«
  1. Ana sayfa
  2. FIKIH
  3. Ruhun Belâsı Müzik

Ruhun Belâsı Müzik

“Rahmân ve Râhim olan Allâh’ın adıyla…”

Hamd “kun” (ol) emri ile tüm mahlukâtı yoktan var eden, bir hiç iken var olan bütün bu yaratılmışları “er-Rezzâk” sıfatı ile rızıklandıran, yoktan var ederek rızıklandırdığı tüm mahlukatına “el-hakîm” sıfatı ile kanun ve nizam belirleyerek onları yöneten ve kendisine ibâdet edilmeyi hak eden tek ma’bud olan  Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya âittir. Salat ve selâm ise O’nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hatemun Nebi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e, âline, ashâbına ve tüm muvahhidlerin üzerine olsun.

Hak ve bâtıl mücâdelesi ilk insân ve ilk nebî olan Âdem aleyhisselâm’dan başlayarak kıyamete kadar sürecek ve bu mücâdelenin her iki tarafıda mahkeme-i kübrâ da hak ettiklerinin karşılığını alacaklardır. Kur’an-ı Kerîm’î iyice incelediğimiz zaman, her zamanda farklı fitnelerin meydana geldiğini kolayca görebilmekteyiz.

Zamanların değişmesi ile birlikte birçok şey değişmiş, insanlar gerek cismen, gerek ahlâken ve gerekse inanç bakımından bu değişimden etkilenmişlerdir.

Şeytan ve askerleri insanları hak yoldan alıkoymak için tüm yolları denemekte, nefisleri azdıracak her türlü şeyi batıl davalarının yayılması için kullanmaktadırlar. Kimi zaman insanlara haramları süslü göstermişler, kimi zaman ise insanları küfür ve şirk yollarına sevk etmişlerdir. Sonuçta değişen ve gelişen dünya ile birlikte teknolojide ilerlemekte, bu yeniliklerin bazıları hayır getirirken diğer bir kısmı da şerre vesile olmaktadır. Bazen de hayır olacak yenilikler sapkın kimselerin ellerinde şerre dönüşebilmektedir.

Şimdi de bizim asrımızın bir vebâsından bahsedelim. Evet bu öyle bir vebâ ki girdiği bedeni tepeden tırnağa işgal ediyor. Fakat zararı bedenden çok ruha veriyor. Hani dillere destan da bir sloganı var onun. “Müzik ruhun gıdasıdır”  sözü. Hayır, kesinlikle hayır! “Müzik ruhun belası, asrın vebasıdır”. Öyle ki bu hastalığa yakalan bir kul havaya, suya nasıl muhtaç ise, müziğe de aynı şekilde ihtiyacı olduğunu iddia ediyor. “Ben müziksiz yaşayamam” ve benzeri cümleler sanki insan aç-susuz yaşayamaz gerçeği gibi bir değer ifade ederek, küçük-büyük, erkek-kadın insânların çoğunun dilinde bir nakarat halini almıştır. Öyle ki câmi, mescid gibi ibadethâneler ve mezarlık gibi yerler dışında müziksiz bir hayat düşünülemez mantığı her yeri sarmıştır.

Pazardan-çarşıya, bakkaldan-kasaba, dolmuştan-uçağa, seyyar satıcıdan-mağazaya ve saymakta zorlanacağım diğer yerlerde müzik, insanların çalışma sahasında olmazsa olmaz altın bir kural halini almıştır. Peki şimdi bu müziğin hak ve tek din olan İslam’daki hükmü nedir? Acaba bu insanlar bu söylemlerinde isabetli mi? Yoksa hatalı mıdırlar? Şimdi Kur’an, sünnet, icmâ gibi şer’î delillerin ışığında şarkı ve müziğin hükmünü kısaca anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki,  şarkı mubah ve haram olmak üzere iki kısımdır. Mubah olan şarkı; kişinin sesini yükselterek müzik ve çalgısız olarak şarkı söylemesidir. Buda yolculukta, savaş esnasında, çalışma anında, çocuk uyutma ve dügün, sünnet gibi merasimlerde -kadınların zilsiz def çalarak- söylediği şarkılardır. Haram olan ise mubah olan şarkının dışında kalan çalgı aletleri ile yapılan tüm şarkılardır. Bizim değineceğimiz kısım ise haram olan şarkıdır.

Arab dilinde şarkı;  bir şiir ya da nesiri sesi yükselterek, uzatarak, makamlı makamsız okumaya verilen isimdir. Müzik ise; yunan kökenli bir kelime olup ud, klarnet, davul vb. çalgı aletlerinin ortak adıdır. Ayrıca şarkı ve şarkı söylemeye de müzik adı verilir. İmâmların şarkıya verdiği isimler ise pek çoktur. Şimdi de konu ile alâkalı bazı delilleri ve nakilleri zikredelim. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlardan kimi var ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için lâf eğlencesi satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır.” (Lokman Suresi/6. Ayet) 

Fâkih sahabî Abdullah ibni Mes’ûd radıyallâhu anh’a, âyetteki “lehve’l-hadîs”in (laf eğlencesinin) ne olduğu sorulduğunda, o, şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden başka ilâh olmayana yemin ederim ki bu, şarkıdır.” Bu sözünü üç defa söylemiştir. (Tefsiru’t-Taberî) 

Kur’ân’ın tercümanı olan Abdullah İbni Abbâs radıyallâhu anh ise: “Âyet, şarkı ve benzerleri hakkında indi” demiştir. ( Buhârî, Edebu’l-Mufred)

Allâh subhânehu ve teâlâ’nın Rasûlüne arkadaş kıldığı, İslâm’ın başlangıcında bu dinî kabul eden, tüm zorluklara ve sıkıntılara göğüs gererek îmânlarına şirk bulaştırmayan ve insanların en hayırlılarından olan bu iki güzide sahabî ayetteki muradı ilâhinin şarkı olduğunu söylemişlerdir. Onlar ki bu dinî en iyi anlayan ve yaşayan bizlere örnek kılınmış hayırlı neslin insanlarıdır. Bizlere de düşen Kur’an ve Sünneti onların fehmi üzere anlamak, onların kavli ve hali üzere hareket etmektir. Çünkü bu insanlar bizzat Allâh’u teâlâ’nın elçisinin dizi dibinde yetişmiş ilmin önderlerinden birer önderdirler.

Yine sünnetten bazı deliller ise şöyledir: Abdurrahman b. Gunmü’l-Eş’arî’den: “Bana Ebû Malik el-Eş’arî haber verdi: Vallahi bana yalan söylemedi. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini işitmiş : “Ümmetimden bir takım kimseler türeyecek ; zinayı, ipekli giyinmeyi, şarabı ve çalgıyı (şarkıyı) helâl sayacaklar.”

Kurtubi’nin Cevherî’den naklinde, “Sabahleyin onlara çengiler akşamleyin şarkı ve çalgılar uğrayacak” şeklindedir. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî)

Ehli sünnet âlimleri bu zikrettiğim ve zikretmediğim diğer delillerden yola çıkarak bu konuda icmâ nakletmişlerdir. İmâm ibni Cerir et- Taberî, İmâm Kurtubî gibi müfessirler ve daha birçok âlim şarkı, çalgı ve müzik aletlerinin haram olduğunu zikretmişlerdir. Yine İbn Teymiyye rahimehullâh şarkı ve çalgı aletlerinin haram olduğuna dair dört imâmın icmâsı olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Dört imamın görüşü, bütün müzik aletlerinin haram olduğudur. İmamlara tabi olanlardan hiçbiri, müzik aletleri hakkında bir ihtilaf zikretmemiştir.“ (Mecmuu’l Fetava)

Günümüzde gözden kaçırılan bir gerçekte şudur ki, insanlar “ilâhi” adı altında birçok müzikli eseri piyasaya sürmekte ve İslâm dinîni bildiği kadarıyla yaşamaya çalışan kimseler tarafından bu eserler devamlı dinlenmekte ve dinletilmektedir. Yukarıda ki deliller güneşin aydınlığı kadar açık bir şekilde gösteriyor ki bu müzikli eserler de  müziğin yasak kısmına dâhildir.

Bu konuyu daha da iyi anlamak için bir misal vermek yerinde olacaktır. Misâlen, bir kova temiz sütün içerisine damlayan bir damla kan sütün tamamını necis kılar. Çünkü kan necistir ve sıvı olduğundan bir diğer sıvı olan sütten ayrılması mümkün değildir. İşte bunun gibi Allâh’u Teâlâ’nın razı olacağı güzel sözlerden meydana gelen bir şarkı sözüne karıştırılan müzik aletleri, tıpkı kanın sütü necis kıldığı gibi şarkıyı  haram kılmaktadır.

Ayrıca müzikli zikir yapmanın hükmü hakkında İmâmların fetvaları ise durumun ehemmiyetini daha beliğ bir biçimde ortaya koymaktadır. İmam ebû Hanife rahimehullâh’a nisbet edilen eserlerden biri olan Fıkhu’l Ekber Aliyyul Kari şehinde şöyle geçmektedir:

“El-Hulâsa”’da şöyle bir kayıt vardır:Kim ki Kur’an-ı Kerim’i def ve saz çalarak okursa, o kimse tekfir edilir.

Zikrederken ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve selem’in nat’ını okurken def ve saz çalanların hükmü de bu hükme yakındır. Zikrederken alkış tutmak da böyledir.”

Yaşadığımız 21. Asırda ibâdet ettiklerini zanneden grub, tarikat ya da cemaatlerin yaptıkları zikirleri de incelediğimizde, onlarında hoplaya, zıplaya ya da müzik eşliğinde kendilerinde geçtiklerine şahit olmaktayız. Hatta işi daha da abartarak kendilerine emanet olarak verilen bedenlerine şişler sokuyor, birbirlerine vuruyor ve bunun ibâdet olduğunu iddia ediyorlar.Rabbim bizleri şeytanın bu desiselerinden muhafaza eylesin. 

Meseleye bu noktalardan bakmayan günümüz -sözde- dîn adamları insanlara bu müzikli eserleri dinlemelerini tavsiye etmekte, bunun güzel olacağını ve bu şekilde insanların Allah’a yaklaşacağını iddia etmektedirler. Haliyle imamı bu söylemde olan cemaatte bu hatadan beri kalamamaktadır.

İşte sonuç ortadadır. Deliller bize müzik hakkında insânların söylemlerinde ve eylemlerinde hata içerisinde olduklarını açıkca göstermektedir. Öyle ise yol yakın iken bu yanlıştan dönmeli, can bedenden ayrılmadan ve tevbe kapısı kapanmadan Rabbimize yönelip istiğfar etmeliyiz. Kişi doğrularla amel ettikçe hakkı bulması da doğru orantılı olarak kolaylaşacaktır. Bizlerde içerisinde bulunduğumuz hatalarımızdan doğrulara hicret edelim ve Allâh’u Teâlâ’nın râzı olacağı kulları arasına girmek için cehd edelim. Unutulmamalıdır ki bu dünya ahiretin tarlasıdır. O zaman herkes tarlasında faydalı ürünler bulundursun ve zararlı olanlardan da arındırsın. Çünkü bu dünya imtihanı yalnızca ve yalnızca bir kereye mahsustur. 

O zaman bu fırsatı iyi değerlendir. Önce imânı ve imân esaslarını öğren ve onun yok olmasına ya da azalmasına sebeb olan küfür, şirk ve haramlardan uzak dur. Nasıl ki dünyada insanlar makam ve mevki bakımından sınıf sınıf ise, ahirette de cennet ve cehennem tabaka tabakadır. Hangi yeri ve hangi tabakayı arzu ediyorsan ona göre amel işle. Dedik ya dünya ahiretin tarlasıdır… 

VELHAMDULİLLÂHİRABBİLÂLEMÎN.

 

Abdurrezzak el-Muhâcir

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *