«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Önce Tevhid, Sonra Vahdet

Önce Tevhid, Sonra Vahdet

ÖNCE TEVHİD, SONRA VAHDET

Esedulâh Saîd

 

Yaratan, yaşatan ve yöneten Allah’ın ismiyle…

Tevhid, İslâm’ın temeli ve aslı. Kulluğun özü, hakikati tevhid. Ve bu ümmet tevhid ve vahdet ümmeti. Tevhidi itikadî alanda göstererek, tevhidin sosyal yansımasını da vahdette gösteren bir ümmet. Ancak bu ümmetin düşmanları eliyle asırlardan beri oynanan oyunların bir neticesi olarak vahdet ümmeti paramparça olmuş bir halde. Hiç şüphesiz ki, bunda ehli kitabında büyük bir rolü var.

Dün olduğu gibi bu günde, batı canavariyeti İslâm medeniyetinin daimi düşmanı. Batının, İslâm’la ve Müslümanlarla savaşı yeni değil. Bu ümmet, ilk defa Mute’de batı kültürünün temsilcileriyle savaş alanında karşılaştı. Ondan sonrada bu karşı karşıya geliş, hem meydanlarda, hem de diğer tüm alanlarda devam etti ve de etmekte…

İslâm ile güçlü oldukları dönemlerde tarihe damgasını vuranlar Müslümanlardı. Ne zamana kadar bu böyle devam etti? İslâm’la bağları zayıflayan, zamane şartlarını okuyamayanlar çıkıncaya kadar… Bunlar gerçekleşince de İslâm toplumları büyük bir işgale maruz kaldı. İpin ucu kaçınca da tüm bağlar tek tek söküldü.

Büyük balığın küçük balığı yutması misali, maddi acıdan şişen uluslararası canavarlar ümmeti parça parçaya ayırıp, parça parça da yuttular. İnsanlığa medeniyet ve özgürlük götürdüklerini söyleyen zalimler, gittikleri yerlere ancak zulümlerini taşıdılar ve oraların yer altı ve yer üstü kaynaklarını da sömürerek ülkelerine götürürler.

Batı, ümmet için şer planları yapıp uygularken, bu planları ayakta alkışlayanlar iş başına geldi, getirildi. Ümmet, batılı zihinlerin işgaline maruz bırakıldı. Zihinlerde başlayan bu işgal, yukarıdan aşağıya her alanı eline geçirdi. Paramparça olanların arasına suni düşmanlıklar atıldı. Ulusalcılık körüklenip, dini değerler kötülendi ve toplum hayatından soyutlandı. Batı asırların öcünü alıyordu. Ümmetin bağlarının İslâm’da olduğunu bilen batı, İslâm’dan uzaklaştırmak için yerli işbirlikçiler devşirdi. Bunlar ülke yönetimlerine getirilerek, onlar eliyle de sistemli bir proje ümmet üzerinde uygulandı.

Evet, bunlar oldu ve olmakta. Peki bundan sonra ne olacak? Tarihe şahitliğimizi yaptığımız şu zamanlarda ümmetin İslâm’a dönmesini, batı bataklığından kurtulmasını istemeyecek miyiz? Elbette ve elbette, her zaman canı gönülden bunu istiyoruz ve istemeliyiz.

Ancak şu bilinmelidir ki; ümmet zihinsel işgalden kurtulmadan, topyekûn olarak hayırsızlara ‘Hayır!’ demeden, İslâm coğrafyaları işgalden kurtulamayacaktır. Eğer ümmet topyekûn ‘Hayır!’ diyemiyor ve cellatlarına aşkını ilan ediyorsa, bizler Muvahhidler olarak ümmetin cellatlarından beri olduğumuzu ilan etmeliyiz. Velev ki azınlık olalım. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü burada farklı değerlendirilmeli ve İslâmsız bir sürü uçuruma doğru gidiyorsa o sürüden ayrılmak gerektiği bilinmeli ve gereğiyle amel edilmelidir.

Ümmete musallat olan beşeri sistemler ümmet için uçurumdurlar. Bu gün batı referanslı bu batıl sistemler, hür doğan Allah’ın kullarını kendilerine köle yapmaktadırlar. Ancak şu unutulmalıdır ki, her sömürü sistemini ayakta tutanlar sömürülenlerdir. Sömürülenler, sömürenlerin tasmalarını boyunlarına yakıştırıyorsa, bu zihniyet yanılgısı kırılmadan kurtulmak zordur. Öncelikle sömürü kültürü bilinmeli ve bundan kurtuluş yolları aranmalıdır. Ne hazin ki, ümmet coğrafyasında bu gün, kendilerini çağdaş(!) ve modern(!) olarak dünyaya tanıtanlar bu gözle görülmekte. Sömürülenler onların söylemleriyle ve algılattıklarıyla hayata bakmaktalar. Görülen şeyler büyük bir ustalıkla gösterilmek istenen şeyler. Ümmet, çok yönlü bu zihinsel işgalin altında, benliğinden ve değerlerinden kopartılmış bir halde…

Zihinsel sömürü tüm boyutlarıyla, tüm kesimler üzerinde otoritesini kurmuş durumda. Aslında sömürüye dayalı beşeri sistemler, arızi ve arızalı yani geçici ve bozuklar. Elbette tevhid ve vahdet ümmeti aslına dönmeli ve sömürüye dayalı bozuk sistemlerden kurtulmalıdır. Onlardan kurtulmak içinde her Müslümana düşen görevler vardır. Ümmetin kurtuluşu, zihinsel işgale uğramış nesillerle mümkün değildir. Kum üzerine yüksek bina yapacağını söyleyen, ya kumu tanımıyordur ya da binayı… Bu gün yetişen İslamsız nesillerle İslami bir dirilişten bahsedenler de ya bu nesilleri tanımamakta ya da İslâm’ı bilmemektedirler. İslam medeniyetinin yeniden inşası, öncelikle zihinsel sömürüye son veren tevhidin gönüllerde inşası ve sonrasında da Muvahhid nesillerin vahdetiyle mümkündür.

Hayat, Rabbimiz tarafından bizlere verilmiş bir emanettir ve her nefesin, bir sorumluluğu ve hesabı vardır. Müslümanlar olarak bizlerin bir sorumluluğumuz da; ‘zihinsel işgal altındakileri kurtarma mücadelesi’ vermektir. Elbette bu mücadele kolay değil, bilakis akıntıya karşı kürek çekmek gibi, hatta daha da zor. Yanlışlar ülkesinde doğru olmak ve doğru kalmak, sabır ve bedel istiyor. Ancak bu sabrı gösteren ve bedeli ödeyen birleşmiş yürekler ümmetin üzerine karabasan gibi çökenlere “dur!” diyebileceklerdir.

Şüphesiz ki, ümmetin yeniden dirilişi ve kurtuluşu batıda ve ‘Birleşmiş Milletler’de değil, ‘Birleşmiş Müslüman Yürekler’dedir. Ancak zihinsel işgalden kurtulmuş, tevhidi kavrayan ve yaşayanlarla sömürü düzeninin çarkları işlevsiz bırakılabilir.

Sömürüye dayalı şirk düzenlerinde, ümmetin maddi ve manevi bir kurtuluşu diye hedefleri yoktur. Onlar, ulusalcılığı kutsayanlar olarak ümmetin İslâmi kurtuluşundan ve vahdetinden uzaktırlar. Bakmayın siz bir araya gelmelerine, bunların her birinin arkasında kendi âli menfaatleri yatmaktadır. Bir araya gelmişler de “İslâm Ordusu”(!) kurmuşlar. Çocuklar bile bu sözün mahiyetini anlayabilseler yerlere yatarlardı herhalde. İslâm, devlete hâkim olmasın diyerek tüm imkânlarını seferler edenler İslâm Ordusu kuracaklar(mış)! Öncelikle siz İslam olun, sonrada ne kuruyorsanız kurun. İslâm’ın hükümlerini yasaklayanlar nasıl İslâm ülkesi olabilirler ki? Demokrat ve laik devletler nasıl İslâm ülkesi olarak adlandırılabilirler?

Bakınız, demokrasilerde milletvekillerinin dokunulmazlığı vardır (gerçi şimdi kaldırdıklarına söylüyorlar ya); ancak o milletvekillerinin inandıklarını iddia ettikleri İslâm’ın hükümlerinin bir dokunulmazlığı yoktur. Şayet varsa bunun pratiğini göstersinler. Hayır yoktur! Onlar Allah’ın hükümlerine bazen sözlü, çoğunlukla da fiilli olarak karşı gelmektedirler. Ancak çıkarları varsa İslâmi söylemden de geri durmazlar. Bizler biliyor ve inanıyoruz ki; “Müslümanlara dayatılan demokrasi ve laiklik, asla ve asla Müslümanlara ait değildir. Ait olmamış ve olmayacaktır. Kim demokrat ve laik Müslüman(!) olduğunu söylüyorsa, o İslam’dan, İslam da ondan uzaktır.”

Ümmetin başına geçerek bir iki söylem ve görüntüyle cahil insanları kandıranların İslâm adına yaptıkları bir şey yoktur. Ama efelenmeye gelince kameralar önünde ona buna söylenirler. Sadece ve sadece o kadar. Bırakın Allah aşkına kendinizi ve halkınızı kandırmayı. Bırakın artık yükünüzü ağırlaştırmayı. Bırakın da İslâm’a dönün.

Bakınız, konuşmayı sevenler, siyonist İsrail’e ‘terör devleti’ demekteler. Demesine derler de, bu da göstermeliktir. Perde önünde çok kısa olarak söylenen bir kurmaca repliktir. Arka planda ise her türlü işler güllük gülistanlık devam eder. Birkaç nara atılmış, halk sokaklara dökülmüş, protestolar yapılmıştır, o kadar. Şimdi söyler misiniz? Senelerce bu ülkede ve dünyada Kudüs ile ilgili programlar yapıldı, protestolar düzenlendi de ne oldu? Ne olabilir? Kudüs’ün fatihleri sizin yaptıklarınızı mı yapmışlardır? Bırakın bu aldatıcı söylemi de samimiyseniz eyleme geçin. Ama hayır, dünya sömürücülerinin oyunlarını oynayanlar, elbette ki onların ellerindeki oyuncaklara dönüşmektedirler.

Kendilerinden birilerinin ölümü için el ele tüm dünyayı ayağa kaldıranların, kendilerinden olmayanlara yaptıkları muamele bellidir. Bunu tüm dünyada görmekte ve bilmektedir. Bir batılının nazarında “İnsan Hakları” kavramı, içeriğini kendilerine göre doldurdukları bir kavramdır. Birinci sınıf insan da kendileridir. Dünya yansa umurlarında olmaz, yeter ki çarkları dönsün. Hal böyleyken, batıdan medet beklemek, pusulayı batıya çevirmek ümmet için nasıl mümkün olur? Hayır, ümmet için kurtuluş batıda değil, İslâm’dadır. İslâm’ı terk edenlerin vahdeti de mümkün değildir ve de olmuyor.

İslâm, Ümmet-i Muhammed’i birbirine bağlayan en kuvvetli bağdır. Bu bağ olmadığında ırkçılığın açtığı sorunların nelere sebebiyet verdiği dün olduğu bu günde görülmektedir. Tevhid, ümmetin içerisinde hâkim olmadan tevhid ümmetinin vahdeti nasıl mümkün olabilir? Önce tevhid, sonra vahdet…

Bu gün ümmet, kaza geçirmiş ve durumu da çok ağır olan bir insanı anımsatmakta. Düşünün bu kazazedenin hayati fonksiyonlarının iptali söz konusu iken; doktorlar, ikinci, üçüncü, beşinci derece önem arz eden yerleri, hayati tehlike olanın önünü geçirmezler. Aynen bunun gibi de, batılı zihniyet ümmete çarpmışken ve durum çok ağırken, ümmetin manevi doktorlarının onuncu, yirminci, yüzüncü sırayı alacak işlerle oyalanması ve oyalatması ümmeti komadan çıkarmayacaktır.

İlk anlatılacak, sürekli anlatılacak, her gün ve her gece anlatılacak ve çağrılacak olan şey; tevhidtir, tevhidtir ve yine tevhidtir. Ümmetin her bir coğrafyasında sabit gündem; tevhid ve ümmetin tevhidî dönüşümü ve vahdeti olmalıdır. Tevhid, ümmete hâkim olmadan; ne vahdet, ne de maddi ve manevi işgallerden kurtuluş söz konusu olabilir.

Şimdi:
-Laiklik ve demokrasiden ödün vermeyenlerle, laiklik ve demokrasiden beri olanlar,
-Şiiler din kardeşimiz”(!) diyenlerle, “Şiiler, Müslümanların en büyük düşmanıdır” diyenler,
-Hâkimiyet milletindir(!) diyenlerle, “hâkimiyet Allah’ındır” diyenler,
-Canlı cansız her türlü aracıyla iman edenlerle, aracılığı red edenler,
-Siyasileri ve din adamlarını yüceltenlerle, sadece Allah’ı yüceltenler,
-Tağutların uşağı olanlarla, tağutları tekfir edenler,
-Hükmü ve çözümü beşerde arayanlarla, hükmü ve çözümü Allah’ın dininde arayanlar,
-Küfür ve şirk işleseler de kalp temizliğiyle kurtaranlarla, kâfire kâfir, müşriğe müşrik diyenler…
Yani iki zıt olan nasıl bir vahdeti gerçekleştirebilirler ki?
Önce tevhid, sonra vahdet…

Son olarak;
Bu ümmetin düzelmesi için iki sınıfın düzelmesi gerekir. Bunlarda ilim ehli ve iktidar sahipleridir. Bunlar düzelmezse halkın düzelmesi zordur. Ancak ne olursa olsun, tevhid ehline düşen hakkın ikamesi ve batılın izalesi için çabalamaktır. Hiçbir çaba karşılıksız kalmayacaktır. Bizler sadece yaşadığımız yerdekileri değil, yaşadığımız yerdekilerden başlamak üzere tüm dünya insanlarını tevhide çağırmalıyız. Kim uyar, kim red eder o bizi ilgilendirmez.

Rabbimizden niyazımız:
Ümmeti batıl zihniyetlerin ve idarelerin sömürüsünden kurtarıp, tevhidî itikadı ve yaşantıyı ümmet arasında yayması ve tekrar tevhid ile izzetli günlerine döndürmesidir. Rabbim nasip eylesin. Allahumme âmin.

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016