«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Kutlu Doğum Bidatı

Kutlu Doğum Bidatı

KUTLU DOĞUM BİDATI

Esedulâh Saîd

 
Dinin sahibinin yüce ismiyle…
Yine Nisan Ayı’ndayız. Bu ay, ‘23 Nisan Etkinlikleri’nden tutunda ‘Kutlu Doğum Etkinlikleri’ne kadar içerisinde bir dizi etkinlikleri barındıran bir ay. Bu etkinliklerin ortak yönü ise kısaca: İslâm’a muhalif oluşları… Malum her sene 23 Nisan’da, iktidarın ve egemenliğin beşerde olduğunu söyleyen tuğyan ehlinin ‘İsyan Bayramı’ kutlanmakta… Ancak yazımızın konusu o değil. Biz, bu yazımızda; ‘İslâm adına İslâmsızlık yapılan türden etkinlikler” üzerinde duracağız.
Nisan Ayı’nın, Peygamber Efendimizin doğduğu miladi ay olduğunu söyleyen Peygamber sevdalıları(!) hicri takvimi hiç hesaba katmamışlar. Efendimizin doğumu hicri Rebiulevvel Ayı’ndayken ve bu ay, miladi aylarda sürekli değişmekteyken, onlar Nisan’a sabitleyelim demişler! Doğumu Nisan’a Ayı’na sabitleyenler haftayı da sabitlemişler. Günümüzde 14-20 Nisan arası, bir dizi haramlar ve bid’atler eşliğinde “Kutlu Doğum Haftası” olarak kutlanmaktadır!
İsa aleyhisselâm’ı sevenler, O’nun doğumunu kutlarlar da; Peygamberimizi sevenler O’nun doğumunu hiç kutlamazlar mı? Nasranîlerle yarışanlar, 1989 tarihinde bu haftayı “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etmişler. Tabi çam yerine, güller ön planda… Önce Ankara’da ve ilahiyatların bulunduğu yerlerde kutlanan(!) bu hafta, daha sonra hükümetin ve belirli cemaatlerinde âli katkılarıyla(!) şimdi tüm yurtta ve Türkiyelilerin olduğu diğer yerlerde de kutlanır olmuş!
Ancak bu bid’ate Türkiyeliler haricinde, dünyadan bir iştirak görülmemekte. Dünya, “Kutlu Doğum Haftası” yapmamakla birlikte, buna seste çıkarmamakta. Ya bu bid’ati bilmiyorlar, ya da bid’at vesilesiyle yapılanları… Belki bu bid’ati ve bu vesileyle işlenenleri bilseler, maddi ve manevi işgali yaşayan İslâm Coğrafyasından da sesler yükselirdi. Belki! Ya da alışık oldukları gibi sessizliğe bürünürlerdi.
Daha önce Peygamberimizin doğumunu Mevlid ile kutlamak(!) akıllara gelmiş, ancak “Doğum Haftası” gelmemişken, kimsenin aklına gelmeyen bir ilahiyatçı akademisyenin aklına düşüyor. Tabi aklına düşüncede, aklı düşüren bir bid’at daha ifsat için ortaya çıkmış oluyor. Hem öyle böyle de değil; fireni patlamış, hızı da artarak devam eden, kime nerede çarpacağı da belli olmayan bir bid’at…
Bunu ortaya çıkaranın ismi, cismi çokta önemli değil. Bunları kutlayan ve destekleyenlerin de isminin ve cisminin önemli olmadığı gibi… Bizim için önemli olan; İslam’a muhalif olan bozuk düşünce ve yaşantılar… Biz, insanların şahıslarıyla değil, düşünce ve ortaya çıkardıkları bid’atlerle ilgileniyoruz. Bir şahıs ölür gider; onun ismi belki anılmaz ve bilinmez, cismi de ortalıklarda görünmez, ancak bid’atleri mirası olarak kalıcıdır. İnsana takılıp kalmaktan ziyade, onun şer mirasıyla mücadele etmek gerekir.
Bu uygulama bu gün öyle taban bulmuş gözüküyor ki, yarınlarda tıpkı mevlid gibi dinden algılanırsa hiç mi hiç şaşmamalı. Şimdi bid’at, bid’at diyorum da, belki bu bid’atin ne olduğunu bilmeyenler de vardır. Kişi karşısındakini kendi gibi sanırmış ya… Bir hikâye anlatılır: İki kör birlikte yemek yerken biri diğerine: “Neden ikişer ikişer yiyorsun”, demiş? Diğeri şaşırarak: “Sen bunu nereden biliyorsun?” Deyince: “Çünkü ben ikişer ikişer yiyorum”, diye cevap vermiş… Bizde çoğu kez kelimeleri, kavramları söyleyip geçiriyoruz. Aslında kısa kısa açıklamaların yapılması belki zamane insanı için daha iyi olacaktır. Bizler, insanlara faydalı olsun diye konuşuyor ve yazıyorsak önce anlaşılabilir olmaya çalışmalıyız ki, bu sünnettir.
Evet, bid’at diyorduk. Sözlükte; ‘Daha önce bir benzeri olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak, yenilik’ manasına gelen bid’at, terim olarak ise; ‘dinde sonradan ortaya çıkartılan şeydir.’ Dinde bid’at, her şekilde yerilmiş olup, bütünüyle kötüdür. Efendimiz aleyhisselâm, çeşitli hadislerinde bid’atlerden ve onların kötülüklerinden bahsederek ümmetini bid’atlere karşı uyarmıştır. O; her dinde ihdas edilen bid’atten kaçınılması gerektiğini, bid’atlerin sahibine iade edileceğini, bid’atlerin en kötü işler olduklarını, her bid’atin dalalet ve sapıklık olup, bunların ateşe götüreceğini, bid’ati icad edenlerin işleyenlerin günahlarını da yüklendiklerini ve bid’at ehlinin ibadetlerinin dahi kabul edilmediğini hatta bunların kolayca dinden çıkacaklarını biz ümmetine bildirmiştir.
Bid’at sahipleri kolay kolay bid’atlerinden dönmezler. Bir günahkâr kendi yaptığının kötü olduğunu bilir ve onun bu günahından tevbe ederek dönmesi yerine göre kolay olabilir. Ancak bid’at sahiplerinin yaptıklarının şuuruna varıp, bid’atlerinden dönmesi zordur. Çünkü onlar, yaptıklarını kötü görmezler; bilakis yaptıklarını iyi olarak gördüklerinden bid’atlerinden tevbe etmeleri gerektiğinin farkında olmazlar. Bu uygulamayı çıkartıp bu gün uygulayanlar da yaptıklarını kötü görmemekteler. Onlar, sevdikleri Peygamberlerine bir haftayı ayırıp, o haftada onu anma etkinlikleri yapmaktalar, bunda ne var ki!
Bilinmelidir ki, niyetin iyi olması bidat amellerini meşru kılmaz. Özellikle zamane insanı tevhidi ve şirki, doğru ile yanlışı ayıramayacak bir durumdadır. Her alanda dünyevileşen insanlar, öğrenmeleri ve yaşamaları zaruri olanlardan dahi yüz çevirmişlerdir. Hal böyle olunca, iyi niyetle çocuğun eline silah vermek gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Niyetin iyi olması, yapılan kötü şeyi meşru kılmadığı gibi, bir bid’atin çıkarılıp halka sunulması da asla caiz değildir.
Ne hazin ki, bu bid’at uygulamalarındaki taşkınlıklar halk ile sınırlı kalmamaktadır. Güya insanların önüne dini kimliğiyle çıkanların dahi yaptıkları akıllara zarar şeyler gelinen noktanın vahametini bizlere göstermektedir. Takip edenler bileceklerdir ki, geçen sene bir müftü, Kur’ân ayetlerinden yapılan bir pastaya keserken görüntülenmişti. Subhanallah! Bunu müftülerinde görenleri durdurabilenlere aşk olsun! Yine bu etkinliklerde Kâbe’de yenmek üzere pasta yapılanlar arasındaydı. Başka bir fotoğrafta gözüme çarpmıştı, (artık ne için toplanıldıysa) büyük bir pidenin üzerinin Arapça olarak ‘Allah’ ismi yazılmıştı. Dikkat edin, şeytan ve onun adımlarını izleyenler iş başındalar!
Şimdi ‘yapılan bu şeyler doğrudur!’ diyen çıkabilir mi? Bilmiyorum, çıkan da olabilir. Belki bir ‘pasta açılımı’ yaparak, ‘bundan sonra tüm pastalar böyle süslenmeli’ diyenler de çıkabilir! Allah (cc), Muhammed (a.s) isimleri zaten her yere yazılıp, her süs eşyasına da konulmuştu, bir pastalar kalmıştı..! ‘Artık tüm pastalara, böreklere ve çöreklere de bereketlenmek için bunlar yazılmalı!’ diyen aklı evveller de çıkabilir! Neler çıkmıyor ki!?
Evet, Efendimiz aleyhisselâm’ı sevmek gerek, O’nu nefislerimizden de çok sevmedikçe imanlarımız kemale eremeyecek, O’nu kendimizden ailemizden ve tüm insanlardan çok seveceğiz. Ancak bizim sevgimiz gerçek sevgi mi, yoksa sahte mi? Bizler, ‘Peygamberimizi seviyoruz’ diyenler olarak neyimizi O’na benzettik? Düşüncelerimiz batılı, yaşantımız batılı, evlerimiz ve sokaklarımız batılı, eşimiz ve çocuklarımız batılı, ama dillerimizde ‘O’nu çoook ama çoook seviyoruz’, öyle mi? Acaba bizler Rabbimizi sevdiğimizi de söyleyenler olarak, bu söylemde de yalancı mıyız, ne dersiniz? Bunun cevabını nasıl anlayacağız? İşte size bir ayeti kerime:
“Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, derhal bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âli İmrân: 3/31)
Ayet açık değil mi? Allah’ı sevdiğini iddia edenlerin yapması gereken; her zaman ve de her yerde Allah’ın elçisine uymak… Ya uymuyorlarsa..? O zaman bu sevgi söylemi koca bir yalan!
Şimdi ey Allah’ı sevdiğini iddia edenler! Eğer iddianızda samimi iseniz, derhal hiçbir şeyi öncelemeden ve araya hiçbir şeyi koymadan yapacağınız şey Allah’ın Peygamberine itaat etmek, O’nun rengine boyanmaktır. Nerede? Her yerde ve her alanda… Ne zaman? Her zaman… Her yerde ve her zaman O’nun inandığı gibi inanıp, O’nun yaşadığı gibi yaşamaya çalışmak, O’nun ahlakı ve adabını örnek almak. O, nasıl ve neyle devleti yönettiyse öyle devleti idare etmek… Orduların başında nelere dikkat eden bir komutansa öyle olmak… Davalara bakarken neyle ve nasıl davaları karara bağladıysa öyle yapmak… Velhasıl hayatın içinde bireysel ve toplumsal olarak tamamen her yerde onu örnek almak…
O’nu her alanda yegâne örnek olarak alması gerekenler; pasta, börek, çöreklerle, kadın-erkek karışık, sazlı-sözlü, semalı-danslı olarak andıklarını sananlar, hayattan kopardıkları örnek Peygamberin örnekliğini böyle kapattıklarını mı sanıyorlar? Yoksa kendilerini ve halkı mı aldatıyorlar?
İslam’da kadın ve erkek arasında ki hukuk nasıldır, nasıl olmalıdır? Bilen kim, bilse de uygulayan kim? Beyefendiler ve hanımefendiler; diz dize, çalgılar eşliğinde pür neşe ile semazenler dönerken, Peygamberimizi anmaktalar! La havle vela kuvvete illa billah! Ve La havle vela kuvvete illa billah!
Semazenler demişken, bu bid’atte tamamen çığırından çıkmış bir bid’attir. Artık camilerde semazenler dönmektedirler. Nerede Rasulullah aleyhisselâm’ın bid’atlerden uzak nurlu mescidi, nerede şimdi bid’at merkezi haline gelen yerler!? Sema gösterileri de dinde yeri olmayan bid’atler arasındadır. Öyle ki, bu gün erkeklerin haricinde kızlarda, rengârenk elbiselerle, şehvetli bakışların önünde sükûnette(!) dönmektedirler. Dünyada bu gün, Türkiye denince dönen insanlar akıllara gelmekte. Ayrıca, batıl öğretileriyle İslam haricinde bir din teşkil eden Mevleviliğin, dünyada ki bazı müntesipleri İslam’ı bile kabul etmemektedirler.
Bir bid’at, önü alınmadığında bin bid’at doğurur ki, toplumda zamanla bunları kabul eder, benimser, dindenmiş gibi algılar ve bunların dinden olmadığını söyleyenlere saldırır. Maalesef, bu bid’atte toplumun bünyesine yerleştirilmiştir. Bu da böyle kalmayıp zamanla diğer bid’atler gibi, nice bid’atlerin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Ayrıca Rasulullah’ın çalgı hakkındaki sözleri varken ve çalgı dinen haramken, O’nu çalgı ve çengiyle anmakta, Hazreti Peygamberin ve O’nun tebliğ ettiği dinin hiç anlaşılmadığının bir göstergesidir. Tıpkı Kur’ân anlaşılmadığından, sadece kitabın kabına suni bir saygı var, ancak hükümleri ise her dakika çiğnenmektedir; yine Peygamber sevgisi de böyle sunidir. Kur’ân’ı tanımayanlar, Kur’ân’a saygıdan bahsetseler de, nasıl ki söyledikleri ve yaptıklarıyla Kur’ân’a en büyük saygısızlığı yapıyorlarsa, Peygambere saygı ve sevgiden bahsedip ardından böyle bidatler çıkaranlar da Peygamberimize düşmanlık yapmaktadırlar. Peygamberi sevmek ve saymak, O’nu anmak ve andırmak böyle olmaz. Bunlar, şeytanın süsleyip insanlara sunduğu delalet ve ateş olan bid’atlerdir.
Sonuç olarak; sapkınlığın ve ateşin yolu olan bid’atler, Sünnetin düşmanı olarak, ona rakip olmakta ve onu iptal etmektedirler. Bid’atleri çıkartanlar, destekleyenler ve yayanlar Sünnetin düşmanlarıdırlar. Öyleyse Peygamberimizi sevdiğini iddia edenlerin yapması gereken şey, tüm bid’at uygulamalardan beri olmalarıdır. Dalalet ve ateş yolu olan tüm bid’at uygulamalardan bireysel ve toplumsal olarak acilen dönülmelidir.
Rabbim bizleri bid’atlerin her türlüsünden muhafaza buyursun. Allahumme Âmin.
 

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016