«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Nevâkıdu'l-İslâm Şerhi (2. Bölüm)

Nevâkıdu'l-İslâm Şerhi (2. Bölüm)

 Metin: 

الْأوَّلُ: اَلشِّرْكُ فِي عِبَادَةِ اللَّهِ تَعَالَى، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ ﴾

 وَقَالَ تَعَالَى: ﴿اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ﴾

Tercüme:  

Birincisi: Allâh’u Teâlâ’ya ibâdette şirk koşmak.

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyuruyor: “Allâh, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan (şirkten) daha hafif günâhları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” [en-Nisâ: 4/48] “Kim Allâh’a şirk koşarsa, muhakkak ki Allâh ona cenneti haram kılar. Varacağı yer cehennem ateşidir. Zâlimler için yardımcı yoktur.” [el-Mâide: 5/72]

Şerh: 

Şirkin Tanımı ve Hakikati:

Kişiyi İslâm’dan çıkararak îmânsız kılan şeylerin birincisi: “Allâh’u Teâlâ’ya ibâdette şirk koşmak”tır. İbâdet kelimesi “ عبد a-b-d” kökünden mastar olup, lügatte “boyun eğmek ve itaat etmek” demektir. Istılâhta ise: “Allâh’u Teâlâ’nın emrettiği şeylere bağlanmak; nehyettiği şeylerden de kaçınmak sûretiyle O’na itaatte bulunarak, sevgi ve tâzim ile boyun eğmektir.”

İbâdet kelimesi öyle bir kelimedir ki, Allâh’u Teâlâ’nın sevdiği ve râzı olduğu zâhirî ve bâtınî (açık ve gizli) bütün fiil ve sözleri içine alan kapsamlı bir kelimedir. Allâh’u Teâlâ’ya karşı eksiksiz sevgiyle birlikte tam bir boyun eğişi yani emrettiği amelleri yerine getirmeyi ve yasakladığı amellerden de uzak durmayı ihtiva eder. Anlaşılacağı üzere ibâdet, insânın ruhen ve cismen, zâhiren ve bâtınen bütün varlığı ile yalnız Allâh’a yaptığı şuurlu bir itaat ve kurbiyettir. Başka bir deyişle kişinin içini ve dışını Allâh’ın emrettiği şekilde ona itikatta, sözde ve amelde itaate sevketmesidir.

Şirk kelimesi “شرك şe-ri-ke” fiilinin mastarı olup, lügatte “ortak olmak” demektir. Istılâhta ise: “Allâh Tebâreke ve Teâlâ’ya rubûbiyetinde, ulûhiyyetinde, isim ve sıfâtlarında eş benzer ve denk tanımaktır.” Şirk koşan kimseye müşrik denir. Şirkin zıddı ise tevhîddir. Zîrâ tevhîd: “Allâh’u Teâlâ’yı birlemek; bir kılmaktır.”

Buna göre: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı rubûbiyyetinde, ulûhiyetinde, isim ve sıfâtlarının herhangi birinde yahut tamâmında birlemek tevhîd; eş ve benzer, denk ve misil tanımak ise şirktir. Bu sebeble de şirk ile tevhîd ikisi bir arada asla bulunamaz. Birinin varlığı ile diğeri yok olur. İki zıddın bir arada bulunmayacağı akıl sâhiblerinin kabul ettiği bir gerçektir. Ancak Allâh’a inanmakla birlikte şirk bir arada bulunabilir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır.

“Onların çoğu Allâh’a ancak şirk koşarak inanırlar.” [Yûsuf: 12/106]

İfâde edildiği üzere şirk, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya inanmak söz konusu olsa bile, O’nu tevhîd etmemek; O’na ortak koşmaktır. Bunun rubûbiyyette, ulûhiyette, isim ve sıfâtların herhangi birinde olması arasında bir fark yoktur.

Rubûbiyyeteki şirk, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı kendisine ait olan yaratma, yaşatma, rızıklandırma, tasarruf etme, yönetme, kanun ve yasa belirleme, imdat etme, hidâyet verme gibi herhangi bir özelliğinde tevhîd etmemektir. O’ndan başkasının da kâinatta tasarruf etme yetkisinin bulunduğuna inanmak yahut O’ndan başkasının da kullar için yasaklar ve serbestler belirleme yetkisinin bulunduğunu söylemek buna misâldir.

Ulûhiyyetteki şirk, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı secde ve kurban kesmek gibi herhangi bir zâhirî ibâdette yahut duâ etmek ve sığınmak gibi herhangi bir kalbî ibâdette, kısacası ibâdet cinsinden herhangi bir şeyde tevhîd etmemektir. O’ndan başkasına adına kurban kesmek yahut O’ndan başkasına duâ etmek buna misâldir. Şirk, genel olarak tevhîdin bu türünde meydana gelmektedir. Bu sebeble Müellif rahîmehullâh’ta birinci maddeyi “Allâh’u Teâlâ’ya ibâdette şirk koşmak” olarak belirlemiştir.

İsim ve sıfâtlardaki şirk, Allâh’u Teâlâ’yı el-Hâlık ve el-Hâkim gibi isimlerinde ve beka ve kudret gibi sıfâtlarında tevhîd etmemektir. Bu isim ve sıfâtlara başkalarının da mutlak olarak sâhib olduğuna inanmak yahut Allâh’u Teâlâ’yı cimrilik ve uyumak gibi yaratıkların sıfâtlarından bir sıfâtla vasıflandırmak buna misâldir.

Bunların kalb ile dil ile amel ile olması arasında fark yoktur. Yine bunların cehâletle yahut başka bir sebeble olması arasında, ikrâh gibi şer’an geçerli bir özür olmadığı sürece fark yoktur. Zîrâ şirk, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı tevhîd etmemenin adıdır.

Şirkin Çeşitleri:

Şirk, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır. Müellif rahîmehullâh’ın metinde zikrettiği şirk çeşidi büyük şirktir. Zîrâ büyük şirk, kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran ve tevbe etmediği takdirde de ebedî olarak cehennemde kalmasına sebeb olan, Müslümanlarla bağını koparan, canından ve malından dokunulmazlığı kaldıran şirktir. Bunun cehaletle yahut düşmanlıkla, şaka yahut ciddiyetle olması arasında kişinin küfre girmesi açısından fark yoktur. Allâh’a ait yoktan var etme gibi herhangi bir sıfâtı veya kayıtsız ve şartsız hükmetme gibi bir yetkiyi O’ndan başkasına vermek veyahut kurban kesmek gibi ibâdet cinsinden olan herhangi bir ameli O’dan başkasına yapmak büyük şirkin aslı ve esasıdır.

Küçük şirk ise kişiyi dînden çıkarmayan, ancak îmânı noksanlaştıran bazı amellerdir. Ancak sürekli işlenmesi gibi durumlarda kişiyi büyük şirke götürebilir. Şeriatta buna şirk dendiğinden dolayı bu isimle isimlendirilmiştir. Bu sebeble Müslümanın canından ve malından dokunulmazlığı kaldırmaz ve ebedî olarak cehennemde kalmayı gerektirmez. Allâh’u Teâlâ’dan başkası adına yemin etmek gibi sözlü; belâyı gidermekte sebeb olması için halka ve ip bağlamak gibi fiili; riya ve şöhret gibi irâde ve niyetlerde olmak üzere üç kısma ayrılır.

Büyük Şirkin Çeşitleri:

Büyük şirkin birçok çeşidi bulunmaktadır. Benim burada zikredecek olduklarım onlardan bazıları olup, günümüz itibariyle yapılan çokça vuku bulanlardır.

Duâda Şirk: Duâdaki şirk, duâ edilirken Allâh’tan başkasına yönelinmesiyle gerçekleşir. Bu da genelde ancak Allâh’ın gücünün yettiği hayat ve ölüm gibi bir şeyin başkasından istenmesi; cinlerin yahut insânların şerri gibi şeylerden başkasına sığınılması; hastalık ve sıkıntı gibi hususlarda başkasından yardım istenmesi; şefaat ve hidâyet gibi bir şeyin başkasından taleb edilmesi suretiyle ortaya çıkar. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Kim, Allâh’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar kendisine cevâb veremeyecek şeylere duâ edenden daha sapıktır? Ve onlar, bunların duâlarından habersizdirler. İnsânlar (kıyâmet günü) toplandığında, o taptıkları kendilerine düşman oluverir, onların ibâdetlerini de inkâr ederler.” [el-Ahkâf: 46/5-6]

Allâh’u Teâlâ âyet-i kerîmesinde kendisini bırakıp da melek yahut cin, peygamber yahut evliyâ, ölü yahut diri herhangi bir mahlûkata duâ ederek yalvarıp yakaranların, sapıklıkta en ileri olan kimseler olduğunu beyân etmektedir. Nasıl olmasınlar ki? Kendileri rahmete ve rızka muhtaç olanları, duâları işiten ve cevâb veren, kullara iltifat eden bir konuma yükseltmek sapkınlığın ve akılsızlığın zirve noktasıdır. Allâh’u Teâlâ âyetin sonunda bu sapık kimselerin kendisinden başkasına yalvarıp yakarmalarını ise ibâdet olarak isimlendirmektedir. Zîrâ duâ ibadettir. Hatta ibâdetlerin özü konumundadır. Numân bin Beşir radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Duâ ibadetin ta kendisidir.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (1479); Tirmizî (2969)…]

Anlaşılacağı üzere duâ gibi bir ibâdeti Allâh’u Teâlâ’dan başkasına yapmak şirktir. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

İtaatte Şirk: İtaatteki şirk, kâfirlere şer’î olarak itaat edilmesiyle gerçekleşir. Bu da günümüz itibariyle genel olarak Allâh’ın içki gibi haramlarını helâl, kısas cezaları gibi helâllerini ise haram kılanların benimsenmesi; bunlara itaatin gerekli görülmesi ve kâfirlere küfrü gerektiren oy kullanmak gibi hususlarda itaat edilmesi suretiyle ortaya çıkar. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” [el-Enâm: 6/121]

Bu âyet-i kerîme, Mekke müşriklerinin Müslümanlara leşler yani kendi kendine ölmüş hayvanlar hakkında “siz Allâh’ın altın bıçağıyla kestiği hayvanları yemiyorsunuz da kendi kestiklerini yiyorsunuz” demeleri ve bazı Müslümanlarda şüphe belirmesi sebebiyle inmiştir. Allâh’u Teâlâ âyet-i kerimesinde müşriklere bu söyledikleri hususta itaatin şirk olduğunu beyân etmiştir. Yani herkim Allâh’ın helal ve haramlarına rağmen müşriklere şer’î olan herhangi bir şey hususunda itaat ederse müşrik olur. Allâh’u Teâlâ, diğer bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Kâfir olanlara itaat ederseniz, sizi gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrâna uğrayanlardan olursunuz.” [Âli İmrân: 3/149]

Bu âyet-i kerîmede de kâfirlere itaatin küfür olduğu beyân edilmektedir. Bu hüküm, Allâh’u Teâlâ’nın kıyâmete kadar yürürlükte olacak muhkem bir buyruğudur. Dünün müşriklerini hakkında indiği gibi bugünün çağdaş (!) müşriklerini kapsamaktadır. Bu sebeble demokrasi ve benzeri beşeri sistemlerin yöneticilerini benimsemek; rabıta ve tevessül gibi İslâm dışı ritüelleri olan tarikat şeyhlerini önder edinmek; onların küfür olan kanunlarına ve inanışlarına itaat etmek şirktir. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

Tasarrufta Şirk: Tasarruftaki şirk, kâinatın idaresinin Allâh’tan başkasında olduğuna inanılmasıyla gerçekleşir. Bu da genelde yağmurların yağması, bereketin yayılması, şifânın gelmesi ve belaların def edilmesi gibi hususların Allâh’u Teâlâ’dan değil de yıldızlar, imâmlar şeyhler ve gavslar gibi yaratılmışlardan bilinmesi suretiyle ortaya çıkar. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Göklerin ve yerin mülkü/tasarrufu Allâh’ındır. Dönüş ancak Allâh’adır.” [en-Nûr: 24/42]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde göklerin ve yerin tasarrufunun sadece ve sadece kendi zatına ait olduğunu beyân etmektedir. Zîrâ kâinatın tasarrufu yani mahlûkatın yönetilmesi, sevk ve idâre edilmesi rubûbiyyetin sâhibi olana aittir. Bu sebeble kâinatın tasarruf yetkisini O’ndan başkasına vermek şirktir. Allâh’u Teâlâ başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, eğer onlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?’ diye soracak olsan mutlaka, ‘Allâh’ diyeceklerdir. O hâlde (haktan) nasıl döndürülüyorlar?” [el-Ankebût: 29/61]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde gökleri ve yeri yarattığını, güneşi ve ayı insanlığın hizmetine verdiğini beyân etmektedir. Öyleyse yerlerin ve göklerin ve de içinde bulunanların tamâmının tasarrufu, onları yaratana aittir. Bu da demektir ki, ismi bilinen ya da bilinmeyen, görünen ya da görülmeyen, canlı ya da cansız, büyük ya da küçük her ne varsa onun sevk ve idaresi yani tüm kaderi Allâh’u Teâlâ’nın elindedir. Bu sebeble hayat ya da ölüm, hastalık ya da sağlık, bereket ya da kuraklık, varlık ya da yokluk gibi mahlûkata dair her ne varsa tümü üzerindeki tasarrufun Allâh’u Teâlâ’dan başkasına verilmesi şirktir. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

Sevgide Şirk: Sevgideki şirk, kişinin Allâh’tan başka bir şeyi Allâh gibi sevmesiyle gerçekleşir. Bu da günümüz itibariyle genel olarak herhangi bir şeyhin yahut spor takımının, kurum ya da kuruluşun Allâh’tan çok sevilmesi, düşünülmesi ve Allâh’tan başkasına sevgi kaynaklı Allâh’a yapılan itaat gibi itaat edilmesi suretiyle ortaya çıkar. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“İnsânlar arasında Allâh’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allâh’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allâh’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allâh’ın olduğunu ve Allâh’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” [el-Bakara: 2/165]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde Allâh’ı severcesine herhangi bir mahlûkatın sevilmesini şirk olarak beyân etmektedir. Bu sebeble tevhîd gibi Allâh’ın razı olduğu herhangi bir emri mahlûkatın sevgisi için terk etmek; faiz gibi Allâh’ın gadab ettiği herhangi bir yasağı mahlûkatın sevgisi hoş görmek şirktir. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

Teşrîde ve Hükmetmede Şirk: Teşrîde ve hükmetmedeki şirk, beşerin ilâhî kanunlar yerine kanunlar belirlemeleri ve bu kanunlarla hükmetmeleriyle gerçekleşir. Bu da genelde insânların Allâh’u Teâlâ’nın hak ve adalet için indirdiği ilâhî kanunları terk ederek kendi nefislerinden kanun ve yasalar koymalarıyla ve bunlarla yönetip hükmetmeleriyle gerçekleşir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler?” [eş-Şûrâ: 42/21]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde Allâh’ın izin vermediği şeyleri teşrî kılanları ve bu teşrîleri kabul edenleri söz konusu ederek, izin vermediği şeyleri kanun ve yasa yapanları ve yaptıkları bu lanetli işi kabul etmenin başka bir ilâh kabul ederek kendisine şirk koşmak demek olduğunu beyân etmektedir. Allâh’u Teâlâ, bu teşrilerle hükmedenler hakkında ise şöyle buyurmaktadır:

“Her kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” [el-Mâide: 5/44]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde indirmediği kanunlarla hükmedenlerin hükmünü kâfirler olarak beyân etmiştir. Herkim ki beşerin aciz akıllarıyla uydurduğu kanunlarla hükmederse kendisini yaratan ve yaşatan Rabbine karşı işleyebilecek olduğu en büyük günâhı işlemiştir. Beşerin kanunlarını Rabbinin adalet ve hikmet dolu kanunları mesabesine çıkarmış olur. Bu sebeble herhangi bir had cezasını kaldırıp yerine hapis cezası getirmek, zina ve faiz gibi açık haramları serbestleştirmek, farz olan dîni eğitimi ve tebliği yasak kılmak kısacası beşeri olarak teşrîde bulunmak ve bunlarla hükmetmek ve yönetmek şirktir. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

Hükümde Şirk: Hükümdeki şirk, yaratılmışların kendi nefislerinden koydukları kanunlardan hüküm istemek suretiyle gerçekleşir. Bu da genelde dünyevî büyük ya da küçük bir alacağın yahut önemli yahut önemsiz anlaşmazlığın halli için beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelere başvurmak suretiyle gerçekleşir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün.” [en-Nisâ: 4/59]

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” [en-Nisâ: 4/60]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmelerinde vuku bulan herhangi bir ihtilafın hükmünün Kur’ân ve Sünnet’te aranmasını Allâh’a ve âhiret gününe îmânın şartı olarak zikretmiştir. Öyleyse Allâh’a âhiret gününe îmân eden bir kimse, içinde bulunduğu ihtilafın çözümü için tâğûtî mahkemelere asla başvuramaz. Zîrâ bunu yapmış olması Allâh’a ve âhiret gününe îmânın şartı olan bir şeyi çiğnemesi mânâsında olup, îmânının zan konumuna gelmesi demektir. Bu sebeble maddî yahut manevî herhangi bir anlaşmazlığın halledilmesi için tâgûtî mahkemelerden hüküm istemek şirktir. Bu anlaşmazlığın büyük ya da küçük, önemli ya da önemsiz olması arasında hiçbir fark yoktur. Böyle bir amelin faili olan kimse tevbe edip dîne tekrar geri dönmediği sürece ebedî olarak cehennemde kalmayı hak eder.

Büyük Şirkin Zararları:

Şirk, zulümlerin en şiddetlisi ve günâhların da en büyüğüdür. Allâh’u Teâlâ, şirk hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür.” [Lukmân: 31/13]

Zulmün mânâsı bir şeyi olması gereken yere koymamak; hak edene hak ettiğini vermemektir. Her kim, Allâh’u Teâlâ’dan başkasına ibâdet ederse, ibâdeti yapılması gereken yere yapmamış ve hak etmeyen birisine yapmış olur ki bu, en büyük zulümdür. Bu sebeble Allâh’u Teâlâ büyük şirk koşarak ölen bir kimseyi asla bağışlamaz. Böyle bir kimse için cenneti haram kılmıştır. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır. Nitekim müellif rahîmehullâh’ın zikrettiği âyetlerde şöyle buyrulmaktadır:

“Allâh, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan (şirkten) daha hafif günâhları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” [en-Nisâ: 4/48]

“Kim Allâh’a şirk koşarsa, muhakkak ki Allâh ona cenneti haram kılar. Varacağı yer cehennem ateşidir. Zâlimler için yardımcı yoktur.” [el-Mâide: 5/72]

Muâz bin Cebel radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Herkim Allâh’a hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmaksızın kavuşursa (tevhîd üzere ölürse) cennete girer. Herkim de O’na herhangi bir şeyi şirk koşarak kavuşursa (ölürse ebedî olarak) cehenneme girer.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (129); Müslim (152)…]

Şirk, koşarak ölen bir kimsenin bütün amelleri boşa çıkar. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, sana ve senden öncekilere (geçmiş peygamberlere) şöyle vahyedildi: Eğer Allâh’a şirk koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun.” [ez-Zumer: 39/65]

Allâh’u Teâlâ âyet-i kerîmesinde şirk üzere ölenlerin amellerinin boşa çıkacağını ve kesinlikle hüsrana uğrayanlar olacaklarını beyân etmektedir. Allâh’u Teâlâ, şirkin ne kadar kötü sonuçları olan büyük bir suç olduğunu ifâde etmek için günâhtan koruduğu nebîlerini dahi tehdit etmiş ve tümüne bu buyruğunu vahyetmiştir. Rabbim bizleri hüsrana uğrayanlardan etmesin. Allâhumme Âmîn. Allâh’u Teâlâ’ya şirk koşan bir kimsenin kanı ve malı Müslümanlar için helâl olur. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekâtı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allâh, bağışlayandır, esirgeyendir.” [et-Tevbe: 9/5]

Metin:

وَمِنْهُ: الذَّبْحُ لِغَيْرِ اللَّهِ؛ كَمَنْ يَذْبَحُ لِلْجِنِّ أَوْ لِلْقَبْرِ.

Tercüme:  

Allâh’tan başkası adına, cinler ve kabirler adına kurban kesmek şirk olan amellerdendir.

 Şerh:

Allâh’tan Başkası İçin Kurban Kesmek:

Müellif rahîmehullâh, büyük şirki İslâmı bozan şeyler içinde birinci madde olarak zikrettikten sonra “Allâh’tan başkası adına, cinler ve kabirler adına kurban kesmek şirk olan amellerdendir” diyerek, kurbanın bir ibâdet olduğunu ve Allâh’tan başkası adına kesilmesinin şirk olduğunu ifâde etmiştir. Kurbanın ibâdet olduğunun ve ancak Allâh için yapılabilecek olduğunun delîli Allâh’u Teâlâ’nın şu âyetleridir:

“Rabbin için namaz kıl, kurban kes.” [el-Kevser: 108/2]

“De ki: Şüphesiz benim namazım ve kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allâh içindir.” [el-Enâm: 6/162]

Âyet-i kerîmelerde Allâh için kurban kesilmesi, ibâdetlerin en önemlisi olan namaz ile birlikte zikredilerek istenmektedir. Namazın ve kurbanın ancak âlemlerin Rabbi için yapılması emredilmektedir. Bu sebeble ta’zim için tezellül ile yakınlaşma gayesiyle Allâh’tan başkası adına kurban kesmek şirktir. Böylelikle kendilerinden yardım ya da himmet beklenen cinler yahut kabirler için kurban kesmenin şirk olduğu açık olarak ortaya çıkmaktadır. Allâh bizleri kurusun böyle bir amelin fâili olan kimse azâbı ve laneti hak etmiş olur. Alî radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allâh, kendisinden başkası için kurban kesene lanet etsin!” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (1978); Nesâî (4422)…]

Kişinin ailesine yahut cemiyet ve davetlerde misafire ikrâm gayesiyle veyahut ticaret maksadıyla hayvan kesmesinde herhangi bir mahzur yoktur. Hatta kişinin ikrâm amaçlı hayvan kesmesi müstehabtır. Nitekim Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden bir kimse misafirine ikrâmda bulunsun.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (6018); Müslim (74)…]