«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Rasûllere Îmân

Rasûllere Îmân

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Rasûllere inanmak, îmânın şartlarının dördüncüsü olup, Allâh’u Teâlâ’nın gönderdiği tüm rasûllere ve nebîlere inanmaktır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler.” (Bakara: 2/285)

Rasûllerin birini dahi inkâr etmek hepsini inkâr etmek gibidir. Bu sebeble Allâh’ın gönderdiği rasûllerin arasında ayrım yapmadan hepsine inanmak îmân esaslarındandır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ı ve Rasûllerini (tanımayıp) inkâr edenler, Allâh ile Rasûllerinin arasını ayırmak isteyenler, ‘bazısına inanırız, bazısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi (îmân ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler, işte bunlar, gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere alçaltıcı bir azâb hazırlamışızdır.” (Nisa: 4/150-151)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh şöyle demiştir: “Rasûllerden birini inkâr eden, diğer rasûlleri de inkâr etmiş sayılır. Allâh’u Teâlâ’nın yeryüzü halkına göndermiş olduğu her rasûle îmân etmek gereklidir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 2/394.]

Rasûller, Allâh’ın kulları ve elçileridir. Hiçbirinde rubûbiyyet ve ulûhiyyet sıfâtları bulunmamaktadır. Diğer insânlar gibi her daim Allâh’a muhtaç ve bağımlıdırlar. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun. Biz onları, yemek yemez cesetler olarak yaratmadık ve onlar ölümsüz (de) değillerdi.” (Enbiya: 21/7-8)

İbâdetle yahut ilimle ya da çok çalışmakla rasûl veya nebî olunamaz. Rasûller ve nebîler, Allâh Azze ve Celle tarafından seçilerek rasûl veya nebî olurlar. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, bunu şöyle bildirmiştir:

“Allâh, meleklerden de insânlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allâh, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Hac: 22/75)

Rasûl: “Allâh Azze ve Celle’nin insânlar arasından seçerek vahyettiği yeni bir şeriatla şirk içerisinde bulunan bir kavme gönderdiği kimsedir.” Nebî ise: “Allâh Azze ve Celle’nin insânlar arasından seçerek özel olarak vahyettiği bir önceki rasûlün şeriatini açıklamak üzere îmân eden bir kavme gönderdiği kimsedir.” Bu sebeble her rasûl bir nebîdir fakat her nebî rasûl değildir. Rasûl ve nebî kelimeleri bir arada kullanıldıklarında yukarıdaki iki farklı mânâya gelen kelimelerdir. Ancak ayrı ayrı olarak kullanıldığında eş anlamlı olan iki kelimedir. Yani birleştiklerinde ayrılan, ayrıldıklarında birleşen iki kelimedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de isimleri geçen rasûl ve nebîler yirmi beş tanedir. Bunların isimleri şöyledir: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, İsmâîl, İshâk, Ya’kûb, Yûsuf, Şuayb, Eyyûb, Zulkifl, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleymân, İlyas, Elyesa, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Muhammed. Allâh’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun. Kur’ân-ı Kerîm’de bu şerefli elçilerden şöyle bahsedilir:

“Allâh, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.” (Bakara: 2/31)

“Kitâbta İdrîs’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir nebî idi.” (Meryem: 19/56)

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik.” (Arâf: 7/65)

“Müstekbirler: ‘Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz’ dediler. Nihâyet deveyi öldürdüler. Rablerinin emrine karşı geldiler ve: ‘Ey Salih! Eğer gerçekten sen gönderilen rasûllerden isen bizi tehdit edip durduğunu (azâbı) getir’ dediler.” (Araf: 7/76-77)

“İsmâîl, İdrîs ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.” (Enbiya: 21/85)

“İşte kavmine karşı İbrâhîm’e verdiğimiz delîllerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sâhibidir), Alîm’dir (her şeyi hakkıyla bilendir). Biz ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u armağan ettik. Hepsini hidâyete erdirdik. Daha önce Nûh’u ve zürriyetinden Dâvud’u, Süleymân’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da hidâyete erdirmiştik. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriyâ’yı, Yahyâ’yı, Îsâ’yı, İlyâs’ı (da) doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi sâlih kimselerden idi. İsmâîl’i, Elyasa’yı, Yûnus’u ve Lût’u (da doğru yola erdirmiştik). Her birini âlemlere üstün kılmıştık.” (Enâm: 6/83-86)

“Muhammed,  Allâh’ın rasûlüdür.” (Feth: 48/29)

Bunlardan başka Allâh’ın bildiği kadar rasûl ve nebîler bulunmaktadır. Onların sayısı hakkında kesin bir rakam verilemez. Zîrâ bunların sayılarına dair Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahîh Sünnet’te bir şey bildirilmemiştir. Bilâkis Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Sana daha önce kıssalarını sana anlattığımız rasûller gönderdik. Anlatmadığımız rasûller de gönderdik.” (Nisa: 4/164)

Mollâ Aliyyu’l-Kârî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Rasûllere îmân ederken belli bir sayı tâyin etmeyiz. Zîrâ sayı tayin edince rasûl olmayanı rasûl yapmak ihtimali olabilir. Yahut rasûl olduğu halde sayıdan çıkarılarak rasûllüğüne inanılmayanlar da bulunabilir.” [Aliyyu’l-Kârî, Fıkhu’l-Ekber Şerhi: 45.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, göndermiş olduğu elçilerin arasında kimini diğerlerinden üstün kılmıştır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“İşte Rasûller! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (Bakara: 2/253)

“Andolsun, biz nebîlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (İsrâ: 17/55)

Rasûller nebîlerden üstündürler. Rasûllerin arasında da Ulu’l-Azm diye bilinen beş rasûl diğerlerinden üstündür. Bunlar: Muhammed, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ aleyhimusselâmu ecmain’dir. Ulu’l-Azm rasûllerin en faziletlisi ise nebîlerin ve rasûllerin sonuncusu Abdullâh oğlu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Ebû Saîd radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Ben Âdemoğlunun (bütün insânların) efendisiyim. Fakat bununla övünmüyorum. Kıyâmet günü (dirilmek için) yerin yarılmasıyla (kabirden) ilk çıkacak olan da benim. Fakat bununla övünmüyorum. İlk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul olunacak kimse de be­nim. Fakat bununla övünmüyorum. Kıyâmet günü ‘livâu’l-hamd’ (hamd sancağı) benim elimde bulunacak. Fakat bununla öğünmüyorum.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4673); Tirmizî (3148)…]

Allâh’u Teâlâ, göndermiş olduğu rasûllerini diğer insânlardan ayıracak özellikler vermiştir. Onlar Allâh’ın kulları arasından cisim, beden, akıl ve ahlak olarak en kâmil olanlarıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onları günâh işlemekten korumuş, ayıplardan beri kılmıştır. Onları kavimlerine müjdeleyen ve korkutanlar olarak göndermiş ve onlara tebliğ yani dîni anlatma vazifesini ifâ ettirmiştir. Onlar insânlar içinde en emîn yani güvenilir ve en muttaki yani Allâh’tan korkan kimselerdir.

Rasûller, Allâh’u Teâlâ’nın rubûbiyyetinde, ulûhiyetinde, isim ve sıfâtlarında tevhîd edilmesi için her bir topluluğa gönderilmişlerdir. Rasûller, insânların işledikleri küfür, zulüm ve fıska bahane olarak öne sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmaması için Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın insânlar üzerindeki hüccetleridir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûller, mübeşşir (müjdeciler) ve nezir (uyarıcılar) olarak gönderildiler. Öyle ki Rasûllerden sonra insânların Allâh’a karşı (savunacak) delîlleri olmasın. Allâh, Azîz’dir (üstün ve güçlü olandır), Hakîm’dir (hikmet ve hüküm sâhibidir).” (Nisa: 4/165)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, rasûllerini kullarına müjdeleyici ve uyarıcılar olarak, hidâyete çağırmak dalâletten kurtarmak için göndermiştir. Rasûller, Allâh’tan aldıkları vahyi katmalardan ve çıkarmalardan uzak bir şekilde insânlığa tebliğ ederek kurtuluş yolunu göstermişlerdir. Onların daveti tek ve bir olan Allâh’a ibâdete çağırmak onun dışındaki tüm sahte ve bâtıl ilâhları yani tâğûtları red etmek üzerine kurulmuştur. Bu sebeble onların dîni birdir. Şeriatları zaman ve mekâna göre değişse de dînleri kendisinden başka hiçbir dînin kabul edilmeyeceği İslâm Dîni’dir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allâh katında (tek geçerli) dîn (tüm nebîlerin tebliğ ettiği) İslâm’dır.” (Âli İmrân: 3/19)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

(Tüm) Nebîler, baba bir anneleri farklı kardeştirler. Dînimiz birdir.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (3443); Müslim (2367)…]

İmâm İbn Hacer rahîmehullâh şöyle demiştir: “Peygamberlerin şeriatlarının furû’u (ibâdet şekilleri) farklı olsa da dînlerinin aslı birdir, o da tevhîddir.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 6/489.]

Rasûller, Allâh’ın tek hâlis dîn olarak belirttiği İslâm Dîni’ni tebliğ etmek için geceli gündüzlü uğraştılar. Gerek halkın arasında sözlü, gerek cihâd meydanlarında fiili olarak bu dînin yücelmesi ve insânların bu dîne girerek kurtulmaları için Allâh’ın kendilerine yüklediği tebliğ görevini yerine getirdiler. Bu tebliğ görevini yerine getirirken Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onları mucizelerle ve görünmez ordularıyla destekledi. Nitekim Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bütün nebîlere insânların onların benzerine îmân et­tiği birtakım mucizeler verilmiştir.” [(SAHİH HADÎS:) Buhârî (4981); Müslim (239)…]

İmâm İbn Ebi’l-İzz rahîmehullâh şöyle demiştir: “Mucize, sözlükte olağanüstü olan her şeyi kapsar. İmâm Ahmed bin Hanbel ve diğerleri -ki onlar, buna ‘âyet’ adını da verirler- gibi önceki ilim ehlinin örfünde de bu anlamda kullanılmıştır. Fakat sonraki âlimlerin birçoğu, lafız itibarıyla aralarında fark gözetirler. O bakımdan mucizeyi peygamber için, kerameti de velî için kabul ederler. Her ikisinin ortak yönü ise olağanüstü olmalarıdır.” [İbn Ebî’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye: 2/746.]

Rasûllerin çağrılarına uyarak onlara tâbi olanlar dünyâ ve âhiret kurtuluşa kavuşurken onları yalanlayanlar, deli ve bozguncu olmakla suçlayanlar, getirdiklerini çağdışı olarak görenler, küçümseyenler, gericilik ve irtica olarak isimlendirenler dünyâ ve âhiret hüsrana uğrayacaklar ve de alevli ateşlerde sonsuz bir azâba duçar olacaklardır.

Nebîlerin sonuncusu ve kendisinden sonra rasûl gelmeyecek olan peygamber, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın, tüm âlemlere yani insânlara ve cinlere, Arab’a ve Arab olmayanlara rahmet olarak gönderdiği elçidir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allâh’ın Rasûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allâh, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb: 33/40)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ben (gönderilmiş tüm) peygamberlerin sonuncusuyum (benden sonra asla başka bir peygamber gelmeyecektir).”[(SAHİH HADÎS:) Buhârî (6346); Müslim (2730)…]

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in rasûl olarak gönderilişinden sonra Hristiyanıyla ve Yahudisiyle tüm insânlar, ona tâbi olmak, onun getirdiği şeriatı yaşamak ve kanun olarak yürürlüğe koymak mecburiyetindedirler. Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Kime Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in risâleti ulaştığı halde onun getirdiklerine inanmazsa ne Müslüman olur ne de mü’min. Aksine Müslüman veya mü’min olduğunu zannetse bile kâfirdir.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 3/93.] Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Biz, seni ancak bütün insânlara mübeşşir (müjdeleyici) ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Sebe: 34/28)

Câbir bin Abdullâh radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Nebîler sadece kendi kavimlerine gönderilirdi. Ben ise, tüm insân­lara gönderildim.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (335); Müslim (523)…]

O, kendisinden önceki şeriatları yürürlükten kaldıran yeni bir şeriat ve kitâbla gelmiş birçok mucizeyle desteklenmiştir. O risâletini çok açık bir şekilde tebliğ etmiş, emâneti yerine getirmiş, ümmetine nasihat etmiş ve onları gecesi gündüz gibi aydınlık beyaz bir yol üzerinde bırakmıştır. Artık îmânlı olarak Allâh’a kavuşmak isteyen tüm kullar, ona, getirdiği kitâb olan Kur’ân-ı Kerîme, bildirdiği dîn olan İslâm’a îmân ederek tasdîk etmek ve gereğince de amel etmek zorundadırlar. Onun Allâh’tan getirdiği İslâm Dîni dışındaki tüm dînler ve yollar bâtıl ve red olunmuştur. Onun yolu olan Muhammed-i Şeriat’a sonradan yapılacak her ilâve ve çıkarma bid’ât, her bid’ât sapıklık, her sapıklıkta ateştedir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûlünü (tüm insânlara) hidâyet ve hak dîn ile diğer bütün (bâtıl ve muharref) dînlere karşı üstün kılmak için gönderen O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter.” (Feth: 48/28)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun bu ümmetten kim beni duyar da sonra benimle gönderilene (Muhammed-i şeriata) îmân etmeden ölürse, mutlaka o kimse (ebedî olarak)cehennemliklerden olur.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (240); Ahmed (8203)…]

Muhammed aleyhisselâm diğer rasûl ve nebîler gibi Allâh’u Teâlâ’nın kulu ve elçisidir. Her daim O’na muhtaçtır. O’na ait olan rubûbiyyet ve ulûhiyyet sıfâtlarının hiçbirine sâhib değildir. O, diğer tüm rasûl ve nebîler gibi Allâh’u Teâlâ istemedikçe isteme, dilemedikçe gaybı bilme, izin vermedikçe şefaat etme gücüne ve kudretine sâhib değildir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“De ki (Ey Muhammed): Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim.” (Kehf: 18/110)

Allâh’ın Rasûlü olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem diğer rasûller gibi mâsumdur. Risâletini tebliğ ederken hiçbir hata yapmamıştır. Kavmi hatta düşmanları tarafından “el-Emin/güvenilir kimse” olarak isimlendirilmiştir. O, Müslümanlara karşı çok şefkatli ve merhametli, kâfirlere karşı yiğit ve âdil olmuştur.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onu birçok mucize ile desteklemiştir. Bu mucizelerin en büyüğü Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allâh’u Teâlâ, onunla ümmetlerin en belâgatlisine, en fesâhatlisine ve en güzel konuşanına meydan okumuştur. Onlar onun bir tek âyetinin dahi benzerini getirmekten âciz kalmışlardır.

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her bir nebîye mutlaka insânların benzerini görerek îmân edebilecekleri bir takım mucizeler verilmiştir. Bana verilen ise Allâh’u Teâlâ’nın vahyettiği vahiydir. Bundan dolayı kıyâmet gününde o nebîler arasında kendisine uyanları en çok olan kişinin ben olacağımı umarım.”  [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (4981); Müslim: (155)…]

Allâh Azze ve Celle’nin Muhammed aleyhisselâm’ın risâletini desteklemek için kendisine bahşettiği en önemli mucizelerden biri de İsrâ ve Miraç mucizesidir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem uyanık iken ruhu ve bedeni ile birlikte Mescid-i Haram’dan alınıp, Mescid-i Aksa’ya getirilmiştir. Bu hadîseye “İsrâ” denir. İsrâ, Kur’ân’ın şu âyetiyle ile sâbittir:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allâh, noksan sıfâtlardan münezzehtir. O, Semi’dir (işitendir), Basir’dir (görendir).” (İsrâ: 17/1)

Buradan da yine uyanık iken ruhu ve bedeni ile birlikte yedinci kat semâya kadar yükseltilmiştir. Bu hadîseye “Miraç” denir. Miraç, İsrâ gecesinde vuku bulmuştur. Sonra Allâh’ın dilediği kadar daha yükseltilmiş, Sidretü’l-Münteha’ya ulaşmıştır. Ve orada Allâh Subhânehu ve Teâlâ, ona vahyederek onunla konuşmuş beş vakit namazı emir buyurmuştur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Miraç gecesi Cenneti ve Cehennemi ve de Cebrâil aleyhisselâm’ı Allâh Azze ve Celle’nin yarattığı asli suretiyle görmüştür. Muhammed aleyhisselâm bunların hepsini Allâh’ın bir nimeti olarak baş gözüyle kalbi yalanmadan görmüştür. Sonra Beytü’l-Makdis’e indirilmiş ve diğer nebîlere imâm olarak namaz kıldırmıştır. Daha sonra da tan yeri ağarmadan önce Mekke’ye geri döndürülmüştür.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in en önemli mucizelerinden biri de ayın ikiye yarılma hadîsesidir. Mekkeli Müşrikler Rasûlullâh’tan mucize istemişler, o da Allâh’ın kendisine verdiği bir mucize ile ayı ikiye yarmıştır. Ondan nakledilen mucizeler arasında az olan su ve yemeğin çoğaltılması, hastaların iyileştirilmesi gibi daha birçok mucizeler de bulunmaktadır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1434 h. / 2013 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

 

İktibas Yapacakların Dikkatine!