«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Sorularla Îmân Kavramı

Sorularla Îmân Kavramı

MUKADDİME:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Akîdevî kavramlar, İslâm Dîni’nde öğrenilmesi gerekli olan şeylerin başında gelmektedir. Zîrâ geçerli bir îmân ancak akîdevî kavramların sahîh bir şekilde öğrenilmesiyle gerçekleşebilir. Öğrenilmesi gerekli olan bu kavramların başında küfür ve îmân, tevhîd ve şirk gibi kavramlar gelmektedir. Bu sebeble bilinmesi zarûrî olan bu kavramlardan îmân kavramını delîlleriyle birlikte Müslüman kardeşlerimin istifadesine sunabilmek için muhtasar bir şekilde açıklayacağım. Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’u Teâlâ’dandır.

ÎMÂNIN TANIMI VE HAKÎKATİ

Îmân demektir?

Îmân kelimesi lügatte: “Emniyet ve tasdîk” demektir. Emniyet: “Güven vermek ve güven içinde olmak” demek olup, korkunun zıddıdır. Tasdîk: “Doğrulama ve onaylama” demek olup, yalanlamanın zıddıdır.

Istılâhta ise: “Îmân: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile kabul etmek, dil ile söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir.” Buna göre: “Îmân: Kalb ile tasdîk, dil ile söylemek ve âzâlarla amel etmektir.”

Îmân, emredilen ve tavsiye edilen ibâdetleri yerine getirmekle artar, yasaklanan şeyleri yani günahları işlemekle azalır.

Îmânın kuşattığı üç unsur nedir?

Îmânın kuşattığı üç unsur; kalbin tasdîki, dilin ikrârı ve âzâların amelidir. Bu üç unsuru yerine getiren kimselerin îmânları sahîh ve kâmil bir îmândır.

Îmân, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiği şeylerin tümünü kalben tasdîk etmeği yani kalbin söz ve amelini, bunları dil ile ikrâr etmeyi yani dilin söz ile amelini ve âzâların amelini içine alır.

Kalbin sözü, hakkı tanıyarak onu kabul etmesi ve onda şüphe etmemesidir. Kalbin ameli ise kalbin niyet ve kastını Allâh’a ait kılması, itaat ve teslimiyet, yönelme ve tevekkül, korkma ve ümit etme, sığınma ve yardım isteme gibi ibâdetleri sadece Allâh’u Teâlâ için yapmasıdır.

Dilin sözü, îmân için kabul ettiğini söylemesi gerekli olan şeyleri ikrar ederek bunlara bağlanmasıdır. Dilin ameli ise dil ile yapılan kelime-i tevhîdi söylemek, Kur’ân okumak ve zikretmek gibi ibâdetleri yerine getirmektir.

Âzâların ameli, kalbin, dilin ve diğer organların emredilenleri yaparak yasaklanan şeylerden de kaçınmasıdır.

Îmânın hakîkati nedir?

Îmânın hakîkati, kelime-i tevhîdin ifâde ettiği manadır. Yani Allâh’tan başka hak ilâhın olmadığı ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun rasûlü olduğudur. İşte bu, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiği şeylerin hakîkatidir ve diğerlerinin üzerine binâ edildiği aslıdır.

Allâh’tan başka hak ilâhın olmadığına îmân, Allâh Teâlâ’ya ve O’nun birliğine inanmayı gerektirir. O’nun varlığını, rubûbiyyetini yani, her şeyin yaratıcısı, sâhibi ve idârecisi olduğunu, ulûhiyyetini yani sadece O’nun ibâdete lâyık olduğunu, isimlerini ve sıfatlarını yani bütün kemâl ve yücelik sıfatlarına ve en güzel isimlere sâhib olduğunu, kendisine has özelliklerinin hiçbirinde hiçbir ortağının bulunmadığını kesin bir şekilde tasdik etmek, kâmil manada ikrâr etmek ve bu ikrâr ve tasdîkin gereğini hem ilmî, hem de amelî olarak yerine getirmekle gerçekleşir.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Allâh Teâlâ’nın rasûlü olduğuna îmân, Muhammed aleyhisselâm’ın Allâh’ın elçisi, nebî ve rasûllerin sonuncusu olduğunu tasdîk etmeği gerektirir. Onun, Allâh Subhânehu ve Teâlâ ve İslâm Dîni hakkında verdiği haberlerin hepsini; gaybî konuları, hükümleri ve dînin bütün ayrıntılarını kabul etmekle, Muhammed aleyhisselâm’ın emrettiği hususlara açıkta ve gizlide mutlak bir itaatle boyun eğmekle ve yasakladığı şeylerden de vazgeçmekle gerçekleşir.

Kalb ile tasdîk etmenin delîli nedir?

Îmânın gerektirdiği inanç esaslarını kalb ile tasdîk etmenin îmânın aslı olduğunun delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Îmân henüz kalblerinize girmedi.” [el-Hucurât: 49/14]

“Ey Rasûl, ağızlarıyla ‘inandık’ deyip de kalbleri îmân etmeyenlerden küfre koşanlar seni üzmesin.” [el-Mâide: 5/41]

Ebû Saîd el-Hudrî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:

“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra, Allâh’u Teâlâ: ‘Kalbinde (şirk bulaşmamış) hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı cehennemden çıkarın!’ buyurur.” [Buhârî (22); Müslim (326)…]

Dil ile ikrâr etmenin delîli nedir?

Îmânın gerektirdiği sözleri dil ile ikrâr etmenin îmânın müsemmâsına dâhil olduğunun Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Deyin ki: Biz Allâh’a ve bize indirilene inandık.” [el-Bakara: 2/136]

“Deyin ki: Şâhit olun, biz Müslümanlarız.” [Âli İmrân: 3/64]

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle ise buyurmuştur:

“İnsânlar ‘lâ ilâhe illallâh’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim lâ ilâhe illallâh derse, haklı olmak dışında canını ve malını benden korumuş olur. Onun hesabı -bundan sonra- Allâh’a aittir.” [Buhârî (6924); Müslim (32)…]

Âzâlar ile amel etmenin delîli nedir?

Îmânın gerektirdiği amelleri âzâlar ile yerine getirmenin îmânın aslına dâhil olduğunun delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Allâh sizin îmânlarınızı asla zâyi etmez.” [el-Bakara: 2/143]

Bu âyet-i kerîmedeki îmândan maksadın namaz olduğu hususunda icmâ edilmiştir.

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allâh’a, ahiret gününe, meleklere, kitâb ve nebîlere îmân edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allâh’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” [el-Bakara: 2/177]

Ebû Cemre’den rivâyet edildiğine göre, İbn Abbâs radîyallâhu anhumâ şöyle demiştir:

“Beni Abdülkays heyeti Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelince, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onlara (önce) Allâh’a îmân etmeyi emretti ve: ‘Bir olan Allâh’a îmân nedir biliyor musunuz?’ buyurdu. Onlar: ‘Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (Allâh’a îmân etmek:) ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (İslâm devlet hazinesine) vermeniz demektir’ buyurdu.” [Buhârî (53); Müslim (24)…]

Îmân sâbit midir, yoksa artar ve eksilir mi?

Îmân sâbit değildir. Emredilen ve tavsiye edilen ibâdetleri yerine getirmekle artar, yasaklanan şeyleri yani günahları işlemekle azalır. İnanılması gerekli olan şeyler bakımından ise artmaz ve eksilmez.

Îmânın artıp eksilmesinin delîli nedir?

Îmânın artıp eksilmesinin delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

 “Îmân edenlerin îmânını artırsın.” [el-Muddessir: 74/31]

“Müminler o kimselerdir ki, Allâh anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” [el-Enfâl: 8/2]

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insânlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan korkun’ dediklerinde, bu tehdit onların îmânlarını artırmış ve ‘Allâh bize yeter. O ne güzel vekildir’ demişlerdir.” [Ali İmrân: 3/173]

Ebû Saîd el-Hudrî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra Allâh’u Teâlâ: ‘Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı ce­hennemden çıkarın!’ buyurur.” [Buhârî (22); Müslim (304) …]


ÎMÂNIN RÜKÛNLERİ

Îmânın rükûnleri nelerdir?

Îmânın rükûnleri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere inanmaktır. Îmân bu altı esas üzerine kurulmuştur. Bunlardan biri dahi olmadığında îmân geçersiz olur.

Îmânın rükûnlerinin delîli nedir?

Îmânın rükûnlerinin delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

 “Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler ve şöyle dediler: O’nun rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.” [el-Bakara: 2/285]

“Onlar (müminler) sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Âhirete de kesin olarak inanırlar.” [el-Bakara: 2/4]

“Gerçekten biz, her şeyi bir kader ile yarattık.” [el-Kamer: 54/49]

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” [en-Nisâ: 4/136]

Ömer bin Hattâb radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:

“Îmân; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve hayırlısıyla şerlisiyle kadere inanmandır.” [Müslim (8); Ebû Dâvûd (4695) …]

Amr bin Şuayb’ın dedesinden rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:

“Kişi hayrı ve şerri ile kadere inanmadıkça îmân etmiş olmaz.” [Ahmed (6703); Taberânî (Evsât: 7043)…]

ÎMÂNDA VE İSLÂM’DA İSTİSN 

Îmânda istisnâ yapmak ne demektir?

Îmânda istisnâ yapmak, bir Müslüman: “Sen mümin misin?” diye sorulduğunda: “İnşAllâh ben müminim” demesidir.

Îmânda istisnâ yapmanın hükmü nedir?

“İnşAllâh ben müminim” diyerek îmânda istisnâ yapmak müstehabtır. Zîrâ istisnâ yapmayan kişi, Allâh tarafından kendisine emredilen her şeyi yaptığını ifâde etmiş olur. Çünkü mümin olmak; îmân-ı mutlakı, îmân-ı mutlak ise bütün itaatleri müstehablara varıncaya kadar yerine getirmeyi ve bütün yasaklardan da mekruhlara varıncaya kadar uzak durmayı kapsar.

“Sen mümin misin” diye sormak câiz midir?

“Sen mümin misin” diye sormak bidât olup câiz değildir. Bu bidâtı, mürcie tâifesi amelin îmândan olmadığı görüşünü ispatlamak için ortaya attı. Böyle bir soruya mümkün mertebe cevâb verilmemelidir. Verilmek zorunda kalındığında ise: “İnşallah müminim” diye cevâb verilmelidir.

Îmânda istisnâ yapmanın delîli nedir? 

Îmânda istisnâ yapmanın delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Andolsun ki Allâh, rasûlünün rüyasını doğru çıkardı. İnşallâh siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allâh sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.” [el-Fetih:  48/27]

“Allâh’a yemin olsun ki ben, sizin Allâh’tan en çok korkanınız ve en çok muttaki olanınız olmayı umuyorum.” [Müslim (1110); Ebû Dâvûd (2389)…]

Îmânda istisnâ yapmanın nedeni ve hakîkati nedir? 

Îmânda istisnâ yapılmasının nedeni, kişinin kendi nefsini temize çıkarıp tezkiye etmemesi içindir. Zîrâ herhangi bir kayıt düşmeksizin mutlak bir ifâdeyle mümin olduğunu söylemek, kişinin eksiksiz bir îmâna sâhib olduğu zannını verir ki bu da kişinin kendini temize çıkarması ve tezkiye etmesi demektir.

Müslüman bir kişi: “Ben müminim” dediğinde kendisinin bütün emirleri yerine getiren ve bütün yasaklardan tâm anlamıyla kaçınan sâlih ve muttakilerden olduğunu iddia etmiş olur. Oysa samimi bir Müslüman; îmânî bağlılığı hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, ne kadar itaat ve ibâdet ederse etsin, hatta bütün farzları yerine getirip bütün haramları terk etse dahi yine de eksiksiz bir îmân sâhibi olduğunu, kesinlik ifâde eden bir üslupla söyleyemez. Aynı şekilde kendisinden istenen her şeyi yerine getirdiğini de iddia edemez. Hiçbir şey olmasa bile yaptığı amellerin kabul edilip edilmediğini kesin olarak bilemez. Belki de onun bilmediği ve amellerinin boşa gitmesine sebeb olan bazı şeyler vardır.

Kim olursa olsun hiçbir Müslüman, dînin emir ve nehiylerinin tamâmını eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirdiğini iddia edemez. Eğer iddia ederse kendisinin muttakilerden, Allâh’ın velî ve sâlih kullarından olduğunu ve doğrudan cennete girmeyi garantilediğini iddia etmiş olur ki bu, Allâh’a karşı bir haddi aşma ve O’nun adına hüküm vermedir. Allâh korusun aklı başında hiçbir Müslüman böyle bir iddiada bulunamaz.

Îmânda istisnâ îmânda şüpheye düşmek midir?

Îmânda istisnâ yapmak, îmânda şüpheye düşmek demek değildir. Zîrâ îmânda şüpheye düşmek küfürdür.

Îmânda istisnâ îmânın hakkını verememe korkusuyla ve onun gereklerini yerine getirme ve kemâline ulaşma ümididir. Buna göre de îmânda istisnâ, bir yönden îmânda şüphe etmemek diğer yönden ise îmânda mükemmellik iddiasından kaçınmaktır.

Îmânda istisnânın câiz olmadığı yer neresidir? 

Îmânda istisnâ îmân-ı mutlakta, yani îmânın hakîkati üzerinde yapılır. Zîrâ îmân-ı mutlak; itikatları, sözleri ve görünen ve görünmeyen tüm amelleri kapsar. İslâm’ın en alt sınırı ve îmânla küfrü birbirinden ayıran sınır olan îmânın aslında ise istisnâ yapmak câiz değildir. Yani îmânın kemâli değil aslı, tamâmı değil girişi anlamında olan îmânda istisnâ yapılamaz. Böyle bir istisnâ yapmak küfür olur.

İslâm’da istisnâ yapmak ne demektir?

İslâm’da istisnâ yapmak, bir kişiye: “Sen Müslüman mısın? diye sorulduğunda: “İnşallâh ben Müslümanım” demesidir.

İslâm’da istisnâ yapmanın hükmü nedir?

“İnşallâh ben Müslümanım” diyerek İslâm’da istisnâ yapmak câiz değildir. Zîrâ İslâm, îmânın en azı ve en alt mertebesi olup ondan aşağıda küfürden başka bir şey yoktur. İslâm, îmân ile küfür arasındaki sınırdır.

İslâm’da istisnâ yapmadan: “Ben Müslümanım” demenin delîli nedir?

İslâm’da istisnâ yapmadan: “Ben Müslümanım” demenin delîli Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“(İnsânları) Allâh’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” [Fussilet: 41/33]

“Bedeviler ‘îmân ettik’ dediler. De ki: Siz îmân etmediniz, lâkin ‘İslâm olduk’ deyin. Zîrâ îmân henüz kalblerinize girmiş değildir. Eğer Allâh’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, yaptığınız güzel işlerden hiçbirinin mükâfatını eksiltmez. Allâh, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [el-Hucurat: 49/14]

ÎMÂN VE İSLÂM  

Îmân ve İslâm aynı şeyler midir yoksa birbirlerinden farklı şeyler midir?

Îmân ve İslâm kelimeleri lügavî hakîkat itibarıyla birbirlerinden farklı şeylerdir. Nitekim îmân: “Tasdik, ikrar, marifet ve bağlılık” manasına gelirken, İslâm kelimesi ise: “Bir ve tek olan Allâh’a teslim olmak ve ibâdet ederek sadece O’na boyun eğmek” manasına gelmektedir.

Şerî hakîkatleri itibarıyla îmân ve İslâm, birbirlerine ayrılmamak üzere bağlı olan ve biri diğerinin tamâmlayıcısı olan iki kelimedir. Ayrı yerlerde mutlak manada kullanıldıklarında aynı manaya gelirler. Birlikte kullanıldıklarında ise farklı manalara gelirler. Bu durumda İslâm, zahirî (görünen) namaz, oruç ve zekât gibi amellerle izah edilir. Îmân ise bâtınî (görünmeyen) Allâh’a ve âhiret gününe inanmak, şirki ve küfrü reddetmek gibi itikâdî amellerle izah edilir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar…” [el-Ahzâb: 33/35]

Ancak her hâlükârda îmân ve İslâm kelimeleri birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İslâm’ı olmayanın îmânı, îmânı olmayanın da İslâm’ı olmaz. Müslüman, İslâm’ını sahîh kılacak bir îmândan yoksun değildir. Mümin de îmânını gerçekleştirecek bir İslâm’dan yoksun değildir.

ÎMÂNIN MERTEBELERİ

Îmânın mertebeleri nelerdir?

İcmâlî, tafsilî ve kâmil olmak üzere îmânın üç mertebesi vardır.

Îcmâlî îmân nedir?

İcmâlî îmân, îmânın aslını oluşturan şeydir. Buna “mutlak îmân” da denir. Bu, küfür ile îmân arasındaki sınır olup eksilmeyi kabul etmez. Her mükellef için farzdır. Günahkâr olan Müslümanlar da bu mertebenin içine dâhildir. Zîrâ günah işlemek îmânın kemâlini ortadan kaldırsa da, aslını ortadan kaldırmaz.

İcmâlî îmân, tasdîkle, icmâlî (toptan, genel) bir bağlılıkla; zâtında, rubûbiyyetinde, ulûhiyyetinde, isim ve sıfatlarında Allâh’ı birlemekle; ibâdete sadece O’nu lâyık görmekle; emirlerine ve yasaklarına uymakla ve gönderdiği rasûlüne tâbi olmakla gerçekleşir. Bu mertebedeki îmâna sâhib olmak için îmânı tâm olarak bilmek şart değildir. Kişi, bunların hepsiyle amel ettiği zaman kendini küfürden kurtaracak olan “îmânın aslına” sâhib olmuş olur.

Tafsilî îmân nedir?

Tafsilî îmân, icmâlî îmândan sonra gelen mertebedir. Buna “îmân-ı mutlak” da denir. Bu mertebede bulunanlar îmânın gereğini hakkıyla yerine getirenlerdir. Farzları eda ederler ve haramları terk ederler. Küçük büyük bütün günahlardan ve kötülüklerden sakınmak, emirleri yerine getirmek, dînin bütün ayrıntılı hükümlerini tasdik etmek ve güçleri yettiğince gizlide ve açıkta onlarla amel etmek suretiyle îmânın gereğini hakkıyla yerine getirirler. Onların kalpleri şirkten, şüpheden ve şehvet hastalıklarından kurtulmuştur. Basiretli ve bilinçli bir şekilde Allâh’a ibadet ederler. Bilgileri ve amelleri arttıkça îmânları da artar.

Bu yüce mertebenin sâhibleri, hem dünyâda hem de âhirette Allâh’ın seçkin kullarıdır. Her iki cihânda da esenlik, güven, kurtuluş ve başarıya nâil olmuşlardır.

Kemâlî îmân nedir?

Kemâlî îmân, tafsilî îmândan sonra gelen mertebedir. Buna “müstehâb îmân” da denir. Nâfile ve müstehâblarla olgunlaşıp kemâle erdiği için bu mertebeye “kemâlî îmân” denir.

Bu mertebe, “ihsân” mertebesidir. Bu mertebede olanlar, Allâh’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibâdet ederler. İyilikte yarışarak, Allâh’a yaklaştırıcı farz, müstehâb ve mendub itaatleri yapmada üstün gayret göstererek, bunları hiç bırakmayarak ve kötülüklerden ve şüpheli şeylerden sakınarak Allâh’a yaklaşırlar.

Bu mertebe, Allâh’a yakın olanların, Allâh’a O’nu görür gibi ibâdet eden muhsinlerin, ihlâs ve takvâ sâhibi iyi kulların, hayırda önde gidenlerin, Allâh’ın hâs kullarının, Rahmân’ın kullarının ve iyiliklerde yarışanların derecesidir. Şüphesiz ki onlar; peygamberler, sıddîkler, şehidler, Allâh dostları ve sâlihlerdir.

Îmânın mertebelerinin delîli nedir?

Îmânın mertebelerinin delîli, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi nefsine zulmeder, kimi mutedildir, orta yolu tutar, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (Onların mükâfatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.” [Fâtır: 35/32-33]

ÎMÂNIN ŞÛBELERİ  

Îmânın şûbeleri nelerdir?

İslâm Dîni’nin tüm emir ve yasakları, naslarla sâbit olan diğer hükümleri îmânın şubelerinden sayılır. İster sözlü, isterse de fiili olsun, ister görünsün isterse de görünmesin tüm ameller îmânın şûbelerine dâhildir. Bunların en yükseği “lâ ilâhe illallâh” sözüdür. En aşağısı ise eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır.

Bu şûbeler hüküm ve mertebe olarak birbirlerinden ayıdır. En yüksek şûbe olan kelime-i şehâdet şubesinin zâil olmasıyla îmân yok olur. En alt şubesi olan eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmanın zâil olmasıyla îmân zâil olmaz. Bu ikisi arasında ise birbirinden farklı birçok şûbe vardır.

Bu şûbeleri yetmiş yedi başlık altında toplamak mümkündür.  Bunlar kışça şöyledir:

  1. Allâh’u Teâlâ’ya îmân.
  2. Allâh’u Teâlâ’nın rasûllerine îmân.
  3. Meleklere îmân.
  4. Kitâblara îmân.
  5. Kadere, hayrın ve şerrin Allâh’tan olduğuna îmân.
  6. Âhiret gününe îmân.
  7. Öldükten sonra tekrar dirilmeye îmân.
  8. İnsânların dirildikten sonra mahşer yerinde toplanacaklarına îmân.
  9. Müminlerin âhiretteki yurdunun cennet, kâfirlerin yurdunun da cehennem olduğuna îmân.
  10. Allâh’ı sevmenin farz olduğuna îmân.
  11. Allâh’tan korkmanın farz olduğuna îmân.
  12. Allâh’tan ümit etmenin farz olduğuna îmân.
  13. Allâh’a tevekkül etmenin farz olduğuna îmân.
  14. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i sevmenin farz olduğuna îmân.
  15. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e saygı göstermenin farz olduğuna îmân.
  16. Kişinin küfre düşmektense ateşe atılmaya razı olacak kadar dinine düşkün olması.
  17. İlim öğrenmek.
  18. İlmi yaymak.
  19. Kur’ân’ı öğrenmek, öğretmek, koyduğu sınırları ve hükümleri muhafaza etmek, helalini haramını bilmek, Kur’ân ehline ve hafızlarına saygı göstermek suretiyle Kur’an’a saygı göstermek.
  20. Maddî ve manevî temizlik.
  21. Beş vakit namaz.
  22. Zekât.
  23. Oruç.
  24. Hac.
  25. İtikâf.
  26. Allâh yolunda cihâd.
  27. Allâh yolunda cihâdda hudud beklemek.
  28. Düşman karşısında sağlam durmak, savaş meydanından kaçmamak.
  29. Ganimetin beşte birini devlete teslim etmek.
  30. Allâh’a ibâdet niyetiyle köle azat etmek.
  31. İşlediği suçlar için kefaret ödemek.
  32. Anlaşmalara bağlı kalmak.
  33. Allâh’ın nimetlerini saymak ve bunların şükrünü eda etmek.
  34. Dili gereksiz konuşmalardan korumak.
  35. Emânetler ve onları ehline vermenin farziyeti.
  36. Adam öldürmenin ve yaralamaların haramlığı.
  37. Zinanın haramlığı ve iffeti korumanın farziyeti.
  38. Haram mala el sürmemek.
  39. Helal olmayan yiyecek ve içeceklerden sakınmak.
  40. Giyim-kuşam, kaplar ve bunlardan mekruh olanlar.
  41. Şeriate aykırı oyun ve eğlencelerin haramlığı.
  42. Harcamalarda iktisatlı olmak ve batıl yollardan başkasının malını yemenin haramlığı.
  43. Kin, haset ve benzeri şeyleri terk etmek.
  44. İnsanların ırzlarının ve şahsiyetlerinin saygınlığı ve onlara dil uzatmanın haramlığı.
  45. İhlâsla amel etmek ve riyayı terk etmek.
  46. İyilik yapınca sevinmek, kötülük yapınca üzülmek.
  47. Bütün günahları tevbeyle tedavi etmek.
  48. Kurban kesmek.
  49. Yöneticilere itaat etmek.
  50. Cemaatten ayrılmamak.
  51. İnsanlar arasında adaletle hükmetmek.
  52. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak.
  53. İyilik ve takvada yardımlaşmak.
  54. Hayâ.
  55. Ana-babaya itaat ve iyilik etmek.
  56. 56- Akrabayla ilişkiyi koparmamak.
  57. Güzel ahlak.
  58. Kölelere/emri altında çalışanlara iyi davranmak.
  59. Efendilerin kölelere hakkını vermesi.
  60. Çocukların ve eşin haklarına riayet etmek.
  61. Müslümanların birbirleriyle yakın olmaları, birbirlerini sevmeleri, selamı aralarında yaymaları ve musafaha etmeleri.
  62. Selâma karşılık vermek.
  63. Hastaları ziyâret etmek.
  64. Ehl-i kıbleden ölenlerin cenaze namazını kılmak.
  65. Aksırıp da “Elhamdulillâh” diyene “Yerhamukellâh/Allâh sana merhamet etsin” diye duâ etmek.
  66. Kâfirlerden ve bozgunculardan uzak durmak, onlara sert davranmak ve onlarla ilişkiyi kesmek.
  67. Komşuya ikrâm etmek.
  68. Misafire ikrâm etmek.
  69. Kusur işleyenlerin kusurlarını örtmek.
  70. Musibetlere ve nefsin caiz olmayan zevk ve arzularına sabretmek.
  71. Zühd ve kanaat.
  72. 72- Eşini kıskanmak, deyyus olmamak.
  73. Boş söz ve fiillerden yüz çevirmek.
  74. Cömert olmak.
  75. Küçüklere merhamet etmek, büyüklere saygı göstermek.
  76. İki kişinin arasını düzeltmek.
  77. Kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemek, kendisi için istemediği bir şeyi din kardeşi için de istememek.

Îmânın şubelere ayrıldığının delîli nedir?

Îmânın şûbelerinin Kur’ân ve Sünnet’ten birçok delîli vardır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekâtı verirler, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sâhib olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.” [el-Müminun: 23/1-11]

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle ise buyurmuştur:

“İman yetmiş küsur -veya altmış küsur- şubedir. En faziletlisi “lâ ilâhe illallâh” sözüdür. En aşağısı eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da îmândan bir şubedir.” [Buhârî (9); Müslim (58)…]

Hadîsteki “küsur” kelimesi üçten dokuza kadar olan miktarı ifâde eder. “Şube” kelimesi ise parça anlamına gelir. Yani îmânın çeşitli hasletleri var demektir.

Bu şubelerin en üstünü kişinin Müslüman olması için gerekli olan “lâ ilâhe illâllah” cümlesidir. En altı ve îmânın kemâlatını tamâmlayan şey ise yoldaki eziyet veren şeyleri temizlemektir. Görünen veya görünmeyen sözlü ve de fiili tüm ibâdetler îmânın şubelerine dâhildir.

HÂTİME

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

1438 h. / 2017 m.

 İktibas Yapacakların Dikkatine!