«
  1. Ana sayfa
  2. AHLAK
  3. Sabrı Kuşanmak

Sabrı Kuşanmak

makaleSABRI KUŞANMAK

M.Furkân Saîd

 

Yaşamın ve ölümün fitnesinden sana sığınan bu kul, Senin adın ile başlıyor

Bu hayat, elem, keder, sıkıntı, zahmet ve meşakkat mahallidir. Mümine zindan, kâfir için ise cennettir. Zira mü’minler bu dünya hayatından bu fâniyattan sonra ölümün dahi öldüğü ebedi cennet hayatının varisleridirler. Nitekim Allâh azze ve celle müminlerin özellikleri zikretmesinin akabinde şöyle buyurmaktadır:

“İşte onlar Firdevs cennetinin varisleridirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Mu’minun: 23/11)

Bu dünyanın kâfire cennet olmasının yegâne sebebi ise onların bu yaşantılarından sonra hor ve hakir kılıcı bir azaba duçar olacak olmalarıdır. Onlar tek dünyalı insanlardır, tek dünyaya çalışırlar. Kazançları ise ateşten başkası değildir. İmar ettikleri dünyaları, malları, eş ve evlatları onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Nitekim Allâh azze ve celle bunu şöyle beyan etmektedir:

“Gerçekten inkâr edenlere, kâfirlere gelince, onları ne malları ne de çocukları onlara Allâh’tan yana bir şey sağlayamaz. Onlar ateşin ashabıdırlar, onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Ali İmran: 3/116)

Ey Müslümanlar! Bu durumda bizlere düşen nedir? Dedik ki bu dünya zorluk diyarı, dedik ki bu dünya meşakkat mekânı. Bize en güzel örnek olduğu bildirilen Rasulu Ekrem sallallâhu alehi ve sellem dahi bu zorluğa, bu meşakkate düçar oldu, çeşitli eziyetlere tabi tutuldu. Peki, o Rahmet nebisi ne yaptı:

“Ömer radıyallâhu anh bir gün Peygamberimize gelerek: Ya Rasûlullâh Nuh aleyhisselam Rabbine:  “Nûh, şöyle dedi: Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece facir/ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (Nuh: 71/26-27) diye dua etti. Eğer sende öyle yapsaydın bizler helak olmuştuk. Sırtına vuruldu, dişin kırıldı, yüzün yarıldı; ama sen hayırlı söz dışında bir şey söylemedin. Hep sabrettin ve hep ‘Allâh’ım kavmimi bağışla, onlar bilmiyorlar’ dedin.” (Buhari, Müslim)

Evet, Andolsun ki bu meşakkat bizi de bulacak, gerek demir taraklar etlerimizi sıyıracak, gerekse testereler vücudumuzu ikiye ayıracak ama nefsimi kudret elinde bulundurana yemin olsun ki bizden öncekilerin hali bizim başımıza gelmeden Cennet’e giremeyeceğiz. Bunu ben değil benim, sizlerin ve tüm kâinatın yaratıcısı Allah söylüyor. Dinleyin ve kulak verin ilahi vahye:

“Yoksa siz sizden öncekilerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız. Onlara öyle bir yoksulluk öyle dayanılmaz bir zorluk geldi ve öyle sarsıldılar ki sonunda Rasul ve beraberindeki iman edenler Allâh’ın yardımı ne zaman dediler. İyi bilin muhakkak ki Allâh’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 2/214)

Her halin bir ilmi vardır. Peki, meşakkatin ilmi nedir, bu durumda amelimiz ne olacaktır? Bu imtihana bizi tabi tutacak olan Allah celle celaluhu çıkışını da bizlere bildirmez mi? Bakın nede güzel buyuruyor Rab Teala:

“Ey iman edenler Sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin muhakkak ki Allâh sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

Biz Allâh içiniz, ondan geldik, ona döndürüleceğiz bize yaraşan ise sabır ve sebat ile Allâh’tan yardım dileyip ve kadere rıza göstermemizdir. Nitekim her kez de yüksek mertebelere nail olmak için kalben bir meyil vardır. Fakat insanlarda bunun için sabır azdır. Allâh azze ve celle kişiyi çeşitli bela ve musibetlere tabi tutuyorsa ya onu yaptığı hatalardan dolayı o kişiyi uyarıyor ya da hatası yoksa sabrı vesilesiyle kendi nezdindeki makamını yüceltmeyi murad ediyordur. Peygamberler de de olduğu gibi. Zira yeryüzünde en büyük sıkıntı peygamberlere gelmektedir Allâh celle celaluhu insana iki yol açar ve bununla günahlarını bağışlar:

1-Tevbe; 2- Sabır.

Fakat bu Sabrı musibetle karşılaştığımız ilk anda isyan etmeden yüz çevirmeden yapmamız gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhu alehi ve sellem kabristandan geçerken ağlayan bir kadını gördü ve ona “Allâh tan kork ve sabret” dedi. Kadın efendimizi tanıyamadı ve kendisine: “Benden uzaklaş benim uğradığıma uğratılmış değilsin” deyince Ashab kadına “ne yaptın sen o peygamberdir” dedi. Kadın hemen Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip “ben sizi tanıyamadım” diyerek özür diledi; Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de bunun üzerine:

“Asıl Sabır Belanın ilk anında gösterilen sabırdır” dedi. (Buhari, Müslim)

Allâh azze ve celle her amelin mükâfatına bir sınır koymuştur sabır istisna, Rabbimiz sabrın mükâfatını şöyle bildiriyor:

“Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak bol bol verilecektir.” (Zümer: 39/10)

Sabır her işte vardır. Gerek itaatte, gerek ibadette, gerek ise de zorluk ve musibet anında sabretmek gerekir. Ey Müslümanlar! İyi bilin ki sabır, imanın mihenk taşıdır. Rab Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun sizi biraz korku açlık ve bir parça mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara: 2/155)

Rahmet nebisi bunları yaşadı, ashab en ağır eziyetlere maruz kaldı.

Hele öyle biri vardı ki, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu vahyi müşriklere kim okuyacak dediğinde zayıf bedeni ve kısa boyuna aldırış etmeden bunu üstlenmişti ibn Mesud. Tüm Mekke müstekbirlerinin içinde hakkı korkmadan imanının gücüyle hakkı haykırıyordu. Gelen ilahi vahyi o azgınlaşmış topluma hiç tereddütsüz okuyabiliyordu. O şöyle diyordu:

“Rahman (olan Allah), Kur’an’ı öğretti, İnsanı yarattı.” (Rahmân 55/1-3)

O azgınlaşmış toplum bir baktı bu zayıf bu sıska bu kimsesiz avare ne diyor böyle!!! O ise yılmadan devam ediyordu sözlerine:

“Ona (insana) beyanı öğretti. Güneş ve ay (belli) bir hesap iledir.” (Rahmân 55/4-5)

O müşrikler bunun ilahi vahiy olduğunu anladıklarında yıldırım hızıyla onun üzerine vardılar onu öldüresiye dövdüler. O ise onlarca kişinin kendisine saldırmasından sonra da Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirildiğinde: “Vallâhi ya Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onlar benim gözümde şimdiye kadarki gibi hiç böyle küçük gözükmemişlerdi” diyordu.

Ve Bir de bakalım Bilal-i Habeşi ye. Kızgın kuma çıplak yatırılan o sahabiye. Onun üzerine birkaç kişinin kaldırmakta zorlandığı bir kaya parçası koydular ve onu öldürülmek istediler. Onun ise dilinden tüm bunlara rağmen tek bir şey çıkıyordu: “Ehad, Ehad, Allâh’u Ehad .” Ona sorulduğunda ne için ehad? Dedi ki: “Vallâhi onları daha da kızdıracak bir sözü bilseydim onu derdim.” İşte onlar sabrı kuşanan, sabır ile yaşayan,  sabrın en büyük abideleriydiler.

İşte onlar Allah için çekilen bu işkenceden, sıkıntı ve meşakkatten zevk alıyorlardı. Çünkü onların hayatları şahitti imanlarına. O imandı yalnızca onları yüzbinlere meydan okutan. Hatırlayın kardeşlerim Mute’yi. 3 bin imanlı yiğit cengâveri. Onlar ki 200 bin bir rivayette 270 bin kişilik Rum ordusuna karşı İslam dini uğrunda savaşanlardı… Subhanallah… İşte onlardı imanın ve sabrın erleri.

Ve şimdi bir bakın kardeşlerim Mekke’ye! Bir bakın Yasir’e ve Sümeyye’ye! Davaları uğrunda şehitliğe ulaştıran bir sabrı kuşananlardı onlar. O sıkıntı ve işkence günlerinde Efendimiz aleyhiselam sabırlarının karşılığı olarak onları cennetle müjdelemişti. İşte onlar sabrın temsilcileri, cennetin varisleriydiler. İşte Onlar Radıyallahuanhum veradû anh (Allah onlardan razı oldu, Onlar da Allâh’tan) hitabına muhatap olan insanlardı.

Birde bize bakalım! Bizlerde Müslümanınız! Bizlerde aynı davanın adamlarıyız, ancak şu buyruğa bir kulak kesilmek gerekir:

“Elif, lam, mim. İnsanlar iman ettik demekle bırakılabileceklerini mi sandılar? Andolsun biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allâh sadıkları da yalancıları da gerçekten bilmektedir.” (Ankebût: 29/1-3) 

Evet, şimdi soruyorum. Ben Müslümanım demek yeterli midir? Vallahi Rabbimiz değil diyor! Her dava bir fedakârlığı gerektirir. Bu fedakârlık bazen mallardan, bazen canlardan, bazen evlatlardan ve bazen de eşlerden geçmekle olur. Ve bunların hepsi de yalnız sabırla birlikte mükâfatlandırılır. Şimdi sizler karar verin. Günümüz coğrafyasında sabır, sebat ve amelsiz bir İslami yaşam söylemi ne kadar da doğrudur?

Bizler bu meşakkate zorluğa çileye ve gerektiğinde ise işkenceye sabredersek eğer işte o zaman imanın tadını almaya başlarız. İşte o vakit, o dert o tasa bizlere zevk vermeye başlar. Ey müminler bir düşünün neydi Bilal’e o koca kayanın altında iken Ehad dedirten, neydi 3 bin i 200 bin e karşı kıyam ettiren, neydi ki İbn Mesud’a aldığı darbelerden bayılacak durumda iken dahi “Ey Allah’ın Resulü bana izin ver o vahyi müşriklere tekrar okuyayım” dedirten. Vallahi imanları idi. O imam ki Allah yolunda çekilen o adeta meşakkati bir zevke çeviriyordu.

Bizlerde şunu unutmamalıyız ki; Rabbimizin vadi elbet haktır ve bizden öncekilerin imtihan edilmiş olduğu sıkıntılar ve zorluklar bizleri bekliyor ve zamanı gelince elbette bize ulaşacaktır. Gerektiğinde İbn Mesud gibi hakkı korkmadan müstekbirlerin içerisinde haykırmalıyız. Gerektiğinde çilelere ve musibetlere Bilal gibi dayanmalıyız. Ve gerektiğinde de Yasir ailesi gibi şehadeti tatmalıyız. Ne için ilahi kelimetullah için. Ne için rızai ilahi için. Ne için altlarından ırmaklar akan adn cennetleri için.

Ey Müslümanlar emin olun ki bizler gevşemezsek bizler sabredersek zafer elbette bizimdir.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmişseniz en galip gelecek olan sizlersiniz.” (Ali İmran 3/139)

Peki, neyle gevşemeyeceğiz, neye dayanarak üzülmeyeceğiz. Bakın Hak Teâlâ nede güzel buyuruyor:

“Asr’a Andolsun ki muhakkak insan hüsrandadır. Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr 103/1-3)

İman sabır ve sâlih amel işte müminlerin felahı buna bağlıdır. Kalbimizde imanın nuru, bir elimizde sabrın kalkanı, diğerinde ise sâlih amel silahı olursa eğer sayımız ne olursa olsun muhakkak ki galip gelecek olan bizleriz. Ne de güzel kıssadır Talut ila Calut kıssası. Onları da Allah azze ve celle bir suyla imtihan etti:

“Herkim ondan içerse bizden değildir, ancak eliyle bir avuç alanlar müstesnadır.” (Bakara 2/149)

İşte buna sabredenlere Allah azze ve celle sayılarının azlığına rağmen zaferi bahşetti. Bu emri çiğneyenlere ise Allah bir hastalık musallat etti ve oldukları yere yığılıp kaldılar. Onlar zaferden mahrum oldular. Onların sayısı çok mu fazlaydı? Vallahi hayır. Onlar iman ettiler ve onlar susuzluğa ve de su içmemelerini gerektiren emre teslim olup bunda sabır gösterdiler. Onlar gevşemediler onlar üzülmediler bu vesileyle de Allah sayılarının azlığına rağmen zaferi onlara bahşetti. Bakın Rab Teâlâ ne buyuruyor:

Nice az topluluk Allah’ın izni ile çok topluluğa galip gelmiştir. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/149)

Sabır konusu Deryalar mukabilinde bir konudur. Biz burada bu kadarı ile iktifa edeceğiz. Sözümüzü konumuzun özü mahiyetinde Alî radıyallâhu anh’dan rivayet olunan güzel bir sözle noktalayalım: “Bedende baş ne ise, imanda da sabır odur. Başsız beden olmayacağı gibi sabırsız da iman olamaz.”

Rabbim beni ve sizleri bundan nasibini tam alanlardan eylesin. (âmin) Velhamdulillahi Rabbil Âlemin