«
  1. Ana sayfa
  2. EDEBİYAT
  3. Nereye Kadar?

Nereye Kadar?

Dosdoğru olmayı emredenin yüce ismiyle…

,,,

Kadın, evine geldiğinde gördü; pazardan aldığı yakası çarpılmış olan atletleri. Kaşla göz arasında nasıl da paket yapıp sarmıştı adam. Kadın, evine gidip de sarılı paketi açınca, hemen çocuğunu alarak tekrar döndü pazar yerine.

Pazarcı daha kadını görür görmez uzattı parayı, hiçbir şey dedirtmeden. Kadında hiçbir şey demeden döndü evine.

Bu insanlara “ne oluyor?” diye geçirdi içinden. Nasıl oluyordu da Allah’tan korkmadan kandırabiliyorlardı insanları?

Sonra almayı unuttukları bir şeyi fark eden kadın, çocuğunu yolladı alsın diye. Altı üstü bir paket şeydi; ama unutmuşlardı işte.

Küçük çocuk bakkaldan geldiğinde yüzü değişmişti, elindeki paraları gösterip:

-“Bu kadar verdiler!” Dedi.

-“Onlara bunun az olduğunu söyledim; ama bana: ‘Tamam o doğru’, dediler.”

Kadın, bir kez daha küplere bindi. Yine neler oluyordu?

Tekrar aldı çocuğunu yanına bu sefer de bakkala gittiler. Bakkalcı şey, şuy yaparken fazla aldığı parayı uzattı kadına. Kadın, yine bir şey demeden uzaklaştı oradan da.

Evine dönerken, şu kısacık zaman diliminde yaşadıklarını düşününce, irkildi birden. Bu sadece bir kişinin başına gelen olaydı, ya içinde yaşamaya çalıştığı koskoca İstanbul’da kaç kişi vardı böyle haksızlıklara uğrayan?

Kadın, evine geldiğinde ikindi ezanları okunuyordu. Hemen durdu Rabbinin huzuruna ve namaz sonrasında da elleri duaya kalktı. Kulların halini, kulların sahibine şikâyet etti. Asi, günahkâr, İslamsız kulların şerrinden O’na sığındı.

Ve son olarak bu topluma da dua etti, onlardan bir Taif, bir Mekke çıkması için… Ellerini yüzüne sürdüğünde ise, bu toplumun nereye kadar böyle gidebileceği geldi aklına; nereye kadar aldatma, nereye kadar gasp, nereye kadar içki, nereye kadar kumar, nereye kadar zina, nereye kadar öldürmeler, nereye kadar İslâmsızlık, nereye kadar?

,,,

Bu kısa hikâyede, yaşanmış bir olay anlatılmaktadır. Yaşanmış ve de o zamandan bu zamana; farklı kişilerin, farklı kişilerle, farklı şekillerde yaşamaya devam edegeldikleri bir olay. Bu hikâye, 2006 yılında çıkardığım “Virgül Hikâyeleri” isimli bir hikâye kitabından. O sene, Allah’ın lütfuyla üç kitap çıkarmak nasip olmuştu. Amacım bu tür hikâyelerle okumaya sevmeyen topluma ‘derdimizi’ okutmaktı. Aradan tam on sene geçmiş. Türkiye’de İslâm adına ‘ne değişti?’ dersek, değişen çok bir şey yok. Hatta ‘daha bile kötüye gitti!’ dersek abartmış olmayız.

Allah’ın dini yerine, mevcut laik ve demokratik sistem o kadar kutsandı ki, bu sistemde yaşayan insanların İslam’ı ve onun emir ve nehiylerini önemsediğini söyleyemeyiz. Maalesef bozulma o kadar ileri boyutlara varmış ki, bir zamanlar insanların “bu kadar da olmaz!” dedikleri şeyler artık toplumda özümsenmiş bir halde. Sebebi ise belli, tek kelime ile: İslâmsızlık…

İslâm, tüm kurumlarıyla devlete hâkim olmadıkça halkın pekte düzeleceği yok gibi duruyor. Cahiliye almış başını gitmiş… Elbette bizler, modern cahiliyelerde yaşanan tüm İslâmsızlıklardan razı olmayanlar olarak, insanları bu durumlara karşı uyaracağız. Ancak bu durumların düzelmesi kaçınılmaz olarak devlet eliyle olacaktır. Bireysel çabalar ve davetler bir yere kadardır. Tüm kurumlarıyla devlete, Allah’ın dini yön vermedikçe, bu toplum hem dünyada ve hem de ahirette felah bulmaz. Vesselâm.

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016