«
  1. Ana sayfa
  2. AHLAK
  3. Nefis Muhasebesi

Nefis Muhasebesi

makaleNEFİS MUHASEBESİ

Abdurrezzâk el-Muhâcir

 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle,

“Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı,yolların en hayırlısı da Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem yoludur. Amellerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid’at, her bid’at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.” (Müslim; Nesâi)

Bundan sonra:

“Her nefis ölümü tadacaktır” emri gereği, tüm canlıların bir başlangıcı birde sonu vardır. Başlangıcı ve sonu olmayan tek hakîkî varlık Allâh subhânehu ve teâlâ’dır. Tüm bu canlıların doğumdan ölüme kadar geçirdikleri zaman dilimine ömür denilmektedir. Her canlının ömrü farklı olduğu gibi, yaratılış gayeleri de farklı farklıdır. Çiçeklerin, böceklerin, hayvanların, cinlerin, insanların ve meleklerin her birinin imtihan diyarı olan bu fâni dünyada ayrı ayrı vazifeleri vardır. Görev bakımından ayrılan bu varlıklar, madde ve sıfat bakımından da ayrı ayrıdırlar. Kimisinde akıl ve nefis yoktur. Kimisinde ise akıl bulunur, fakat nefis yoktur. Bazılarında da her ikisi de bulunmaktadır. İşte bu son zümre bizlerin ve cinlerin oluşturdukları sekaleyndir.

İlk ve değişmez görevimiz kulluktur. “Ben cinleri ve insânları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56) Kur’an’ın bildirdiği bu hakîkat hiçbir zaman değişmemiş ve değişmeyecektir.Tüm peygamberler kavimlerini kullara, sahte ilâhlara, tağutlara kulluktan, tek ve bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allâh azze ve celle’ye kulluğa davet etmişlerdir. “Andolsun ki! Biz her ümmete tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allâh’a ibâdet etmeleri için bir rasûl gönderdik…” (Nahl, 36)

İnsân doğduğu andan vefâtına kadar çeşitli dönemlerden geçer. Önce çocukluk dönemi gelir. Ardından gençlik ve olgunluk çağı. Ve son olarak Allâh’u teâlâ nasib ederse yaşlılık zamanı gelip çatacaktır.Tüm bu sayılan merhâleler ya düzenli ve proğramlı bir şekilde, ya da plânsız ve gelişigüzel olarak başlayıp son bulacaktır. İşlerin düzenli yürümesi ve verimli bir sonuç elde etmek, ancak plânlı hareket etmekle gerçekleşir. Bu gerek dünyevî, gerekse uhrevî işlerde olmazsa olmaz altın bir kuraldır.

Bir işe başlamadan, bir sözü söylemeden evvel onun muhâsebesini yapmalıyız. Muhâsebe kelimesi lügatte hesablaşma, hesab görme gibi manalara gelmektedir. Eğer en başta söyleyeceğimiz sözün ya da yapacağımız işin bize fayda ve zararlarını hesab ederek hareket edersek, hata oranımız en aza düşer ve kazançlı çıkarız. Çünkü kişi kendisini hesâba çektiği sürece hatalardan korunur ve isâbetli kararlar alır. Muhâsebe yapılmadan söylenecek sözler veya yapılacak işler kişiye altından kalkamayacağı sonuçlar doğurabilir. Şimdi âyet, hâdis ve imâmlarımızın kavillerinden yola çıkarak nefis muhasebesinin gereğine, önemine ve kazandırdığı güzel sonuçlara hep birlikte şâhid olalım.

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey imân edenler, Allâh’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allâh’tan korkun. Hiç şüphesiz Allâh, yaptıklarınızdan haberdârdır.Kendileri Allâh’ı unutmuş, böylece O’da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fâsık olanların ta kendileridir.” (Haşr, 18-19)

Âyeti kerîmede Allâh’u Teâlâ imân edenlere bir uyarı, bir hatırlatma yapmaktadır. Mutlak korkulması gereken mercînin bildirilmesinden sonra, hesâb günü için hazırladıklarımıza dikkatimizi çekmektedir. Gizli ya da açıktan, yalnız başımıza veya topluca kısacası her ne şekilde olursa olsun her halimizden haberdar olduğunu bildirmektedir. Âyetin buraya kadar olan kısmında Allâh’u Teâlâ’nın bizlerden her dâim haberdar olduğunu, yalnızca O’ndan korkarak ahiretin tarlası olan dünyada neler yaptığımıza dikkat etmemiz bildirilmiştir. Bu da hayatın her alanında kişinin kendi nefsini hesâba çekmesiyle mümkündür.

Âyeti kerîmenin ilerleyen kısmında ise fâsık kimselerden bahsedilmektedir. Onların bu sıfatla anılmasının sebebi ise Allâh’u Teâlâ’yı anmamaları, O’ndan uzaklaşmalarıdır. Buna mukâbil Allâh’u Teâlâ’da onları nefisleriyle başbaşa ve yardımsız bırakmıştır. Rabbim müslümanları böyle hallere düşmekten korusun. Allâhumme âmin.

Akıl nimeti doğru kullanıldığı vakit sahibini hayırlı sonlara ulaştırır. Bunun tersi olarak yanlış kullanılması halinde ise kişiyi belâ ve musibetlere götürür. Peki, burada doğru ya da yanlış olan metodu bizler nasıl anlayacağız? Bu sorunun cevâbı ise açıktır. Bizleri kendisene kulluk ile mükellef kılan yüce Rabbimiz, aklımızı tâbi kılarak rehber edineceğimiz kaynakları Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu hadîsiyle bildirmiştir.

“Ey insânlâr! Size iki şeyi emânet ediyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız müddetçe asla doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar; Allâh’ın kitâbı ve Nebî’sinin sünnetidir.” (Muvatta)

Günümüzde ise -sözde- ilim adamları aklı bu iki nakle tâbi tutmak yerine, aklı esas almakta ve Kur’ân ve Sünnet’i aciz akıllarına tâbi tutmaktadırlar. Daha açık bir ifade ile akıllarının güzel gördüklerini helal/serbest, çirkin gördüklerini ise haram/yasak saymaktadırlar. Âyet ve hadîsleri de akıllarının verdiği hükme göre yorumlamaktadırlar. Bu kimseler haktan saptıkları gibi, körü körüne kendilerine tâbi olan kimseleri de saptırmaktadırlar.

Ehli Sünnet’te ise durum bunun aksinedir. Akıl nakle tâbi olur. Akıl nakle yön veremez. Bilâkis aklı yönlendirecek olan nakildir. Akıl nakli anlamak için bir araçtır.İşte bu nimet, kişiyi ya ebedî selâmet yurdu olan cennet yoluna, veyahut ebedî ikab (azab) yurdu olan cehenneme yönlendirir. Ahîretin varlığına inanan herkes bu iki sondan cenneti ister. Fakat herkes cennetliklerden olamaz.

Bakın Allâh rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz, akıllı kimseyi bizler nasıl tarif ediyor. “Akıllı kimse, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini özlem ve arzularının peşine takan ve Allâh’tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizî; İbn Mâce)

Evet, hadîsi şerifte nefsi devamlı hesâba çekerek hareket eden ve fâni olan dünyada bâki olan ahiret için çalışan kimsenin ‘akıllı kimse’ olduğu bildirilmiştir. Nefsinin esiri olan kimselerse ‘aciz kimse’ olarak vasfedilmiştir. Bu hadîste bizlere, nefsi muhâsebe etmenin gereğini ifade etmektedir.

Şimdi de sizlere imâmlarımızın dilinden konumuzla alâkalı birkaç söz aktaracağım.

İmâm Ahmed b.Hanbel rahimehullâh, Ömer radıyallâhu anh’ın şöyle dediğini nakleder: “Başkası sizi hesâba çekmeden önce kendinizi hesâba çekin. Sizi birileri tartmadan önce siz kendinizi tartın. Sizin bugün kendinizi hesaba çekmeniz, yarın başkasının sizi hesaba çekmesinden daha kolaydır. O gün gerçekleşecek ‘Büyük Geçit’ için süslenin. O günde Allâh’a arz olunursunuz da sizin hiçbir şeyiniz O’na gizli kalmaz.”

Hasan Basrî rahimehullâh şöyle demiştir: “Vicdanı onu uyarmaya devam ettiği ve nefsini hesâba çekmeyi sürdürdüğü sürece kul hayır üzeredir.”

Bir başka sözü ise şöyledir: “Vallâhi, mü’mini her hâlinde kendini ayıplarken görürsün. Yaptığı iyilikleri az ve yetersiz bulur; bundan dolayı pişmanlık duyar ve kendini paylar. Günaha batmış kimse ise, hiçbir şekilde kendini eleştirmeksizin günah işlemeyi sürdürür.”

Meymun b. Mihran rahimehullâh da; “Muttakî kimse, kendini zâlim bir sultandan ve cimri bir ortaktan daha sıkı hesâba çeker” demiştir.

Bu nakilleri çoğaltmak mümkündür. Fakat önemli olan azlık ya da çokluk değildir. Asıl istenen meselenin anlaşılması ve sonucun faydalı olmasıdır. Âyet, hadîs ve imâmlarımızın sözlerinin işaret ettiği gerçek nefis muhâsebesinin gereği, önemi ve faydalarıdır. Bundan sonra imân ehline düşen görev ‘işittik ve itaat ettik’ ilkesince gerektiği şekliyle amel etmektir. Ey Rabbimiz! Sen bizleri, nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden muhafaza eyle.

Ve son olarak, “Ey kalpleri bir yönden bir yöne çeviren Allâh’ım! Sen kalbimizi dinin üzere sabit kıl.” Allâhumme âmin.