«
  1. Ana sayfa
  2. KUR'ÂN
  3. Mü’minun Sûresi’nin 1-11. Âyetlerin Tefsîri

Mü’minun Sûresi’nin 1-11. Âyetlerin Tefsîri

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür. Bundan sonra:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir. Onlar, namazlarında hûşû içindedirler. Onlar, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Öyleyse her kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar, emânetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar, namazlarını muhâfaza devam ederler. İşte bunlar vâris olanların tâ kendileridir. Onlar Firdevs Cennetlerine vâris olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” [el-Müminûn: 23/1-11]

Kelimeler:

Mü’min: Allâh’ın râzı olacağı şekilde îmân ederek emrettiği üzere amel eden kimsedir.

Felâh: Korkulan şeylerden kurtulup umulan şeylere ulaşmaktır.

Hûşû: Kalbin ve diğer âzâların Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya karşı haşyet, tezellül ve tevâzu içinde olmasıyla birlikte O’ndan başka şeylerden yüz çevirmesidir.

Lagv: Faydası olmayan işler ve boş sözlerdir. Şirk, haram ve mekruh olan fiil ve sözlerdir.

Emânet: Dîn ve dünyâ işlerinden söz ya da fiil olarak yapılması zorunlu olan her şeydir.

Tefsîr:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyetlerinde mü’minlerden ve onların özelliklerinden bahsetmektedir. Bu özellikler, O’nun kulları için istediği ve râzı olacağı şeylerdir. Her kim bunları elde ederse Cennete girecektir. Nitekim Ömer b. Hattâb radîyallâhu anh şöyle demiştir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, vahy geldiği zaman başının ucunda arı uğuldamasına benzeyen bir ses işitilirdi. Bir gün kendisine vahy gelmişti. Bir süre bekledik sonra vahiy durumu ondan kaldırıldı. Sonra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, kıbleye karşı durdu ellerini kaldırıp dedi ki: ‘Allâh’ım biz Müslümanların sayısını artır eksiltme bizi şerefli kıl, alçaltma bizi, ver bize mahrum etme bize iyiliklerde bizi gözet bizim üzerimize başkalarını tercih etme. Bizi memnun et sen de bizden razı ol.’ Sonra Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: ‘Bana on ayet indirildi kim onların gereğini yaparsa mutlaka Cennete girecektir.’ Sonra ‘Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir’ âyetini, on âyet-i kerîme sona erinceye kadar okudu .” [Tirmizî (3173); Ahmed (223)…]

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın haber verdiği üzere mü’minler felâha ermişlerdir. Öyleyse felâha ermenin ilk şartı, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın râzı olacağı bir şekilde îmân etmektir. Felâh korkulardan kurtulup umulan şeylere kavuşmaktır. Mü’min bir kimsenin korktuğu en büyük şey, Rabbini râzı edememek ve O’nun azâbına duçar olmaktır. Umduğu en büyük şey ise Rabbinin rızâsını kazanmak ve O’nun kendisi için hazırladığı mükâfatlara ulaşmaktır.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ âyetinde mü’minlerin kurtuluşa erdiğini tekîd üzere bildirmiştir. Kurtuluş ne Hristiyanlar ne Yahûdîler, ne demokratlar ne lâikler ve ne de diğerleri içindir. Felâha ulaşmak ancak mü’minleredir. Öyleyse kişi, ne yapıp etmeli mü’minlerin vasıfları olan özellikleri kendisi üzerinde toplamalıdır. Sûrenin ilerleyen âyetlerinde ifâde edildiği üzere, mü’min olan kişinin şiarı olan bazı özellikler vardır. Bu özellikler, kişinin îmânının derecesini, Allâh ile bağını ve samimiyetini gösteren unsurlardır. Îmân emek, namazda hûşû içinde olmak, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek, zekâtı tâm olarak vermek, cinsel arzuları ancak helâl olan yollarla tatmin etmek, emânetlere ve sözlere riâyet etmek ve de namazları farz olan vakitlerinde özen göstererek kılmak bunlardan bazılarıdır. İşte bu özelliklere sâhib olan kişiler gerçek mü’minlerdir. Sadece îmân söylemi ile mü’min olunmaz. Îmânın isbâtı ve onun göstergesi olan sâlih ameller olmadan Allâh katında mü’minlerden sayılmayı arzu etmek, şeytânın aldatmacasından başka bir şey değildir. Allâh’a emrettiği gibi îmân etmeden ve beyân buyurduğu üzere ibâdetleri yerine getirmeden kurtulmayı ummak ancak boş ümitlere ve temennilere aldanıp âhireti hebâ etmektir.

اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Onlar, namazlarında hûşû içindedirler.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin ikinci sıfatını, hûşû içinde namaz kılmaları olarak beyân etmiştir. Namaz, İslâm Dîni’nde îmândan sonra en büyük ve en değerli olan ameldir. Tüm ümmetler onunla emrolunmuş ve hiçbir kimse ondan hesâba çekilmekten kurtulamayacaktır. Namaz hakkındaki hesâbı hafif olanın, diğer hususlar hakkındaki hesâbı da kolay olacaktır. Bu sebeble Allâh Subhânehu ve Teâlâ, kullarından namazı hûşû içinde kılmaları istemiş, hûşû sâhiblerini övmüş ve gevşek davrananları da yermiştir.

Hûşû, hem kalbin ve hem de diğer âzâların Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya karşı haşyet, tezellül ve tevâzu içinde olmasıdır. Zîrâ hûşûnun yeri kalbtir. Göstergesi ise azâlardır. Kişinin namazda kalbi ile hûşû içinde olması zihnini tamâmıyla namaza vermesi ve ondan başka şeylerden yüz çevirmesiyle gerçekleşir. Âzâları ile hûşû içinde olması ise gözünü namaz kıldığı yerden ayırmaması, başka şeylerle ilgilenmemesi, sağa sola meyletmemesi, parmakları çıtlatmaması, üstü başıyla oynamaması ve tadili erkâna riâyet etmesiyle gerçekleşir. Kısacası hûşû, hem bâtın ve hem de zâhir ile tüm dikkati namaza vermektir.

Namazda hûşû içinde olmak farzdır. Hûşû, namazın sıhhat şartı olmamakla birlikte, Allâh katında ona mükâfat verilmesinin şartıdır. Kişi, namaz kılarken hûşû içinde olduğu kadar Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan sevâb alır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, namaz dışında emrettiği her bir farzı bütün âzâlara değil ancak belli âzâlara farz kılmıştır. Ayrıca bir farzın yerine getirilmesi esnasında kalbin sadece onunla meşgul olmasını da emretmemiştir. Namazı ise tüm âzâlarla yerine getirmeyi emretmiştir. Böylece namaz kılan kişi, bütün bedenini ona versin, ne okuduğunu bilsin ve namaz fiilleri dışındaki amellerden de uzak olarak hûşû içinde bulunsun.

Bu itibarla mümin kimler, namazlarında hûşû içinde olurlar. Aldıkları tekbîr ile selâm arasında adeta dünyâ ile ilişkileri kesilir. Rablerinin huzurunda ibâdet için bulunduklarının idrakiyle hareket ederek kalblerini, dillerini, gözlerini, ellerini ve dahası tüm âzâlarını namaz dışındaki zikir ve fiillerden uzak tutarlar. Namaza odaklanarak okudukları âyetlerin mânâlarını düşünürler. Kıyâm, rükû ve secde ile emrolunduklarını yerine getirirler.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ

“Onlar, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin üçüncü sıfatını, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmeleri olarak beyân etmiştir. Ayetteki “lağv” kelimesi “faydasız iş ve boş söz” demektir. Bunlar, kişinin dünyâsına ve âhiretine yararı olmayan, bilakis zararı olan işler ve sözlerdir. Küfür ve şirk içerikli ameller, içki içmek, kumar oynamak, fâiz alıp vermek, Müslüman ile dövüşmek, şarkı ve türkü dinlemek, bidatçilerin meclislerine gidip gelmek, onların sohbetlerini takip ve vakti öldürmek gibi Allâh’ın râzı olmadığı şeyler, faydasız ve zararlı olan işlerdendir. Küfür ve şirk içerikli sözler, yalan ve yalan yere yemin etmek, iftira atmak, gıybet etmek, laf taşımak ve Müslüman’a sövmek gibi Allâh’ın râzı olmadığı şeyler ise boş ve zararlı sözlerdendir. Kurtuluşa ermek isteyen kimselerin bu ve benzeri iş ve sözlerden kaçınmaları gerekir.

Faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek, onlardan uzak olmakla ve onlara meyletmemekle gerçekleşir. İşte bu, mü’min kimlerin en belirgin sıfatlarından biridir. Zîrâ mü’min, faydasız iş ve sözlerden, zararlı ve yıkıcı ilgi ve düşüncelerden yüz çeviren kimsedir.   Mü’min öyle bir kimsedir ki, onun nefsini boş şeylerden, oyun ve eğlenceden, gereksiz ve yakışıksız işlerden alıkoyan uğraşları vardır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı zikretmek, O’nun yüceliğini tefekkür etmek, O’nun iç ve dış âlemde yer alan âyetlerini kavramaya çalışmak gibi meşguliyetleri vardır. İbâdetlerini yerine getirmek, kalbini arındırmak, ruhunu ve vicdanını temizlemek, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, toplumsal hayatı bozulmaktan ve sapıklıktan korumak gibi yükümlülükleri vardır. Tevhîdi yaymak ve onu hâkim kılmak, İslâm düşmanlarının plan ve propagandalarını etkisiz hale getirmek gibi görevleri vardır. İşte bunlar, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çeviren mü’minlerin amellerinden bazılarıdır.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَۙ

“Onlar, zekâtı öderler.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin dördüncü sıfatını, kendilerine farz olan zekâtı ödemeleri olarak beyân etmiştir. Zekât, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın zengine bahşettiği mal üzerindeki, fakir için belirlediği haktır. Hiçbir kimse bu hakkı sâhibine vermeden kalbini ve malını temizlemiş sayılmaz. Zîrâ zekât, kalbin ve malın temizliğidir. Kalbin, cimrilikten ve bencillikten kurtulmasıdır. Şeytanın fakirlik konusuyla verdiği türlü türlü vesveselere karşı üstün gelmesi ve Allâh katındaki mükâfata güvenmesidir. Malın arınması ve tümüyle temizlenmesidir. Zekâtı verilen mal, artık sâhibine tam anlamıyla helâldir. Sonra zekâtı verilen mal, Allâh tarafından korumaya alınır. Ne yangın ne de sel, ne deprem ne de hırsız ona zarar veremez; alıp gidemez.

Mü’minler tüm bunların bilincinde olarak farz olan zekâtlarını vaktinde veren kimselerdir. Onlar, Allâh’ın kendilerine imtihan için bahşettiği malı, amaç olarak değil, ancak hayırlarda kullanılması gerekli olan araç olarak görürler. Malın kalblerine değil, ancak ceplerine girmesine izin verirler. Böylelikle sâlih mal, sâlih kimselerde bulunmuş olur.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ  اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ

“Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan câriyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin beşinci sıfatını, ırzlarını koruyarak cinsel arzu ve isteklerini ancak helâl olan yollarla tatmin etmeleri olarak beyân etmiştir. Namusların kirlenmemesi, kalbin helâl olmayan şeylere ilgi duymaması, âilenin ve neslin bozulmaması için ırzların korunması zarûrîdir. Âilenin korunması ırzların korunmasıyla, toplumun korunması ise âilenin korunmasıyla mümkündür. Şehvet ve arzularına köle olan bireyler ve toplumlar, insânlık basamaklarından hızlıca aşağıya doğru yuvarlanırlar. Yuvarlandıkça öncekinden daha iğrenç bir pisliğe bulaşırlar. Bu sebeble Allâh Subhânehu ve Teâlâ: “Onlar ki, ırzlarını korurlar” âyetinde ve başka âyetlerinde ırzların korunmasını emretmiş ve ırzlarını koruyanları da övmüştür.

Mü’minler, ırzlarını haramlardan koruyan ve Al­lâh’ın yasakladığı zina ve livata gibi haramlara düşmeyen, Allâh’ın kendilerine nikâh akdi ile helâl kıldığı hanımlarından başkalarına veya sâhib olmakla meşru kıldığı câriyeler dışındakilere yaklaşmayan kimselerdir. Onlar, cinsel arzu ve isteklerini helâl olan yollardan tatmin etmekle kınanmazlar ve ayıplanmazlar.

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ

“Öyleyse her kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde eşleri ve câriyeleri dışında cinsel arzu ve isteklerini tatmin etmek isteyenlerin haddi aştıklarını beyân ederek onları kınamaktadır. Nikâhlı eşler ve sâhib olunan câriyeler hariç ırzı korumak tüm mükelleflere farzdır. Her kim, nikâhlı olduğu eşler ya da sâhib olduğu câriyeler dışında cinsi arzu ve isteklerini tatmin etmeye kalkarsa Allâh’ın koyduğu sınırları aşarak harama düşer ve azâbı gerektiren bir iş yapmış olur. Mü’minler, Allâh’ın koyduğu sınırlara riâyet ederek haddi aşmazlar. Allâh’ın kendilerine helâl kıldığı dâirenin dışına çıkmazlar.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۙ

“Yine onlar, emânetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin altıncı sıfatını, emânetlere ve ahitlerine riâyet etmek olarak beyân etmiştir. Emânet ve ahit, dîn ve dünyâ işlerinden söz ya da fiil olarak yapılması zorunlu olan şeyler olup, kişinin Rabbine, diğer insânlara ve nefsine karşı sorumluluklarının tümünü kapsamaktadır. Emânetlere ve ahitlere riâyet etmek, tüm mükelleflere farz olan bir hükümdür.

Mü’minler, Rabblerine, diğer insânlara ve nefislerine karşı sorumluluklarının tümünü yerine getirerek emânetlere ve ahitlerine riâyet ederler. Zîrâ insânın fiilleri Rabbiyle veya diğer kullar ile veyahut da kendisiyle alakalıdır. İnsânın Rabbine karşı olan emânet ve sözlere riâyet etmesi, farz olan şeyleri yapması ve haram olan şeylerden de uzak durmasıyla gerçekleşir. Îmân ve tevhîd ile başlar, ihlâslı olarak emredilen ibâdetleri yerine getirmekle, nehyedilen şeylerden; şirkten ve diğer haramlardan kaçınmakla yerine gelir. İnsânın diğer insânlara karşı olan emânet ve sözlere riâyet etmesi, onların haklarına uygun olarak hareket etmesi sûretiyle gerçekleşir. Bu da insânlara karşı hoşgörülü olarak onlara iyi davranmakla, onların canlarına, mallarına, şeref ve haysiyetlerine yönelik her hangi bir cürmü işlememekle yerine gelir. İnsânın kendi nefsine karşı emânet ve sözlere riâyet etmesi, insânın kendisi için gerek dîni, gerekse dünyevî husûslarda daha faydalı ve daha uygun olanı tercih etmesi; şehveti ve öfkesi sebebiyle, âhiretine zarar verecek şeylerden kaçınmasıyla gerçekleşir.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۢ

“Onlar, namazlarını muhâfaza ederler.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’min kimselerin yedinci sıfatını namazlarına özen göstererek aksatmamaları olarak beyân etmiştir. Namazın burada ikinci defa zikredilmiş olması onun öneminden dolayıdır. Ancak namazda hûşû içinde olmak ile namazı muhâfaza etmek birbirlerinden ayrı şeylerdir. Her biri müstakil olarak ve başlı başına ayrı bir fazilettir. Zîrâ hûşû, namaz kılan kimsenin, namazı edâ ederken içinde bulunduğu bir sıfattır. Namazı muhâfaza etmek ise namazı dosdoğru kılmak, ilk vakitlerinde edâ etmek için eli çabuk tutmak, rükû ve secdelerini tâm ve eksiksiz yapmak demektir. Namazın şart ve rükünlerine gereği gibi riâyet etmektir.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَۙ اَلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

“İşte bunlar vâris olanların tâ kendileridir. Onlar Firdevs Cennetlerine vâris olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde mü’minlerin Firdevsin vârisi olduklarını ve orada ebedî olarak kalacaklarını beyân etmektedir. Mü’minler; îmân etmek, hûşû içinde namaz kılmak, boş söz ve faydasız fiillerden uzak olmak, zekâtı edâ etmek, ırzı korumak, emânetlere ve ahitlere riâyet etmek ve namazları muhâfaza etmek gibi övülen bu ve benzeri güzel vasıfları dolayısıyla Firdevs Cennetlerinin vârisi olacaklar ve orada Rablerinin çeşit çeşit nimetleri içinde ebediyen kalacak olan kimselerdir.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

 1440 h. / 2019 m.

İktibas Yapacakların Dikkatine!