«
  1. Ana sayfa
  2. AHLAK
  3. Nefis Muhasebesi ve Bölümleri

Nefis Muhasebesi ve Bölümleri

Mukaddime:

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c) mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidayete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz ve saptırdığını ise hiç kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki; Allah’tan (c.c) başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasülüdür. Bundan sonra:

Nefis Muhasebesi:

Bilinmelidir ki, nefis kulun kalbi ile Rabbi arasında bulunan büyük bir engeli ve sınavıdır. Rabbinin emirlerine boyun eğmekten ve yasaklarından kaçınmaktan alıkoyan bu engeli aşan kurtulacak, kendini engelin ardına hapseden ise helak olacaktır. Nefis kimi zaman yapılan amelleri kirletmeye, kimi zamanda hiç amel etmemeye ve yahut kötü amelleri işlemeye kulu sevk eder. Çünkü nefis, doğrudan niyetleri etkilemektedir.

Bilindiği üzere de, bozuk niyet bozuk amellere sebebiyet verir. Nihayetinde ise bu, iman bozukluğu ya da iman kaybı olarak sonuçlanabilir. O nedenledir ki, sonu iman kaybına dahi ulaşabilecek bu işin başını düzeltmek gerekir. Bu işin başında ise, nefis gelmektedir; şayet nefis düzelirse niyetler de düzelir. Niyetler düzelirse, ameller de sahihleşir. Ameller sahihleştikçe de, imanlar da salihleşir. İşte bu, Allah’u Teâlâ’nın razı olduğu neticedir; zira salih imanın akıbeti Rabbinin güzel cennetidir.

Allah azze ve celle ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey huzura kavuşmuş olan nefs! Sen O’ndan, O’da senden razı olmuş şekilde, Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına gir! Gir Cennetime.” (Fecr: 89/27,28,29,30)

Bir başka ayeti kerimede ise yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Nefse ve onu düzenleyene. Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyeti verene yemin olsun ki; elbette nefsini arındıran kurtulmuştur. Onu kirletip görmek ise ziyan olmuştur.” (Şems: 91/7,8,9,10)

Ayeti kerimelerden de anlaşıldığı üzere; “nefsini arındıran kurtuluşa erecek” ve “onu kirletip kötülüklere gömen ise ziyana uğrayacaktır.” Mü’min bir kimsenin yapması gereken ise; nefsini terbiye edip, onu arındırmasıdır. Mü’minin nefsini arındırması; ona muhalefet etmesi ve onu hesaba çekmesi ile gerçekleşir. Bu kadar önemli bir meselede ihmalkâr davranan bir kimse ise, nefsini arındıramaz ve onu karanlığa gömer.

Nefsini muhasebeye çekmeyen kula günahlar basitleşir, o her şeyi basite alır ve şeytanda (l.a) onu; “elbet affolunursun!” vaatleriyle aldatır. Böyle bir kimse nefsi ile muhasebe yapmadığında ise, hangi hayrını arttırmalı ve hangi şerrini de def etmeli göremez. Böylece itaat ve şükürden geri kalıp, günahlarına da tövbe etmekten kendini mahrum bırakır.

Nefis Muhasebesinin Bölümleri:

Nefis muhasebesi iki bölümden oluşmaktadır:

1-Amelden önce yapılan nefis muhasebesi

2-Amelden sonra yapılan nefis muhasebesi

1) Amelden Önce Nefis Muhasebesi:

Amelden önce yapılan nefis muhasebesinin kula en büyük getirisin den biri ihlastır. İhlas, bir mü’minin yapmış olduğu amelleri riyadan uzak durarak, sırf Allah (c.c) için yapmasıdır. İhlas, amellerin kabul olmasında ki bulunan üç şarttan birisidir. Zira ihlas olmadan yapılan amellerin hiçbiri geçerli değildir. Kul, amelden önce nefsini muhasebe ederse ihlası kazanmaya fırsat bulur ve bu sayede de amelleri güvende olur.

Bununla birlikte amelden önce nefis muhasebesi yapan kişi, yapacağı amel için gerekli güce sahip olup olmadığını da bilir. Zira güç yetirilemeyecek amele girişmenin kişiye haseneden çok vebal kazandırma ihtimali de vardır. Misal olarak adaklar böyledir. Adanan adaklar vacib hükmündedir; kul bunu yerine getirmediği süre için de vebal altındadır ve borcu da düşmemiştir. Allah (c.c) katında da bu işinden sorumludur.

Devam edecek olursak;  kul, nefsini amelden önce muhasebe ederse, o ameli yaptığı takdirde yanında ona destek olacak bir kuvvet bulabilecek mi bunu görmesini sağlar. Şüphesiz ki bizlerin en büyük ve daima yardımcısı, tek olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. Fakat bizler, aciz kullar olarak yanımızda görmek istediğimiz beşer bir kuvvete de muhtacız. Bu, Allah Allah’u Teâlâ’nın bir nizamı ve koymuş olduğu fıtrat kanunudur. Oysaki Allah (c.c) dilerse, bir tek beşer olan peygamber kulunu, tek başına dünyalara galib kılabilirdi. Fakat O, böyle yapmadı. Her peygambere beşeri bir güç olan ashablarını onlara destekçi ve kuvvet olarak bahşetti.

Bunun misali de, Mekke devrinde yeteri kadar güç bulamayan peygamberimize (a.s) cihad(kıtal) için izin verilmemesidir. Zira bu tür amelde, nefsi muhasebe etmemek, ya o amelin hiç gerçekleşmemesine veyahut elinde olanları da kaybetmeye sebeb olabilir. Bu durumda yapılması gerekli olan, durup muhasebe edip, o ameli gerçekleştirmek adına güç temin edilmesidir ki, böylece zafere ulaşılabilsin.

Tüm bunlardan sonra amelden önce nefsi muhasebe etmek adına söylenecek son söz; “kul, nefis muhasebesi sayesinde, ‘yapmak istediği amel hayır mı, yoksa şer mi bilir?’ ve hayırsa yapar, şer ise uzak durur.”

2) Amelden Sonra Nefis Muhasebesi:

Nefis muhasebesinin ikinci bölümü olan amelden sonra nefis muhasebesi yapmak hakkında da kısaca bahsetmek gerekirse:

Amelden sonra yapılan nefis muhasebesinin kula birden fazla getirisi olabilir. Bunlar başlıca şöyledir; eksik ya da yanlış yapılan amelin farkına varıp telafi etmek, yapılan kötü amele tövbe etmek ve yapılan amelle birlikte birçok şeye şükretmek gibi. Şimdi bunlardan kısaca bahsedelim:

Kul, farzlarını yerine getirmediğinde Allah (c.c) katında borçludur. Ve bu ona, ahirette büyük bir yük olur. Yapıldığı halde eksik olan farz ameller de böyledir. İşte kul, amelinden sonra yaptığı nefis muhasebesinde, amelinde ki eksikleri görüp onu telafi etme imkânı kazanır. Bu sayede onları kaza edip kendini ıslah edebilir, öyle ki, telafi etmek adına nafilelere sarılıp, kemalâta ulaşabilir. Bu durum eksiklikleri tamamlamaktan ziyade artılara dönüşür.

Kul, yaptığı amelinden sonra nefis muhasebesi yaparsa, o amel için etmiş olduğu niyetini muhasebeye çekebilir. Böylece niyetine riya karışmış ise tövbe edip yine onu telafi edebilir. Veyahutta yapmış olduğu ameliyle, farkında olmadan harama girmiş olduğunun farkına varıp, o amele tövbe ederek haram dan uzaklaşır ve kendini tehlikelerden korumuş olur.

Bir başka şekilde de kul, amelinden sonra yaptığı nefis muhasebesiyle, kasıtlı olarak işlemiş olduğu haramların kendisi için Allah (c.c) katında, aleyhine delil olduğunu ve bunların sonucunda ise hüsrana uğrayabileceğinin bilincine varıp, şeytan (l.a) gibi günahında diretip cehennem ehli olmak yerine, Âdem aleyhisselâm gibi tövbekâr olup cennetin saidlerinden olabilir.

Tüm bunlarla birlikte kul, nefis muhasebesiyle, ona nasip olan güzel amellere, telafi edebildiği amellere ve tövbe ile kurtulmuş olduğu günahlar için de, Rabbine şükretme imkânı da kazanır. Hatta öyle ki, o amelleri yapabilmek için kendisine destekçi olan gözü, kulağı, eli, ayağı ve imanı gibi birçok şey için de şükreder. Böylece kul da şükür ahlakı oluşur. Şükre ulaşan kul ise, kendisini bollukta bulur.

Nefis Muhasebesinin Faydası:

Nefis muhasebesinin faydası, Allah’u Teâlâ kulunu hesaba çekmeden önce, kul kendini muhasebe ederek, Allah’ın (c.c) razı olduklarına yanaşır ve razı olmadıklarından da uzaklaşır. Onda birçok fayda görür, bunlar başlıca; ihlas, tövbe ve şükürdür.

İhlas ile fayda görür ki; kulluğun aslı zaten ihlastan geçmektedir. O yoksa kulun her şeyi eksiktir; çünkü ihlas, her şeydedir. İman, ihlas ile başlar.  ‘’ La ilahe İllallah‘’    kelimesi, tamamı ile ihlas kelimesidir. İnancımızı kimseye ve de kimse için değil, sadece Allah’a (c.c) has kılmamızdır, ihlas. O’nunla birlikte başka bir ilaha değil, sadece Allah’a (c.c) ibadet etmemizdir. Yine aynı şekilde münafıklar gibi Allah’ın (c.c) kulları için değil, sadece Allah (c.c) için O’na ibadet etmektir, ihlas. Rabbimiz Allah azze ve celle, bizlere ihlası emrederek, yüce kitabı Kur’ân-ı kerimde şöyle buyurmuştur:

“Hâlbuki onlar, dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak, ona kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar.” (Beyyine: 98/5)

İhlas olmadan edilen amellerin, her biri geçersizdir. Eğer ihlas yoksa onun zıttı olan riya vardır. İhlas, amellerin kabul olmasına vesile olurken, riyada amellerin geçersiz olmasına sebebiyet verir. Riya, Allah’ın (c.c) dışında, başkalarının rızanı gözeterek amel etmek demektir. Gösteriş yaprak namaz kılmak, şehit desinler diye cihad etmek gibi, başkaca menfaatler doğrultusunda yapılan ameller, riyaya misaldir. Peygamberimiz (a.s), bizi riyadan sakındırmak ve ihlasa yönlendirmek adına şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz ki Allah, kendisine ihlasla yapılan ve rızasına kavuşmak istenen amellerden başkasını kabul etmez.” (Nesai)

Denilmiştir ki: “İnsanlar helak oldu, âlimler kurtuldu. Âlimler helak oldu, muhlisler kurtuldu.” Anlaşılıyor ki ihlas, âlim olmaktan da öte, kulluğun en yüksek mertebesidir. Çünkü insanın onunla kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Tam aksine onunla kazacağı çok şey vardır. O nedenledir ki kul, ihlasa ulaştıran nefis muhasebesini hiç terk etmemelidir.

Tövbe ile fayda görür ki; tövbe, kulun işlemiş olduğu günaha pişman olup, bir daha o günaha dönmeme kararı almasıdır. Yine tövbe, kulun aciz olduğunu bilip, Allah’u Teâlâ’nın azabından korkup, yine Allah’a (c.c) sığınmaktan başka bir çare olmadığını bilmesidir. Tövbe, manevi bir temizlik ve huzurdur. Nasıl ki insan, zahiren kirlenmekten kaçamıyor ve her zaman temizlenmeye ihtiyaç duyuyorsa, aynı şekilde insan, bâtinen de günahlar ile sürekli kirlenir ve bundan kaçamaz; ancak tövbe ile günahlarından arınabilir ve temizlenebilir.

Aslı itibari ile biz kullar için günahlar kaçınılmazdır. O nedenledir ki, günah işlemek değil, günaha tövbe etmemekte büyük bir günahtır. Bizlerin atası ve Peygamberlerin de ilki olan Âdem aleyhisselâm’da hataya düşmüş ve tövbe etmiştir. İçerisinde bizler için büyük hikmetleri barındıran bu kıssadan anlaşılıyor ki, bizler hata ve günah işleyebiliriz. Ancak tövbe edip, Âdem aleyhisselâm’ın yolunu tutmak, tövbe biz Müslümanların şiarı ve yoludur. Allah Subhanehu ve Teâla tövbe edenler hakkında, şöyle buyurmaktadır:

“Ve onlar ki, günah işledikleri veya nefislerine zulüm ettikleri zaman, Allah’ı anarlar da, derhal günahlarından tövbe ederler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlaya bilir ki? Hem yaptıklarında, bile bile ısrar etmezler.” (Âli İmran: 3/135)

Allah’u Teâlâ’nın yaratan sıfatı varsa, yaratılan da vardır demektir. Aynı şekilde Allah’ın (c.c) affeden sıfatı varsa, affedilecek olan da vardır. Affedilmek kullar içindir. O yüzden tövbe, günahkârların en büyük umududur.  Peygamberimizde bizlere umut olarak, tövbe hakkında şöyle buyurmuştur:

“Herkes günah işler. Fakat günahkârların en iyisi, tövbe edendir.” (Hâkim)

Kısacası tövbe, kulluk bilincidir. Her daim Allah’u Teâlâ’nın var olduğunu bilip, O’ndan gafil olmamaktır. Hiç şüphesiz ki tövbeden gafil olan, yüce Rabbinden de gafil kalmıştır. Gafil olanların sonu ise cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir. O nedenledir ki kul, tövbeye ulaştıran nefis muhasebesini hiç terk etmemelidir.

Şükür ile fayda görür ki; hem Rabbine karşı nankör olmaktan kaçınır, hem de şükrettiği şeyde bolluk bulur. Yaratıcımız, tek gerçek ilahımız olan, Allah Subhanehu ve Teâla kullarına karşı çok lütufkârdır. Sayamayacağımız birçok nimetleri, bizlere bahşetmiştir.

Öncelikle sana ve bana, var olma hakkı tanımıştır. Bizler bir su parçasından ibaret iken, o su parçasını; düşünebilen, konuşabilen, duyabilen, görebilen,  hatta yiyip içebilen bir varlık haline döndürmüştür. O su parçasının içerisinde, ne kalbimiz, ne beynimiz, nede kırmızı kanımız varken, bunların hepsi, o su parçasıyla meydana gelmiştir.  Ayrı ayrı nimetlere dönüşen bu su parçasını, üzerimizde taşımamıza rağmen, onun üzerinde hiç bir tasarrufumuz yoktur. Onunla, kendimizi var etmişte değiliz. Ve var olurken de, hangi şekilde var olacağımıza da karar vermiş değiliz.

İşte tüm bunlara karar veren ve kararı sorgulanamayan tek yaratıcı Allah Subhanehu ve Teâla’dır. O, var eden olarak, bizlerden kendisine şükretmemizi ve onu unutmamızı istemiştir. O’nun şükrünü hatırlamamız, kesinlikle O’nun zatını hatırlamamızdır. O’na şükretmek için, var olma nimetimizi düşünürken bile, hayretlere dönüşen bu var oluşun, var edicisini hatırlamakta büyük bir nimettir. Ve böylece O’nun verdiği nimetlere şükretmek, ayrı bir nimet, şükrederken onun varlığından emin olmakta ayrı bir nimet olmuş olur. Bu noktada şükür, imanlarımıza rızk olurken, buna da ayrı bir şükür gerekir.

Şükreden kul, imanını tezkiye etmiş ve Allah’u Teâlâ’nın azabından kurtulmuş olur. Yüce Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâla, şükür ile imanı birbirine bağlayarak, şöyle buyurmaktadır:

“Şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azap etsin. Allah şükrün karşılığını verir ve bilir.” (Nisa: 4/147)

Yüce Rabbimiz yaratan olduğu gibi, yaşatandır da. O’ndan başka yaratan olmadığına göre, yaşayabilmemiz için gerekli olan nimetleri de O’ndan başkası veremez. Hava, su ve yemek, bizim yaşaya bilmemiz için, gerekli olan, en temel nimetlerdir. O, bu nimetleri bizden çekip alsa, onları bize geri verecek hiç bir kimse yoktur. O, tek gerçek ilah olarak, şükre en çok layık olandır. Yerken, içerken O’nun bu nimetlerine şükredilmeli ki, O’na karşı nankör olmaktan uzak olunsun.

Bizleri, her alanda inşa eden Peygamber efendimiz (s.a.v), şükür konusunda da bizleri inşa ederek, şöyle buyurmuştur:

Yemek yediğinde, su içtiğinde Allah’a hamd eden kuldan, muhakkak Allah razı olur, hoşnut olur.” (Müslim)

Özetle, Allah (c.c) şükreden kuldan razıyken, zıttı olan nankörlükten hiçte razı değildir. O’nun nimetini hatırlamayanlar, şükürden hep gafildir. O nedenledir ki kul, nankörlükten uzaklaştırıp, şükre ulaştıran nefis muhasebesini, hiç terk etmemelidir.

Ümmete ışık olan, ehlisünnet âlimlerimiz de, nefis muhasebesinin önemine binaen şöyle buyurmuşlardır:

İmam Ahmed (r.a) şöyle demiştir: “Akıllı adam, ölümden sonraki hayatı için nefsini hesaba çekendir. Aciz adamsa nefsini arzulara tabi tutan ve Allah’tan (c.c) hep beklenti içinde olandır.”

İmam Hasan el-Basri (r.a) ise şöyle demiştir: “Kıyamet günü kurulacak olan hesap, sadece dünyada nefislerini hesaba çekenler için kolay olacaktır.”

Hatime:

Söylenecek belki de çok şey varken, (sonlarına gelmiş olduğum bu yazımda) belirtmek isterim ki; niyetim Allah Subhanehu ve Teâla’nın izni ile kendime ve sizlere bir nasihat ve uyarıdır. Muhakkak ki nasihat, mü’minlere fayda verir. Rabbimden bu yazıyı bana ve sizlere faydalı kılmasını diliyor ve dualarınızda bu fakir kardeşinizi de unutmamanızı temenni ediyorum.

Her hayır ve başarı Allah Subhanehu ve Teâla’dandır.

 

Kardeşiniz Enes Lütfü

Temmuz 2019/İstanbul

İktibas Yapacakların Dikkatine!