«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Nevâkıdu'l-İslâm Şerhi (3. Bölüm)

Nevâkıdu'l-İslâm Şerhi (3. Bölüm)

 Metin: 

اَلثَّانِي: مَنْ جَعَلَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّهِ وَسَائِطْ يَدْعُوهُمْ وَيَسْأَلُهُمْ الْشَّفَاعَةَ وَ يَتَوَكَّلُ عَلَيْهِمْ، كَفَرَ إِجْمَاعًا.

 Tercüme: 

İkincisi: Her kim, kendisiyle Allâh arasına aracılar koyar, onlara duâ eder, onlardan şefaat ister veya onlara tevekkül ederse, icmâ ile kâfir olur.

 Şerh: 

Kişinin Allâh İle Kendisi Arasına Aracılar Koyması: 

Müellif rahîmehullâh, “her kim, kendisiyle Allâh arasına aracılar koyar, onlara duâ eder, onlardan şefaat ister veya onlara tevekkül ederse, icmâ ile kâfir olur” diyerek kişiyi İslâm Dîninden çıkaran şeylerin ikincisini zikretmiştir. Hiç şüphesiz ki kişinin kendisiyle Allâh Azze ve Celle arasına aracılar koyması, onlara duâ etmesi, onlardan şefaat istemesi ve onlara tevekkül etmesi şirktir. Ehli Sünnet ulemâsı bu hükümde icmâ etmiştir. Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Her kim melek ve nebîeri duâ edilen aracılar kılar, onlara tevekkül ederse, menfaatlerin celbini ve zararların giderilmesini onlardan isterse, meselâ: Günâhların bağışlanmasını, kalblerin hidâyete ermesini, zorlukların giderilmesini ve ihtiyaçların yerine getirilmesini onlardan beklerse, Müslümanların icmâsıyla o kâfirdir.” [İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava: 1/124]

Aracı Edinmenin Mânâsı:  

Aracı edinmek: Kişinin Allâh’ın katında söz ve itibar sâhibi kabul ettiği birisini ya da bir şeyi, Allâh ile kendisi arasında vasıta kılarak ona duâ ya da tevekkül etmesi, ondan yardım beklemesi yahut şefaat istemesidir. 

Aracı Edinmeye Gerek Yoktur:   

Allâh’u Teâlâ, tek gerçek rabb ve ilâh olandır. Her şeyin ve tüm işlerin kendisine döneceği tek zattır. Tüm mahlûkatı yaratan, yaşatan ve yönetendir. Mahlûkatın tamâmını egemenliği altına alan, her şeye güç yetiren ve yaptığını hikmet üzere yapandır. Kullarının her halini ezeli ilmiyle bilmekte, onların tüm yaptıkları görmekte ve işitmektedir. Onların fevkinde olduğu halde ilim, kudret, işitme, görme, irâde, hâkimiyet gibi rubûbiyyet sıfâtlarıyla onları her nerede olurlarsa olsunlar, kuşatmaktadır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: 

“Göklerde ve yerde olanların tümü Allâh’ı tesbih etmektedir. O, Azîz’dir (üstün ve güçlüdür), Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sâhibidir). Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca O’nundur. Diriltir, öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden O’dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir. Allâh, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Bütün işler ancak O’na döndürülür. Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokar. O, göğüslerin özünü (kalblerde olanı) hakkıyla bilendir.” [el-Hadîd: 57/1-6]

Tevhîdin bu kadar açık olmasına rağmen, geçmişte ve de zamanımızda birçok kimse, Rabbimiz Teâlâ’yı gereği gibi tanıyamadıklarından kendileriyle O’nun arasında aracılar kılarak, O’na şirk koşmaktalar. Oysa Rabbimizin kullarına icâbet etmek için aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, kulların da seslerini Rabbimize duyurabilmek için aracılar edinmeye ihtiyaçları yoktur. Zîrâ O, her şeyi bilen, gören ve duyandır; bildiğine, gördüğüne ve duyduğuna güç yetirendir. Her türlü eksiklikten münezzeh olandır.    

Aracı Edinmek Şirktir:    

Allâh Azze ve Celle ile kendisi arasına aracı kılan kimseler, Rabbimiz Teâlâ’yı fani, aciz ve de çoğu zaman zâlim krallara ve sultânlara benzetmekte, onlara isteklerini ulaştırmak ve hallerini bildirmek için aracılar edinme zorunluluğunun, âlemlerin rabbi ve de yegâne ilâhı olan, Allâh Azze ve Celle içinde geçerli olduğunu zannetmekteler. Bu sebeble Mekke müşrikleri de kendilerini Allâh’a yaklaştırmaları için putlarını Allâh’a karşı aracılar edinerek onlara duâ etmişlerdi. Bu yaptıklarından dolayı Allâh Azze ve Celle onları Kur’ân-ı Kerîm’in de “yalancı ve kâfirler” olarak isimlendirmiştir:   

“İyi bilin ki, hâlis (katışıksız) dîn yalnız Allâh’ındır. O’nu bırakıp da başka velîler edinenler: ‘Biz onlara sadece, bizi Allâh’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz’ diyorlar. Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allâh, yalancı ve kâfir olanları doğru yola iletmez.” (ez-Zumer: 39/3)

Âyet-i kerîmede Allâh Azze ve Celle ile kendisi arasına aracı kılan kimselerin düşünce şekilleri ve aracı kıldıkları kimselere ibâdet etmiş olacakları açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Aracı kılanlar kendi ağızlarıyla Allâh’a yakınlaşmak için aracılar kıldıklarını ve aracı kıldıklarına ibâdet ettiklerini ifâde etmektedirler. Onların ibâdetleri ise aracı kıldıkları aciz varlıklara duâ etmeleriyle, onlardan şefaat ve yardım istemeleriyle ve de onlara tevekkül etmeleriyle gerçekleşir. Hiç şüphesiz ki, bu ibâdetlerden herhangi birini dahi Allâh’tan başkasına yapan bir kimse icmâ ile müşriktir. Rabbimizin söylediği üzere iftiracı bir kâfirdir. Oysa yaratılmışları aracı edinen kimselerin Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ulaşmak için aracı edindikleri şeylerde Allâh’a yaklaşmak için vesile ararlar, O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Allâh Azze ve Celle bu gerçeği şöyle ifâde etmiştir:

“O yakarıp durdukları da Rabblerine yaklaşmak için vesile ararlar. O’nun rahmetini umar ve azâbından korkarlar. Zîrâ Rabbinin azâbı gerçekten korkulmaya değerdir.” [el-İsrâ: 17/57]

Bu âyet-i kerîme, Allâh’u Teâlâ’dan başkasını duâ ile yani yalvarıp yakararak çağıranların ve kendilerine duâ edilenlerin tümünü kapsar, âyet-i kerîme bu anlamda geneldir. Çünkü duâ yoluyla kendisinden bir şeyler istenen ve kendisine duâ edilen kimseler de Allâh’a vesile aramakta, O’nun rahmetini ümit etmekte ve azâbından korkmaktadırlar. Bu anlamda âyet-i kerîme, nebîlerden, sâlihlerden ya da bir başkasından ister “imdat” ifâdesiyle ister başka bir ifâde ile bir şeyler bekleyen ve isteyenlerin tümünü, ölüleri, gâibleri ve benzerlerinin hepsini kapsar. Melek ve cinleri aracı kılmak, duâ ederek onlardan şefaat gibi bir şeyler beklemek de bu kapsamdadır. Bu âyette Allâh’u Teâlâ, onlara yalvarıp yakarmaktan şiddetle sakındırmaktadır. Çünkü bunlar kendilerinden duâ ile yardım isteyenlerden herhangi bir zararı kaldırma veya onlara herhangi bir fayda sağlama gücüne sâhib değillerdir. Onların insânlara isâbet eden musibetlerin hiçbirisini ortadan kaldıracak imkânları olmadığı gibi, insânların hal ve durumlarını bir başka hal ve durumla da değiştiremezler. 

O halde her kim sâlihlerden, nebîlerden ya da bunlardan başkalarından, herhangi bir ölü veya yanında olmayan, uzakta ve sesini işitemeyecek konumda olan bir kişiden kendisine yardım yahut şefaat etmesini isterse, bu şekilde onları duâ ile çağırırsa veya meleklere bu anlamda da yalvarıp yakarırsa, o kişi sadece Allâh’a ait olan bir özellik ve yetkiyi, Allâh’u Teâlâ’dan istemesi gereken bir şeyi Allâh’tan başkalarından istediği için Allâh’u Teâlâ’ya şirk koşmuş ve müşrik olmuştur.

Bu âyet, Allâh’u Teâlâ’dan başkalarına duâ ettiği ve yalvarıp yakardığı halde: “Allâh onlara bu yetkiyi vermiştir. Ben yetkileri olduğu için yardımı onlardan istiyorum, şefaati onlardan bekliyorum, tevekkülü onlara ediyorum. Ben Allâh’a şirk koşmuyorum. Çünkü şirk koşmak putlara tapmaktır” diyen, Allâh’ın rubûbiyyet ve ulûhiyyet sıfâtlarını beşerle paylaşabileceğini zanneden ve şirki de sadece putlara tapmak olarak algılayan câhillere ve sapıklara açık bir reddiyedir. Allâh’u Teâlâ, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Kim, Allâh’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar kendisine cevâb veremeyecek şeylere duâ edenden daha sapıktır? Ve onlar, bunların duâlarından habersizdirler. İnsânlar (kıyâmet günü) toplandığında, o taptıkları kendilerine düşman oluverir, onların ibâdetlerini de inkâr ederler.” [el-Ahkâf: 46/5-6]