların temyiz mahkemelerinden hüküm istemeğe asıl teşkil ettirilemez.    

Bilindiği üzere kıyas, hükmü Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabit olmayan mes’eleler hakkında câizdir. Tâğutların -Yargıtay ya da Adliye- mahkemelerinden hüküm istemenin küfür olduğu ise Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Bu sebeble yapılan kıyas bâtıl olup, geçersizdir. 

İmâm İbn Kayyim  rahimehullâh şöyle demiştir: “Kıyas ve bâtıl hadîs dînden değildir. Çünkü kim nasslara muttali olamıyorsa, nasslarda olmayan bir şeyi ona ilave ederek: ‘Bu kıyastır’ diyor. Bazen de nassların ihtiva ettiği hükümlerden bir kısmını eksilterek ‘bu tahsistir’ diyor. Veya nassların hepsini, toptan terk ederek ‘bu nasslarla amel edilmez’ yahut ‘bu kıyasa veya usûle ters düşüyor’ diyor. İşte bundan dolayı görüyoruz ki, bir kişi kıyasa başvurmada ne kadar ileri gidiyorsa, bununla doğru orantılı olarak söz konusu kişi bir o kadar da Sünnet’e muhâlefetinde ileri gidiyor…” [İbn Kayym, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/187.]

3- Önceki şerîatlarla ilgili olan kıssa âyetleri, usûlü fıkıhta “şer’u men kablenâ” delîli olarak isimlendirilir. Ve ictihad kaynağı olup, olmadığı ihtilâflıdır:  

Mütekellimin cumhuru, İmâm Şâfiî, rivâyet edilen iki kavilden birinde İmâm Ahmed bin Hanbel, İmâm el-Eşari, İmâm İbn Hazm, İmâm Gazâlî, İmâm Âmidî  ve Şâfiî Mezhebinde râcih olan görüşe göre, önceki şerîatlar, İslâm Hukuku’nun kaynaklarından sayılmadığı için kıssalar ictihad kaynağı olamazlar. [Semerkandî, Mîzân: 2/692; Serahsî, Usûl: 2/99; Gazali, Mustasfa: 2/435; Buhârî, Keşfu’l-Esrar: 3/315; Âmidî , el-İhkâm: 4/17; Taftazanî, Haşiye: 3/571; Şevkânî , İrşadu’l-Fuhul: 2/982-83.]

Hanefi, Mâliki ve Hanbelî âlimlerinin geneli, şartlarına binâen(!) kıssaları ictihad kaynağı olarak kabul etmişlerdir. [İci, Şerhu Muhtasar: 3/569; Subkî, Raf’u’l-Hacib: 4/509.]

Râcih olan görüşe göre: Şer’u men kablenâ, İslâm Hukuku’nda müstakil bir delîl değildir. Çünkü Muhahemmed-i Şerîat kendinden önceki tüm şerîatları kaldırarak gelmiştir. Geçmiş hükümlerin bizim şerîatımıza da konulması, Kur’an ve Sünnet’teki müstakil delillerle olmuştur.
Şer’u men kablenâ’nın geçerli bir delîl olması için İslâm âlimlerinin belirlemiş olduğu şartlardan bazıları şöyledir:

Birinci şart: Kıssalardaki hüküm Kur’ân-ı Kerîm’in sarih (mânâsı açık) âyetlerine aykırı olmamalıdır: Bu madde: “Âyetler arası ilişkilere dikkat etmek, siyak ve sibak’a riâyet etmek” şeklinde özetlenebilir. Çünkü kıssaların mantuk ya da mefhumundan elde edilen hükmün, aksini ifâde eden sarih nass bulunursa, bu hüküm geçersizdir. Çünkü bu hüküm diğer sarih nasslara muhâliftir.

Mesela: Mü’mine olan Asiye’nin Fir’avun ile evliliği ve Lut aleyhisselâm’ın kendisine gelen meleklere ilişmek isteyen kavmine, belki de son çare olarak söylediği: “Ey Milletim! İşte kızlarım, onlarla evlenin bu sizin için daha helâldir, daha temizdir” (Hud: 11/78) âyet-i kerîmesi, ilk okunduğunda, Müslüman kadınların müşrik kimselerle evlenmeleri için hüccet olabileceği veya sakınca olmadığı intibaını vermektedir. Ancak bu durum, sarih âyetleri yok saymak demek olup, hakkında kesin hüküm bulunan bir mes’eleye muhâlefet etmektir. Çünkü Allâh Azze Celle önce müşrik kadın ve erkeklerle evlenmeyi: “Îmân etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, îmânlı bir cariye, müşrik bir kadından daha iyidir. Îmân etmedikçe müşrik erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Beğenseniz bile, inanmış bir köle müşrik bir erkekten daha iyidir…” (Bakara: 2/221) âyetiyle umûmî bir şekilde yasaklamış, daha sonra müşrikler arasından Ehl-i Kitâb’ı tahsis ederek, böyle kadınlarla evlenilebileceğini: “Mü’min kadınlarla Ehl-i Kitâb olan kadınlardan iffetli olanları, mehirlerini vermeniz, namuslu olmaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla evlenmeniz helâldir…” (Mâide:  5/5) âye-tiyle sarahaten beyân etmiştir.

Bütün İslâm âlimleri de müşrik bir erkekle Müslüman bir kadının evlenmesini câiz görmemiş-lerdir. Lut aleyhisselâm’ın meleklere ilişmek isteyen kimselere kendi kızlarıyla evlenmelerini teklif etmesi ise, kendi dönemini ve şerîatını ilgilendiren bir durumdur.

Aynı şekilde, Nuh aleyhisselâm ve Lut aleyhisselâm’ın ikisinin de hanımlarının îmân etmedikleri, ancak bu nebîlerin onlarla evliliğe devam ettiği: “Allâh inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allâh’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı…” (Tahrim: 66/10) âyetinden anlaşılmaktadır. Ancak bahsedilen bu iki nebînin, Allâh’a inanmayan kadınlarla evli olmaları da, Müslümanların örnek alamayacağı bir durumdur.

Dolayısıyla, hükmü nassla belirtilen ve sınırları çizilen bir mes’elede kıssalarla amel etmek câiz değildir. Hele hele, kıssa âyetlerinin ucundan kıyısından koparılarak, siyak ve sibakına bakılmadan, nefsi arzulara uygun gelecek şekilde fetva vermek, dînen ve ahlâken asla câiz değildir. Aksi halde, Yahûdîlere hitaben söylenen: “Yoksa siz, Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezâsı dünyâ hayatında rüsvaylık; kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir…” (Bakara: 2/85) âyetinin muhatapları arasına dâhil olunur. Neûzubillâh.

İkinci şart: Sahîh Sünnet ile kesin hükmü bildirilen hususlarda da kıssalarla amel edilmez: Kıssaların doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gereken şeylerden birisi de, Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr ve beyân ettiği, yani onun mücmelini tafsil, mübhemini tefsîr, umumunu tahsis ve mutlakını takyid ettiği üzerinde ittifak edilmiş olan Sünnet’in hakemliğine başvurmaktır. Çünkü hadîs-i şeriflerin Kur’ân-ı Kerîm’i anlamada ve tefsîr etmedeki etkileri ve katkıları tartışmasızdır. Sünnet, bilhassa ibâdet ve muâmelat konusundaki birçok âyetin anlaşılması ve hayatta uygulanmasını göstermesi yanında, Kur’ân-ı Kerîm’e tâbi bir teşrî kaynağı olarak, bazı konularda müstakil hükümler koyduğu da bilinmektedir.

Meselâ: Meryem, İsa aleyhisselâm’ı dünyâya getirince kavmine şöyle söylemesi emredilir: “Eğer birine rastlarsan, ben Allâh’a oruç adadım, bu gün kimseyle konuşmayacağım de.” (Meryem: 19/26) Bu âyette Meryem, Allâh’u Teâlâ’ya “konuşmama adağında” bulunmaktadır. Şüphesiz bunda onun için, Allâh’a bir taat ve kurbiyet, (yakınlık) vardır.

Ancak Meryem kıssasını okuyan bir kimse: “Ben de Meryem gibi konuşmayacağım” diye adakta bulunsa veya yemin etse, bizim şerîatımızda buna cevaz verilmediği hadîsle sâbit olmuştur. Böyle yemin eden bir kişiye Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ona gidin ve söyleyin, konuşsun, gölgelensin, otursun ve bu şekilde orucunu tamamlasın” [(SAHİH HADÎS:) Buhârî (6704); Ebû Dâvûd (3300)…] buyurmuş ve böyle bir davranışı câiz görmemiştir. Dolayısıyla, kendi yanlışına Meryem’in veya başkalarının hareketini delîl getirmek yanlıştır.

Anlaşıldığı üzere kıssalarda zikredilen ve hüküm çıkarmak için delîl kabul edilen hâdiselerin, âyetlere uygun olması kadar, Sünnet’e de uygun olması gerekmektedir. Aksi halde: “Allâh ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allâh ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab: 33/36) âyetinde belirtilen hususlar çiğnenmiş olur. Dolayısıyla, hakkında âyet ve hadîslerde sarih bir şekilde hüküm beyân edilen hususlarda, kıssa veya başka delîllerle amel etmek câiz değildir. 

Üçüncü şart: Kıssalardaki hüküm İslâm’ın genel kâidelerine aykırı olmamalıdır: Kıssaların ictihad kaynağı olarak kullanılabilmesinin şartlarından bir diğeri, onlardan elde edilecek olan hükümlerin İslâm’ın koyduğu külli kâidelere ve koruduğu maslahatlara ters düşmemesidir.

Bu şarta misâl, Yûnus aleyhisselâm kıssasından verilebilir. Zîrâ geminin batma tehlikesine karşı, gemide bulunanlar arasından bir kişinin “kur’a çekilerek” denize atılacağı, Yûnus aleyhisselâm kıssasında anlatılmaktadır. [Bak: Saffat: 37/141.] Ancak bütün İslâm âlimleri, bu kıssadaki kur’a çekme hadisesine kıyasla, herhangi bir insânı denize atma veya can tehlikesi bulunan bir ortamda kur’a yöntemine başvurmanın câiz olmadığını, ittifak ile kabul etmişlerdir. Çünkü İslâm Dîni’nin genel kâideleri içerisinde korunması istenen beş şeyden biri “can”dır. Dolayısıyla, insânların maslahatı olmayan ve İslâm’a ters düşen konularda, kıssa âyetlerini kaynak olarak kullanmak câiz değildir.

Dördüncü şart: Kıssalardaki hüküm tahsis edilmiş olmamalıdır: “Herhangi bir şarta bağlı olarak söylenen söz veya sâdece belli şahsı ilgilendiren kelâm” şeklinde tarifi yapılan tahsis, kıssalarda da bulunmaktadır. [Cüveynî, el-Burhân: 1/223.]

Meselâ: Yahûdîlere ait bazı hükümler, Kur’ân’da zikredilmiş ve bunların sâdece onları ilgilendirdiğine dair net açıklamalar yapılmıştır. Allâh’u Teâlâ’nın: “Yahûdîlere bütün tırnaklı hayvanları haram ettik. Sığır ve koyunun da yağlarını onlara haram kıldık. Yalnız, sırtlarının, bağırsaklarının taşıdığı ya da kemiğe karışan yağları haram kılmadık. Saldırganlıkları yüzün-den onları böyle cezâlandırdık…” (Enâm: 6/146) âyetinde olduğu gibi. Bu konudaki âyetin hükmü gâyet açıktır. Bu âyette sıralanan haramların, daha sonrakilere de haram olduğu hükmü çıkarılamaz. Hayvansal yağların haram olmadığına dair hüküm ise, mefhumu muhâlifi sahîh istidlal kabul edenlere göre, âyetin mefhumu muhâlifinden anlaşılabilir.

“Cumartesi günü, içinizden azgınlık edenleri, elbette bilmişsinizdir. İşte onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik” (Bakara: 2/65) âyeti de, yine sâdece Yahûdîleri ilgilendirdiği için, Muhammed aleyhisselâm ümmetini cumartesi günü çalışmama konusunda bağlayıcı değildir. Aksine, o gün de yani Cumartesi günü de çalışmanın mubah olduğuna delâlet eder. Sonuç olarak kıssalardaki tahsis edilen hükümlerin, umumileştirilemesi câiz değildir.

Beşinci şart: Kıssaların siyak ve sibaklarında anlatılanların kabul veya reddedilişine işâret eden lafız veya karînelere dikkat edilmelidir: Kur’ân kıssalarında anlatılan olayın örnek alınıp alınmayacağına dair genellikle bir karîne bulunmaktadır. Bu karîneler bazen açık bazen de kapalı olabilmektedir. Âyetlerde onaylanan, övülen, cennetle ödüllendirilen vb. ifâdelerle bahsedilenler misâl olabilirken, kötülenen, lânetlenen, cehenneme götüreceği bildirilen şeyler ise misâl olamazlar. Çünkü iyi ve kötü ancak vahiy yoluyla bilinebilir. Davranışlar arasında yerilen veya övülen şeyler ancak nakil veya şerîatla bilinebilir. [Cüveynî, Kitâbu’l-İrşad: 288.]  

Bu sebeble Kur’ân ile onun cüzlerinden olan kıssalarda da, doğrudan ya da dolaylı şekilde övme ve yerme ile ilgili zikredilen ifâdelerin, hüküm çıkarırken kesinlikle dikkate alınması gerekmektedir. [Zeydan, el-Medhal: 160.] Çünkü iyi ya da kötünün bilinmesinde ve onların mertebesinde Allâh’u Teâlâ’nın bu ifâdeleri zikretmesinin bir gayesi vardır.

Öyleyse hakkında sarih nass bulunmayan bir mes’elede kıssa âyetinden istidlal etmek, onun siyak ve sibakına dikkat etmekle mümkün olabilir…

Burada zikrettiğimiz ve de zikretmediğimiz diğer şartlar ve tafsilatları “Ulûmu’l-Kur’ân”a dair yazılan eserlerde uzun uzun açıklanmıştır. Ancak bizim için bu kadarı kâfidir. 

Görüldüğü üzere, tâğutlardan hüküm istemenin cevazı hakkında Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesi, şer’u men kablenâ delîlini kabul eden âlimlere göre de delîl olamaz. Zîrâ delîl olması için delîl getirildiği mevzu hakkında açık nass bulunmamış olması gerekir. Hâlbuki tâğutlardan hüküm istemenin küfür olduğu hakkında -mantuk ve mefhum yönünden- onlarca âyet-i kerîm’e vardır. Sonra sahîh hadîsler ve icmâ, tâğutlardan hüküm istenmeyeceğine dair geçerli şer’î delîllerdir.

4- Kıssa âyetleri genelde müteşâbih kabul edilmişlerdir. Şer’u men kablenâ delîlini kabul eden âlimler dâhi, müstakil olarak kıssa âyetlerinden çok fazla istidlal edebilmiş değillerdir.  

Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesi de delîl getirildiği mes’ele hakkında müteşabihtir. Zîrâ kendisinden çeşitli yönlerden birden çok mânâ anlaşılabilmektedir. Bu âyet-i kerîme, mes’ele itibariyle her akıl ve kanaât sâhibi kimsenin farklı yorumlayacağı bir âyettir…

Birçok Ehl-i Sünnet âlimi şöyle demişlerdir: “Muhkem, farzları, vaad ve vaidi; müteşabih, kıssa ve emsâlleri içeren âyetlerdir.” [Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 3/22; Mâverdî , en-Nukt ve’l-Uyûn: 1/369; Âlûsî , Ruhu’l-Meâni: 2/80…]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye  rahimehullâh ise muhkem ve müteşâbih konusundaki açıklama-ları on maddede toparlamış, sekizinci ve dokuzuncu maddelerde şöyle demiştir:“Müteşabih; kıssalar ve emsâllerdir. Müteşâbih inanılan fakat amel gerektirmeyen âyetlerdir. Ancak bunların mânâları (ilimde derinleşmiş olanlar tarafından) bilinmektedir.” [İbn Teymiyye , Mecmûu’l Fetâvâ: 17/423.]

Muhkem ve müteşâbih kavramları üzerine yapılan tarifleri şöyle özetlemek mümkündür: [Bak: İbn Cevzî , Zâdu’l-Mesir: 1/259; Taberî , Câmiu’l-Beyân: 1/389 vd; Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 3/22; Mâverdî , en-Nukt ve’l-Uyûn: 1/369; İbn Teymiyye , Mecmûu’l Fetâvâ: 17/418-426; İbn Kesîr , Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/4 vd; Âlûsî , Ruhu’l-Meâni: 2/80…]   

Muhkem: Kendisi ile ne ifâde edilmek istendiği açık ve te’vîle ihtiyaç duymaksızın hükmü gerektiren delâlet-i kat’î âyetlerdir. Bu âyetler îmân ve küfrün, tevhîd ve şirkin, emirlerin ve nehiylerin, helâllerin ve haramların bildirildiği âyetlerdir. Bu âyetlere îmân ettikten sonra hükümleri ile amel etmek farzdır. Bu âyetlerin hükümleri zâhir olarak ifâde ettikleri mânâdan başka bir mânâya tefsîr edilemez.

Müteşabih: Kendisi ile ne ifâde edilmek istendiği açık olmayan, birçok mânâya gelme ihtimali bulunan ve birçok yönü içinde barındıran âyetlerdir. Nesh olunan âyetler, kıssa, emsâl ve sıfat âyetleri ve de bazı sûrelerin başında bulunan mukatta harfleri müteşâbih olarak kabul edilmişlerdir. Müteşâbih olan âyetlerden bazıları nisbî müteşabihtir. Bunların mânâsını ilimde derinleşenler bilebilirler. Bazıları ise hakiki müteşabihtir. Onların mânâsını Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başka hiç kimse bilemez. Muhkem âyetler de olduğu gibi müteşâbih sayılan âyetlere de îmân etmek farzdır. Ancak müteşâbih âyetlerin muhkem âyetlerden farkı: Bu âyetler açık bir hüküm bildirmediğinden kendileri ile amel edilmeyecek olmasıdır. Muhkem ve müteşâbih kavramlarını kısaca beyân ettikten sonra: 

Bilinmelidir ki, Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti gibi ümmetin imâmlarından birinin dâhi nesh olunmuştur veya müteşabihtir veyahut mücmeldir demediği; hepsinin ittifak ile “muhkem” diyerek kendisinden istidlal ettiği bir âyeti bırakarak ve hükmünden yüz çevirerek kıssa âyetleriyle istinbata kalkışmak câiz değildir. Aynı şekilde Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti gibi hükmü kat’î olan bir âyet-i kerîmeyi Yûsuf Sûresi’nin 50. âyeti gibi hükmü ancak ve ancak zannî olabilecek olan bir âyetle tahsis etmeğe, kayıtlamaya veya tefsîr etmeğe kalkışmak kesinlikle câiz değildir.

Yani mânâsı açık ve hüküm bildiren delâlet-i kat’î âyetleri terk ederek, mânâsı açık olmayan delâlet-i zannî olan âyetlerden hüküm çıkarmaya çalışmak câiz değildir. Yine delâlet-i kat’î olan muhkem âyetleri delâlet-i zannî olan âyetlerle nesh veya tahsis etmeğe veyahut kayıtlamaya kalkışmak, ümmetin ittifakıyla câiz değildir.

Bu açıklamalardan sonra ittifakla muhkem olan Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti gibi bir âyeti bırakarak ve hükmünden yüz çevirerek kıssa âyetleriyle istinbata kalkışan bir kimsenin durumunu veyahut Nisâ Sûresi’nin 60. âyeti gibi hükmü kat’î olanı, Yûsuf Sûresi’nin 50. âyeti gibi hükmü ancak zannî olabilecek olanla tahsis etmeğe, kayıtlamaya veya tefsîr etmeğe kalkışarak müteşabihe dalmanın ne anlama geldiğini ifâde etmek yerinde olacaktır: “Âişe radıyallâhu anha’dan rivâyet edilen hadîste o, şöyle demiştir: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Sana Kitâbı indiren O’dur. O Kitâb’ın bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitâb’ın esasıdır. Diğer kısmı ise müteşabihtir. Kalblerinde hastalık olanlar, fitne çıkarmak ve te’vîline gitmek arzusuyla onun müteşâbih olanına uyarlar. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allâh bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: ‘Biz ona îmân ettik hepsi rabbimiz katındandır’ derler. Ancak akıl sâhibleri düşünüp, öğüt alır’(Âli İmrân: 3/7) âyetini okudu. Sonra şöyle buyurdu: (Ya Âişe) ‘Kur’ân’ın müteşabihlerine tâbi olanları gördüğün zaman, bil ki onlar, Allâh’ın kitâbında bahsedip yerdiği kimselerdir. O halde onlardan sakının.” [(SAHİH HADÎS:) Buhârî (4547); Müslim (2665) …]

İmâm Taberî  rahimehullâh, Âli-İmran Sûresi’nin 7. âyetinin tefsîrinde “Kalblerinde hastalık olanlar, fitne çıkarmak ve te’vîline gitmek arzusuyla onun müteşâbih olanına uyarlar”buyruğu ile alâkalı olarak -özetle- şöyle demiştir: “Muhammed bin Ca’fer bin Zübeyr şöyle der: Muhkem âyetler, içlerinde Allâh’ın kesin hüccetleri olan, kulları günahlardan koruyan, husumetleri ve bâtılı def eden âyetlerdir. Bunlar konuldukları mânâlardan çıkarılmaz ve tahrif de edilemez. Müteşâbih olan âyetler ise, te’vîl edilebilen, sapıkların, sapıklığa çekebilecekleri âyetlerdir. Allâh kullarını bu âyetlerle de imtihan etmiştir. Bir kısım helâl ve haramlarla imtihan ettiği gibi. Bu âyetler, bâtıl te’vîllerle te’vîl edilmemeli ve hak olan mânâlarından saptırılmamalıdırlar.

İbn Zeyd  der ki: ‘Kur’ân-ı Kerîm’in müteşâbih âyetleri hakkında, Allâh’ın, imtihan etmeyi ve saptırmayı dilediği kimse şöyle der: ‘Ne oluyor bu mes’eleye de şöyle olmuyor? Ne oluyor bu mes’eleye de böyle olmuyor?’

Âyet-i kerîmede ‘Kalblerinde hastalık olanlar, fitne çıkarmak ve te’vîline gitmek arzusuyla onun müteşâbih olanına uyarlar’ buyrulmaktadır. Yani, kalblerinde haktan sapma meyli bulunanlar, âyetlerin lafızları birbirine benzeyen ve mânâları çeşitli olanına tâbi olup, onu çeşitli şekillerde yorumlarlar ki kalblerinde bulunan sapma ve hak yoldan ayrılma hastalıklarına bir bahane bulsunlar. Onlar, âyetlerin te’vîllerini bilmekte güçsüz olan kimselerin kafalarını karıştırsınlar. Böylece kendi sapıklıklarını aşılama imkânı bulsunlar.

Abdullâh bin Abbas bu ifâdeyi şöyle izah etmiştir. Kalblerinde haktan sapma eğilimi bulunanlar, muhkem olan âyetleri müteşâbih olan âyetlere göre, müteşâbih olan âyetleri de muhkem olan âyetlere göre yorumlamaya çalışırlar. Böylece insânların kafalarını karıştırmak isterler. Allâh da onların kafalarını karıştırır…” [Taberî , Câmiu’l-Beyân: 6/177 vd.] 

Anlaşılacağı üzere Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in tefsîri ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamalarına göre, ancak sapmak ve de saptırmak isteyen kimseler muhkem âyetleri bırakıp, müteşâbih âyetlere dalarlar. Hangi âyetin muhkem hangisinin müteşâbih olduğunda ise ümmetin imâmlarının sözüne itibar edilir. Nitekim 1704-1762 yılları arasında yaşayan Hanefi Mezhebi müctehidlerinden Şah Velîyullah Dehlevî  rahimehullâh, şöyle demektedir: 

“Bilinsin ki: Muhkem, dili bilenin, kendisinden ancak bir tek mânâ anladığı kelâmdır. Bu anlama da muteber olan ise ilk Arab nesillerinin anlamasıdır. Yoksa zamanımızın tedkikçilerinin anlaması değildir. Çünkü boş tedkik, şifası pek müşkil öyle bir hastalıktır ki, muhkemi müteşabih, malumu da meçhul yapar.” [Dehlevî , el-Fevzu’l-Kebîr fi Usûli’t-Tefsir: 82.]

Dehlevî  rahimehullâh, muhkemi ve müteşabihi ve de bunlara bağlı olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr etmede yaşamış olduğu zamandaki kimselerin değil, kendileri övülen selef neslinin beyânının asıl olduğunu zikretmektedir. Ya da en azından bu konuda uzmanlaşmış, ilmini diğer bir âlimin teyid ettiği kimselerin bu işin hakkını verebileceğini, herkesin haddini bilmesi gerektiğini ifâde etmektedir. Bizim zamanımızda yaşayıp da durumları malum insânların: “Bu muhkemdir”, “bu müteşabihtir veya mücmeldir” demesinin ne büyük bir cinâyet olduğu ortadadır. 

Sonuç olarak hükmü hakkında bunca âyet, hadîs ve kavil bulunan bir mes’elede sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Hak ortadadır, hakkın dışında bâtıldan başka bir şey yoktur. 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

29. Soru: Yûsuf aleyhisselâm iktidardaki tâğuttan hüküm istemiş midir?

Cevâb:     

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Bilindiği üzere, Nebîler, Allâh’u Teâlâ’nın insânlar içerisinden seçerek kendilerine vahyettiği, kendilerine vahyolunanı da insânlara ulaştırmakla görevli kıldığı kimselerdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, tevhîd dînini insânlara ulaştırmakla görevli kıldığı nebîlerine diğer insânlardan ayrılacak bazı özellikler vermiştir ki bu, onların Allâh tarafından seçilmiş kişiler olduğuna delîl olsun. İşte o özelliklerden bir tanesi, nebîlerin mâsum olmaları yani “ismet” sıfatıdır. 

Haricîlerin Fudayliyye fırkası dışında bütün ümmet, nebîlerin küfre düşmekten mâsum oldukları hususunda icmâ etmiştir. Fudayliyye fırkası nebîlerin küfre düşebilecekleri görüşündedir. Haşeviyye fırkasına göre: Nebîler, büyük ve küçük günahları işlemeye teşebbüs edebilirler. Mutezile fırkasına göre ise: Büyük günah işlemezler fakat küçük günahlara teşebbüs edebilirler. [Bak: er-Râzî, Nebîlerin Mâsumiyeti: 13.]  

Ehl-i Sünnet’e göre nebîler, küfür ve her türlü günahı işlemekten mâsum olup, bu fiiileri işlemekten Allâh’u Teâlâ tarafından korunmuşturlar. Âdem aleyhisselâmla başlayan Muhammed aleyhisselâm ile sona eren nebîler topluluğunun tümü mâsumdur. Onların mâsumiyetini zedeleyecek olan inanışlar, âmentünün esasından olan nebîlere îmân şartını zedelemektedir. Bununla da kalmayıp onların getirdiği dîn hakkında şüphelerin oluşmasına yol açmaktadır. Zîrâ nebîler emin ve mâsum kimseler değillerse, tebliğ ettikleri şeylerde hata edebilirler, nefislerine uyarak insânları çıkarları doğrultusunda kullanabilirler. Oysa onlar, tüm bunlardan münezzehtirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, son nebî ve kendisinden sonra rasûl gelmeyecek olan Muhammed aleyhisselâm hakkında şöyle buyurmaktadır:  

“Eğer o bizim adımıza birtakım sözler uydursaydı, onu elimizle yakalar, sonra da onun şah damarını keserdik.” (Hakka: 69/44-46)

“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delîl olarak okunduğunda, bize kavuşmayı ummayanlar: ‘Ya (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir’ dediler. (Onlara) De ki: ‘Onu (Kur’ân-ı Kerîm’i) kendi görüşlerimle değiştirmem benim için olacak şey değildir (benim buna yetkim yoktur).  Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime (karşı gelerek) is-yân edecek olursam, elbette büyük bir günün azâbından korkarım’.” (Yûnus: 10/15)

“O, hevadan (kendi istek, düşünce ve arzularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiyden başkası değildir.” (Necm: 53/3-4) 

Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler nebîlerin, Allâh’u Teâlâ’nın kendilerine vahyettiğinden başkasını yapmaya kudret ve güçlerinin olmadığını açıkça ifâde etmektedir. Tüm nebîlere ilk vahyolunan ise tâğutların alaşağı edilerek Allâh’ın tevhîd edilmesidir.  

“Senden önce hiçbir Rasûl göndermedik ki ona: ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25) 

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik.” (Nahl: 16/36) 

Âyetlerde ifâde olunduğu üzere tüm nebîlere tevhîd vahyedilmiş ve tebliği istenmiştir. Sahte ilâhlara yani tâğutlara kulluk edilmesi ise yasaklanmıştır. Tüm nebîler, işte bu esaslar üzere gönderilmişlerdir. 

Nebîler, tâğutların saltanatlarını yıkarak ibâdetin yalnız Allâh Azze ve Celle’ye yapılması için mücâdele etmişlerdir. İbrâhim aleyhisselâm Nemrut’la, Mûsâ aleyhisselâm Fir’avun’la Muhammed aleyhisselâm Ebû Cehil’le ve ismini zikretmedi ğimiz diğer nebîler, kavimleri içinde bulunan müstekbirliği meslek edinmiş tâğutlarla mücâdele etmişler, hatta bazıları bu uğurda şehid edilmişlerdir. 

Yûsuf aleyhisselâm’da o nebîlerden bir nebî ve nebî soyundan gelen şerefli bir kuldur. Ne var ki, muvahhidlerin önderlerinden olan bu nebî, hayatında iftiraya uğradığı gibi vefatından sonrada iftiralara uğramıştır. Kendisine atılan iffetsizlik iftirası bizzat Kur’ân’ın haber vermesiyle bertaraf edilmiştir. Ancak kendisinin vefatından binlerce yıl sonra iki tâife daha ona iftira atmıştır. Bunlardan birinci tâife tâğuti düzenlerde şirk kanunlarına göre görev alma isteğinde olan “partici” kesimdir. İkinci tâife ise tâğuti düzenlerin şirk kanunlarından hüküm istenebileceğini iddia eden “münâfık” kesimdir. Her iki tâifede Yûsuf aleyhisselâm kıssasından kendilerine göre bazı şeyler söyleyip, yaptıkları küfrî amellerinin dayanağı olarak, -maalesef – Yûsuf aleyhisselâm’ı göstermektedirler… 

Yûsuf aleyhisselâm için böylesi bir şekilde kanaât sâhibi olmaktan, âlemlerin rabbi olan Allâh’a sığınırız. Yûsuf aleyhisselâm, iktidardaki tâğutun bekâsı adına onun sisteminde görev almadığı gibi, esaret altındayken dâhi tâğuttan hüküm istememiş ve ona ibâdet etmemiştir. Bilakis o, tâğutların düzenlerini başlarına geçirerek tevhîdi hâkim kılmak için gönderilmiş bir nebîdir. Allâh’u Teâlâ’nın: “Andolsun, biz her ümmete ‘Allâh’a kulluk edin tâğuta kulluk etmekten kaçının’ diye (emretmeleri için) bir rasûl gönderdik” (Nahl: 16/36) buyruğunda beyân olunduğu üzere nebîlerin ve rasûllerin görevi tevhîdi hâkim kılarak tâğutları devirmektir. 

Sonra iftira sâhibleri Yûsuf aleyhisselâm’ın dilinden dökülen şu sözleri nasıl idrak edemeyip, Allâh’ın bir nebîsi olan Yûsuf aleyhisselâm’ın mâsumluk sıfatını ibtâl eden bir îtikâda sâhib olabilirler?

“Ben atalarım İbrâhim’in, İshâk’ın ve Yakûb’un dînine uydum. Allâh’a hiç bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değildir. Bu, bize ve insânlara Allâh’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insânların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allâh mı? Sizin Allâh’tan başka taptıklarınız, Allâh’ın kendileri hakkında hiç bir delîl indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allâh’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur, fakat insânların çoğu bilmezler.” (Yûsuf: 10/38-40) 

Yûsuf aleyhisselâm, hapiste mustazaf bir konumda iken dâhi zindan arkadaşlarına “Hüküm, yalnızca Allâh’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir”demekle, Allâh’ın kendisine vahyettiğini tebliğ ediyor ve kendisine isnâd edilen “tâğuti düzende görev aldı” ve de “hüküm için tâğuta başvurdu” iddialarının birer iftira olduğunu -anlamak isteyenler için- açık bir şekilde gösteriyor…       

Yukarıda ifâde edildiği üzere nebîlere bu gibi iftiraları atanlar, onların mâsumiyet sıfatını yok saymaktalar. Allâh’ın tevhîdi tebliğ etmekle görevlendirdiği nebîlerinin, şirk işleyebilir olduğunu söylemekte ve savunmaktalar. Bu kimseler, âmentünün aslında dâhi Allâh’a geçerli bir şekilde inanmamış kimselerdir. Rabbim bu kimselere bir an önce tevbe ederek dîne dönmeyi nasip etsin. Allâhumme Âmin.  

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

30. Soru: Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesini nasıl anlamamız gerekir?

Cevâb:      

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur. 

Ümmetin âlimlerinin üzerinde ittifak ederek söyledikleri şudur: “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allâh’a aittir. Allâh’ın hâkimiyetine el uzatmaya çalışan veya onun kendisinin de hakkı olduğuna inanan, Allâh’ın indirdiklerini değiştirerek veya reddederek veyahut yürürlükten kaldırarak kendi hükümleriyle hükmeden herkes kâfirdir. Allâh’ın kanunlarının haricindeki kanunlarla hükmedenler isterse bu kanunları kendileri kanunlaştırmasalar da hüküm aynıdır. Bu kimseler rubûbiyyet ve ulûhiyyet tevhîdinde şirk koşmuşlardır. Kim de kâfirlerin küfür kanunlarından hüküm istenebileceğine îtikâdî veya amelî tasdik ortaya koyarsa bu kimse de Muhammed aleyhisselâm’a inen Kur’ân’a karşı münâfık olan kâfir bir kimsedir.” 

Bunlar ümmetin imâmlarının nasslara binâen ittifakla ortaya koydukları kâidelerden bazılarıdır. Bu kâideler beyân edildikten sonra: 

Bilinmelidir ki, Yûsuf aleyhisselâm muhâkeme edilerek zindana atılmadığı gibi yine muhâkeme edilerek zindandan çıkarılmamıştır. O, kendisine iftira atanların kabahatinin örtbas edilmesi için zulmen hapse atılmış, Allâh’ın nusretiyle zindandan iffetinin isbâtıyla çıkmıştır.

Kralın elçisi, Yûsuf aleyhisselâm’ı zindandan çıkarmak için geldiğinde Yûsuf aleyhisselâm hürriyetine kavuştuğu, hakkında kimse dâvâcı olmadığı ve hiçbir suçu olmadığı halde zindandan çıkmadı. Çünkü Allâh’ın irâdesi, nebîsinin masumiyetini herkese isbât etmekti. 

Yûsuf aleyhisselâm, krala mâsumiyetinin ortaya çıkması için, ellerini kesen kadınların maksadının ne olduğunu sormasını istedi. Kral da o kadınları topladı ve onlara maksadlarını sordu. Kadınlar, Yûsuf aleyhisselâm’ın iffetini koruyan temiz bir kimse olduğunu, vezirin yokluğunda ona ihânet etmediğini ve şehvet düşkünleri tarafından iftiraya uğrayarak suçsuz ve mazlum bir şekilde hapse atıldığını açıkladılar. Bu itiraf ile Yûsuf aleyhisselâm’ın yılarca suçsuz yere, zulmen hapsedildiği ortaya çıkmakla beraber, Yûsuf aleyhisselâm kral dâhil herkesin îtimâdını geri kazanmış oldu.   

Yûsuf aleyhisselâm’ın, kraldan kadınlara maksadlarını sormasını istemesi, kraldan hüküm istemek değildir. O, kralın, kendisinin kim ve nasıl bir kişiliğe sâhib olduğunu ve de niçin zindana atıldığını öğrenmesini istemişti. Kral da konuyu araştırmış, onun suçsuz olduğunu anlamıştır. Zîrâ Yûsuf aleyhisselâm’ın şu sözleri bunu ifâde emektedir:  “Bu, (itiraf vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allâh’ın ihanet edenlerin hileli düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.” (Yûsuf: 12/52) 

Yoksa Yûsuf aleyhisselâm kraldan kendisi hakkında hüküm vermesini veya daha önce verilen hükmü değiştirilmesini istemediği gibi verilecek yeni bir hükümle serbest kalmak için herhangi bir talebi de olmamıştır. Çünkü Allâh’u Teâlâ, tâğutların reddedilmesini tüm nebîlerine emrettiği gibi ona da emretmiştir. Bu söylediklerimizin aksini iddia etmek, âmentünün şartlarından rasûllere îmân noktasında büyük bir dalâleti gerektirir ki, bu küfürden başkası değildir.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için onu yaşayan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’ne bakmamız, Kur’ân ve Sünnet’i şiar edinen selefin izinden gitmemiz, selefin fehmini bize açıklayan Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaat etmemiz gerekir. 

Eğer Yûsuf Sûresi’nin mezkûr âyeti bu mes’elede delîl olabilecek bir nass olsaydı, vallâhi imâmlarımız bunu mutlaka tespit ederler ve buna değinirlerdi. Hiç olmazsa tâğuta muhâkeme olmanın küfür olduğu ile alâkalı âyetleri tefsîr ederlerken Yûsuf Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesine atıf yaparlardı. Zîrâ helâ adabını dâhi ilgili kitâblarda sahifelerce anlatmış olan Ehl-i Sünnet’in imâmları, nasıl olurda bu âyetin tâğuta muhâkeme olma noktasında bir ruhsat ifâde ettiğini atlarlar da, hep küfür fetvası verirler? Subhanallâh! Allâh’ım senin sapıttırdığına hidâyet edici yoktur. 

Ayrıca bunu iddia etmek ümmetin 1431 yıldır dalâlet üzere birleştiğini ifâde etmek demektir. Ancak bu kimseleri bizzat Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurarak yalanlamaktadır: “Allâh, ümmetimi, dalâlet üzerinde birleştirmez.” [(SAHİH Hadîs:) Ebû Dâvûd (4253); Tirmizî (2167)… ] 

Anlayacak olan kimseler için bu kadarı yeterlidir. Hakka intisab eden kimselere müjdeler olsun.

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

HÂTİME:

Bilinmelidir ki bizim, Kur’ân ve Sünnet nasslarına bağlı kalarak, saf ve duru olan tevhîd akîdesini yaşamaktan ve de yaşanması için tevhîd-î dâveti yapmaktan başka bir amacımız bulunmamaktır. Hiçbir kimsenin şahsına düşmanlığımız yoktur. Düşmanlığımız ancak İslâm dışı olan akîdeleredir. İslâm dışı olan akîdelerin bâtıllığını ve bu akîdelerin sonu ebedî cehenneme götürecek olan her türlü fesâdını yok ederek tevhîdin aslını bu kitâbımızda olduğu gibi ortaya koymak, biz muvahhidlerin görevidir.      

Kitâbımızda Kur’ân ve Sünnet nasslarından ve de Ehl-i Sünnet âlimlerimizden yapılan nakillerden anlaşıldığı üzere, dâr (yurt, yer) farkı gözetmeksizin tâğutun tüm cüzleriyle reddedilmesi îmânın şartıdır. Bu şartı yerine getirenler Müslüman kabul edilirken, bu şartı yerine ge-tirmeyenler kâfir olarak kabul edilirler. Dâru’l-İslâm’da -yani İslâm kanunlarının hâkim olup, uy-gulandığı yerlerde- îmân ehli olmak için hangi şartlar gerekiyorsa, Dâru’l-Harb’de -yani İslâm kanunlarının uygulanmadığı yerlerde- de aynı şartlar gerekmektedir. Bu sebeble Dâru’l-Harb’de îmânın aslından olan, tâğutun ve de muhâkemesinin reddedilmesi şartını düşüren bir kimse, açıklandığı üzere ne Kitâb’tan ne de Sünnet’ten delîl olabilecek bir nass getiremez. Buna mukabil Kitâb ve de Sünnet onun aleyhine birçok nasslarla doludur. Nitekim Şeyh Abdurrahmân bin Hasen şöyle demektedir: “Allâh’u Teâlâ’nın, Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor’ (Nisâ: 4/60) âyeti hakkında İbn Kesîr şöyle demiştir: Allâh’u Teâlâ, bu âyette Kur’ân ve Sünnet’in dışında başka şeylere muhâkeme olan kişiyi yermektedir, burada asıl belirtilmek istenen şey, tâğuttur. İbn Kayyim’ın tâğuta dair tanımı daha önce geçmişti. Bu tanıma göre kulun kabul ettiği, tâbi olduğu ya da itaat ettiği haddini aşan her şey tâğuttur.

Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğuta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir. Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir.

Kim de bu ikisiyle hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlünün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğuta ibâdet etmiş olur.

Eğer ibâdet ettiği mahlûk sâlih kimse ise, bu kimse şeytâna ibâdet etmiş olur. Çünkü şeytân ona böyle yapmasını emretmiştir… Kim Allâh’tan başkasına ibâdet ederse, Allâh’ın hakkına tecavüz ederek; ibâdet edilmeye layık olmayan bir şeye tapmış olur… 

Her kim insânları Allâh ve Rasûlünden başkasına muhâkeme olmaya çağırır ve Allâh ve Rasûlünün getirdiğini terk etmeye ve bundan vazgeçmeye dâvet ederse, itaat konusunda Allâh’a şirk koşmuş, Rasûlullâh’ın Allâh’tan getirdiği şeye muhâlefet etmiş olur. Oysa Allâh bize bunları reddetmeyi emretmiştir.     

‘Aralarında, Allâh’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allâh’ın sana indir-diğinin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın.’(Mâide: 5/49) 

‘Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.’(Nisâ: 4/65) 

Her kim Allâh ve Rasûlünün emrettiği şeye muhâlefet eder, insânlara Allâh’ın indirdiğinin ve Allâh ve Rasûlünün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu taleb eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslâm ipini, ahdini boynundan çıkarıp atmıştır. Hatta kendisinin Müslüman olduğunu ileri sürse, mü’min olduğunu iddia etse de durum böyledir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, böyle bir şey peşinde olanları red ve inkâr etmekte, onların ‘bizde inanıyoruz’ iddialarını kabul etmeyip yalanlamaktadır. Çünkü âyette yer alan ‘zu’m’ kelimesi onların îmânsızlıkları gösterir. Zîrâ Arabçadaki ‘zannediyorlar’ fiili, çoğunlukla içinde yalanın yer aldığı kuru dâva iddiayı ifâde eder. Çünkü buradaki kişiler, iddia ettikleri şeye aykırı amelde bulunmaktadırlar. Bu gerçeği şu âyet zâten ortaya koymaktadır: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60)

Nitekim bu gerçek Bakara Sûresi’ndeki âyette de yer almaktadır. Bir kimse bu rüknü yerine getirmez ve tamamlamazsa muvahhid olamaz. Çünkü tevhîd îmânın temelidir. Zâten bu sayede tüm ameller sahîh olabilmekte, onsuzda fesâda uğramaktadır. Bu husus şu âyette açıklanır: ‘Her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapa sağlam bir kulba yapışmıştır.’ (Bakara: 2/256)

Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’(Nisâ: 4/60) İfadesiyle Allâh’u Teâlâ, tâğuta muhâkeme olmayı istemenin şeytânın emri olduğu gerçeğini bildiriyor. Şeytân bu şekilde muhâkeme olmayı, kendisine itaat edenlere süslü gösteriyor. Yine âyet, şeytânın saptırabileceği kimseleri bu yoldan saptırdığını açıklıyor. Âyet bunun en büyük sapkınlık olduğunu ve hidâyetten de en çok uzaklaşmak olduğunu beyân ediyor.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]   

Sonuç olarak tâğutu reddetmek îmânın ön şartı olduğuna göre; tâğutu velâyetiyle, muhâkemesiyle ve savunuculuğuyla kısacası tüm cüzleriyle ve çeşitleriyle reddetmeyenler, Allâh’a îmânlarında zan sâhibi olan kimselerdir. Onlar, Rasûlullâh’a ve ondan önceki nebîlere ve de onlara inen kitâblara sahîh olarak îmân etmemiş kimselerdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allâh hidâyet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.”(Nahl: 16/36)

“Artık hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır. O halde her kim tâğutu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır” (Bakara: 2/256)

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisâ: 4/60) 

“Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.” (Zumer: 39/17)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, tevhîdi yaşamak isteyen tüm kullarına tevhîdi eksiksiz olarak yaşayabilmelerini kendilerine kolaylaştırsın. Tevhîdden sapmış ve uzaklaşmış olanlara ise çok geç olmadan tekrar tevhîde dönmelerini nasip etsin. Hak bellidir haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?  

“Ha, Mim. Bu kitâbın (Kur’ân’ın) indirilmesi, mutlak güç sâhibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı ağır olan, lütuf sâhibi Allâh tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.”(Gâfir: 40/1-3) 

“Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”(Âli İmrân: 3/8) 

“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibâdet şekillerini göster. Tevbemizi kabul et. Çünkü sen, tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara: 2/128)

“Rabbimiz!  Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara: 2/286)

1. Bölüm: 1 ila 10. Sorular      2. Bölüm: 10 ila 20. Sorular     3. Bölüm: 20 ila 30. Sorular

pdf-2