«
  1. Ana sayfa
  2. SOHBETLER
  3. Şevval Orucu

Şevval Orucu

Muvahhid Müslüman kardeşlerim!

Rabbim nasip etti bir Ramazan-ı Şerifi daha O’nun izniyle eda ettik, eda etmeye gayret ettik. Rabbim, hesap gününde ibadetlerimizi kabul edilmiş olarak görmeyi bizlere nasip eylesin. Allahumme âmin.   

Değerli kardeşlerim!

Bildiğiniz gibi bizler Allah’ın dostlarını örnek alırız. Bizim için takip edilmesi, izinden gidilmesi gerekenler onlardır. Kimdir bu Allah dostları dediğimizde öncelikle aklımıza Allah’ın seçtiği kulları olan peygamberler gelir. Kur’an’ı Kerim’de İbrahim aleyhisselâm ve Muhammed aleyhisselâm için “usvetun hasene” tabiri kullanılmıştır. Nedir bu usvetun hasene? Diye soracak olursak, cevabımız: “Uyulması gereken en güzel örnek” olacaktır.

İnsanları yaratan kendisine ‘halil’ ve ‘habib’ olanların yolunun takip edilmesini, onların yaptığı gibi yapılması gerektiğini bildirmiştir. Ne zaman ve nerede onların izini takip edeceğiz, onların yaptığı gibi yapacağız? Diye yine bir soru soracak olursak:

El-Cevab: Her zaman ve her yerde onların izinde olup, onların yaptığı gibi yapmaya çalışacağız.

Peki Niçin?

Çünkü bizler de onlar gibi kuluz. Ve Rabbimiz, kendisinin razı olacağı bir kulluğun nasıl yapılacağını da, bizlere onlarla göstermiştir.

Böyle bir girişten sonra;

Değerli kardeşlerim!

Şimdi insanlığın son elçi Efendimiz aleyhisselâm’ın dilinden Şevval’deki oruca yönelik bir hadisi şerifi aktaralım:

Âlemlere rahmet buyuruyor:

“Bir kimse Ramazan-ı Şerif ayını oruçlu olarak geçirip arkasından Şevval ayında da altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.” (Müslim)
 Yine bir başka rivayette şöyledir: 

“Allah’u Teâlâ bir iyiliğe karşılık on mislini vermiştir. Buna göre Ramazan-ı Şerif ayı orucu on aya, Ramazan-ı Şerif’ten sonra tutulan altı gün oruç ise iki aya mukabildir ki, böylece bir sene oruç tutulmuş olur.” (Nesai, İbn-i Huzeyme)

Bakınız kardeşlerim!

Kullarına karşı rahmeti gazabını geçen Rabbimiz ilahi kelamında bizlere şöyle buyurmaktadır:

“Her kim hayırlı bir iş ile gelirse kendisine onun (yapmış olduğu iyiliğin) on misli sevap vardır.” (En’am: 6/160)

Kullarına karşı yaptıkları günahlara bir, sevablarına ise on ve daha üzeri veren Rabbimize hamdolsun!

Hal böyleyken neden günahlarımız sevablarımızı geçsin? Günahları sevablarını geçenler demek ki salih amelleri hayatlarından çıkarıp, batıl amelleri hayat yapanlardır. Elbette böyleleri bu hallerine devam ederlerse burunları yere sürtülecek olanlardır. Rabbim bizleri korusun!

Yine bilindiği üzere nafile oruç tutmak isteyen için bir sınırlama söz konusu değildir. Yani bir kişi çıkar ve derse ki: “Ben “Savm-ı Davud” yapıyorum”, biz de ona : “Ne güzel kardeşim! Devam et, Allah mübarek etsin!” deriz. Yine birisi çıkar ve: “Ben zaten her ay pazartesi, perşembe oruçlarını tutuyorum. Onlar ay içerisinde altı günü geçmekte” derse, biz ona: “Hayır olmaz! İlla da altıya düşür!” demeyiz. Biz nafilelere karşı daha duyarlı olmaya ve yapabildiğimiz kadarını yapmaya kardeşlerimizi teşvik etme gayretindeyiz.

Biz kardeşlerimizden her gün güçlerine göre Kur’an okuyacaklarına dair söz alıyoruz. Herkes o miktarı okumaya söz veriyor. Bu demek değildi ki biz kardeşlerimize: ‘O miktardan fazlasını okuma!’ diyoruz. Hatta okuyanları tebrik ediyor ve destekliyoruz. Bu tüm ameliyelerde de geçerlidir. “Şu kadar yapın!” demek, “daha fazlasını yapmayın!” demek değil, “en az bu kadarını yapın!” demektir.

Yine kardeşler!

Bu orucu tutmak müstahabtır. Tutmayana günah yoktur ancak tutana mükâfat çoktur. Mükâfat ve fazilet isteyenlerin yapması gereken şey,  -özellikle haber verilen zamanlardaki- nafilelere sarılmalarıdır.

Kardeşlerim!

Bizler “ucu ucuna kurtulalım” mantığını bırakmalıyız. Bu mantıkla ucu ucuna kurtulamayacağı ortadadır. Yapmamız gereken yapabildiğimizin en güzelini, en samimisini,  en çoğunu yapmaya çalışmaktır. “Tutmazsak ne olur?”, “Yapmazsak ne kaybederiz?” gibi sözler bizlere hayır olarak dönecek sözler değildir.

Bakınız Nebi aleyhisselâm’ın takipçileri olan en hayırlı neslin, yani salih selefimizin (Allah onlardan razı olsun ve onlara rahmet etsin) hayatı da ortadadır. Onlar Efendimiz aleyhisselâm’ın izinde, onun yolunun kandilleri olmuşlardır. Bizler onların nafile ibadetlere önem verdiklerini görmekteyiz. Bizler de onların peşi sıra gücümüz yettiğince nafilelere sarılmalıyız.

Yani kardeşler!

“Bizler tevhid ehliyiz. Tağutları red etmişiz ve şirkten de beriyiz!” Demekle kalırsak bu yeterli değildir.

Tağutları red edip, Allah’a iman etmek başlangıçtır ki, hemen arkasından gelmesi gereken salih amellerimizdir. Tabi ki öncelikle farz olanları eksizsiz yapmalıyız. Rabbimizin azabından kurtulmak için farzları yapmamız kaçınılmazdır ve hemen ardından da onları destekleyen nafileler gelmelidir.

Bir hadisi kutsi ile sözlerimize son verirsek:

“Allah Teâlâ buyurdu ki: “Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona harp ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle yaklaşmamıştır. Ve kulum durmadan nafilelerle -ben onu sevinceye kadar- bana yaklaşır. Onu sevdiğimde ise; onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse ona mutlaka veririm ve bana sığınırsa onu mutlaka korurum.” (Buhari)

Hadisi kutside ifade olunduğu üzere; öncelikle farz kılınanları eksiksizce yerine getirmeliyiz. Farz kılınanlara riayet, Rabbimize sevimli gelmekte ve böylece kul, Rabbimizin rızasına ermektedir. Rabbimizin bizleri sevmesi, farzların korunması ve tamamlanması için de nafile ibadetler üzerinde de hassasiyetle durmamız gerekmektedir.

Burada Şevval Ayı orucundan bahsettik ancak diğer nafilelerin de öğrenilip hayat yapılması Rabbimizin yakınlığına vesile olacaktır. Bu konular üstün körü geçilecek konular değildir. Her bir kardeşimizin hayatında salih ameller olarak amel defterine yazılacak nafile ibadetlere önem vermesi gerekir. 

Son olarak ey tevhid ehli! 

Rabbimizin rızası için bu ayın en az altı gününü oruçlu geçirelim. Ve diğer nafile ibadetleri de öğrenip yaşamaya çalışalım. İnşaallah.

Selâm ve Dua ile…

Esedullâh Saîd el-Muallim.