«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Kur’ân-ı Kerîm’de hükmü belirtilmemiş bir mes’elede tâğutlara muhâkeme olmak câiz midir?

Kur’ân-ı Kerîm’de hükmü belirtilmemiş bir mes’elede tâğutlara muhâkeme olmak câiz midir?

TÂĞÛTA MUHÂKEMENİN HÜKMÜ HAKKINDA GETİRİLEN ŞÜPHELERE CEVÂBLAR

Şüphe: Kur’ân-ı Kerîm’de hükmü belirtilmemiş bir mes’elede tâğûtlara muhâkeme olmak câiz midir?

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Getirilen bu şüphenin tafsilâtı şöyledir: “Kur’ân-ı Kerîm’de  miras taksimatı gibi hükmü açıklanmış olan mes’elelerde tâğûtlara muhâkeme olmak küfürdür. Hükmü belirtilmemiş olan mes’elelerde ise tâğûtlara muhâkeme olmak küfür değildir. Bu noktada genişlik vardır…”

Kardeşim bil ki! Kur’ân ve Sünnet, bu dînin aslı ve esası olarak bilinmesi gerekli olan tüm dîni mes’eleleri kuşatmıştır. Bu bazen sarahaten (açık olarak) bazen de zımnendir (işâret yoluyladır). Bazen ise koyduğu külli kavâidlerle (genel kurallarla), indirildiği günden kıyâmet gününe kadar, tüm mes’eleler hakkında bağlayıcıdır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Biz Kitâb’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i) sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl: 16/89)

Sahâbenin büyüklerinden İbn Mes’ûd radîyallâhu anh şöyle demiştir: “İlim isteyen Kur’ân-ı Kerîm’i incelesin. Çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin ilmi vardır.” [Muhâsibî, el-Aklu ve Fehmu’l-Kur’ân: 292.]

Sahâbenin büyüklerinden Ammar bin Yasir radîyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Size Kur’ân yeter. Çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin hazinesi vardır.” [Muhâsibî, el-Aklu ve Fehmu’l-Kur’ân: 291.]

Tabiînin büyüklerinden Mücâhid rahîmehullâh, şöyle demiştir: “O’nun her şeyi açıklayan olması, helâl ve haramı gereği gibi açıklamasıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 9/453; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâm: 10/164.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

“Biz Kitâb’ta (Kur’ân-ı Kerîm’de) hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (Enâm: 6/38)

Emiru’l-Mü’minin Alî radîyallâhu anh, şöyle demiştir: “Her şeyin bilgisi Kur’ân-ı Kerîm’de vardır. Ancak insânlar onları anlamaktan âcizdir.” [Semerkandî, Tefsîru’l-Kur’ân: 1/11.]

Sahâbenin büyüklerinden İbn Mes’ûd radîyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Bu Kur’ân’da her ilim indirildi ve Kur’ân’da bize her şey açıklandı.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 17/279.]

Bu âyetteki kitâbtan kastın levh-i mahfuz olduğu da söylenmiştir. Ancak râcih görüş, Kur’ân-ı Kerîm olduğudur. Çünkü “ال elif-lâm” müfred ismin başına geldiğinde, daha önce geçen ve bilinen bir varlığı gösterir. Müslümanlarca, bilinen ve daha önce zikredilmiş olan kitâb ise, Kur’ân-ı Kerîm’dir. [er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: 12/526.]

Kitâb’ta eksik hiç bir şeyin bırakılmaması: Bilinmesi gerekenlerin yani dînden olan şeylerin tamamının beyân edilmiş olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, bu Kitâb’ın indirilişinden maksadın, dîni açıklamak, Allâh ile O’nun hükümlerini tanıtmak olduğuna, mutabakat veya tadammun veyahut iltizam olarak delâlet etmektedir.

[Mutabakat: Bir lafzın, asıl anlamının tamamına delâlet etmesidir. Misâl olarak: Kitâb lafzının cild ve yapraklardan oluşan nesneye delâleti delâletu’l-mutabakat’tır. Tadammun: Bir lafzın, asıl anlamının bir bölümüne delâlet etmesidir. Misâl olarak: Kitâb lafzının cilde ya da yapraklara delâleti delâletu’l-tadammun’dur. İltizam: Bir lafzın, asıl anlamının dışında ancak lazîmı yani o anlamın zorunlu olarak gerektirdiği bir mânâya delâlet etmesidir. Misâl olarak: Kitâb lafzının onu yazana delâlet etmesi delâletu’l-iltizam’dır.]

Kur’ân-ı Kerîm’in bütün ilimlerin usûl ve füruunu kapsamasına gelince: Bütün usûl ilmi, Kur’ân-ı Kerîm de mevcuttur. Çünkü asli delîller, Kur’ân-ı Kerîm de en beliğ bir şekilde zikredilmiştir.

Füru ilminin detaylarına gelince: Kur’ân-ı Kerîm, Sünnetin, icmânın ve kıyasın şerîatta bir delîl olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu üç asıldan birinin delâlet edip ortaya koyduğu her şey/her hüküm, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut demektir.

Buna göre Kur’ân’da, dîni ilimlerin usûlü olmakla birlikte füruun çoğu yer almaz. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, füru konusunda Sünnet’e, icmâ ve kıyasa yönlendirir. Bunların açıklamaları da Kur’ân’a müstenittir (dayanır). Nitekim İmâm Zerkeşî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bütün ilimler Kur’ân’dan çıkarılmıştır.” [Zerkeşî, el-Burhân: 1/8.]

İmam Şâfiî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh’ın Kitâbı’nda Müslümanlardan birinin karşılaşacağı herhengi bir meselenin hükmünü doğru olarak gösterecek bir delîl mutlaka vardır.” [Şâfiî, er-Risale: 19.]

Şeyh Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Ne olursa olsun hiçbir mes’ele yoktur ki, onun hükmü ya kesin bir nass olarak, ya zâhiren, ya nasslardan istinbat edilerek ya da bir başka şekilde Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nde bulunmamış olsun. Bunu bilen bilir, bilmeyense hiç bilmez.” [Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 54.]

İfâde olunduğu üzere şer’î hükümlerin tamamının kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeble ihtilâflarımızın çözüm mercii de, Kur’ân-ı Kerîm ve ondan kaynaklanan ve ona dayanan şer’î delîller olmak zorundadır. Bu ihtilâfın büyük ya da küçük, önemli ya da önemsiz bir mes’ele olması arasında fark yoktur. Zîrâ dîn, hayatın tamamına dair kurallar içeren bir nizamdır. Herhangi bir mes’elenin hükmünün âyetle veya hadîsle veyahut icmâyla veyahut ta sahîh kıyas ile belirlenmiş olması arasında da hükümlerin kaynağı açısından bir fark yoktur. Hepsi, Kur’ân-ı Kerîm’den kaynaklanmaktadır ve hepsi dîndendir…

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.” (Şûrâ: 42/10)

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın).” (Nisâ: 4/59)

İlki Mekkî, ikincisi Medenî olan bu âyet-i kerîmelerde “ شیء şey” kelimesi nekira (belirsiz yani elif-lam’sız) gelmiştir. Arabçada şart cümlesindeki nekira ifâdesi, umum anlamındadır. Büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilâfı içine almaktadır. Sarih ya da zımnen bildirilen tüm mes’eleleri kapsamakta olduğu gibi, Kur’ân Sünnet, icmâ ve kıyastan kaynaklanan tüm hükümleri de kuşatmaktadır.

Nitekim İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, şöyle demiştir: “(Âyet-i kerîmelerdeki) ‘Herhangi bir şey…’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır. Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullâh’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn:  1/39.]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle demiştir: “Seleften birçokları: ‘Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne’ demiştir. Bu da dînin usûl ve füruunda tartışılan her şeyin Kitâb ve Sünnet’e götürülmesine dair emirdir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, ‘Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.’ (Şûrâ: 42/10) buyurmuştur. Kitâb ve Sünnet’in hükmettiği ve doğruluğuna şehâdet ettikleri hak ve gerçektir. Hakkın dışında dalâletten (sapıklıktan) başka ne vardır? Bu sebeble Allâh’u Teâlâ ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır.  Yani dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki kim ihtilâf halinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ân-il Azîm: 2/304.]

Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Her kim Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti dışında bir şeye başvurarak ona muhâkeme olursa, tâğûta muhâkeme olmuş demektir. Oysa Allâh mü’min kullarına, onu red ve inkâr etmelerini emretmiştir. Müslüman, bütün mes’ele ve problemlerini, yalnızca Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün Sünneti’ne götürmek ve yalnızca bu ikisine muhâkeme olmakla mükelleftir. Kim de Kur’ân ve Sünnet ile hüküm vermez ve bu ikisi dışında başka bir hükme veya mahkemeye başvurursa, bu haliyle haddi aşmış olur. Böylece Allâh’ın ve Rasûlü’nün kendisi için şerîat kıldığı şeyin dışına çıktığını ve bu hükmü, lâyık olmadığı halde, şerîatın konumuna getirmiş olduğunu ortaya koymakta, şerîat dışı bir tutum ve davranış içine girmektedir. Dolayısıyla kim Allâh’tan başka bir şeye ibâdet ederse, o kimse bu haliyle tâğûta ibâdet etmiş olur.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 391-392.]

Şeyh Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allâh’a ve Rasûlü’ne arz etmeleri gerekmektedir. Bu âyette ‘Eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘Herhangi bir şeyde’ ifâdesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra Allâh’a ve âhiret gününe îmânın hâsıl olabilmesi için, ihtilâf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allâh’a ve Rasûlü’ne götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir.

Yine aynı şekilde burada ‘Aralarında çıkan çekişmeli işlerde’ ifâdesindeki genellemeyi düşün! Usûlcülere ve diğer dil âlimlerine göre ismi mevsûl sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifâde eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 7-8.]

Yukarıda ifâde olunduğu üzere içerisinde bulunduğumuz herhangi bir ihtilâfın çözümünün şer’î delîllerde aranması ve bunlara göre hükmolunması gerekmektedir. Zîrâ bu Kur’ân-ı Kerîm’in indiriliş amacıdır.

“Biz Kitâb’ı ancak, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve îmân eden bir kavme rahmet ve hidâyet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.” (Nahl: 16/64)

Hükümlerinde Kur’ân-ı Kerîm’i ve ondan kaynaklanan şer’î delîlleri esas almayan merciler tâğûttur. Tâğûtlardan herhangi bir mes’elede hüküm istemek ise ancak onları reddetmeyen, onlara hâkimiyet ve velâyet veren, onlara ibâdet eden, Allâh’a ve âhiret gününe sahîh bir şekilde îmân etmemiş kimselerin yapabileceği bir iştir.

Müslümanlar ise ancak Kur’ân ve Sünnet’e muhâkeme olurlar. Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerini kalblerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul ederek ve tam bir teslimiyetle teslim olurlar. Nitekim İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, Nisâ Sûresinin 65. âyetini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, bu âyette, usûlde, füruda, şer’î hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilâflarda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin îmân etmiş olmayacağını, (Allâh Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. Îmân ancak bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün mes’elelerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de ver­diği hükme karşı kalblerinde bir sıkıntı duymadan tamamen tes­lim olmadıkça, kalbler de verilen hükümden dolayı mutmain ol­madıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mü’min olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rızâ ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mü’min olamayacaklarını bildirmiştir.” [İbn Kayyim, et-Tıbyan fî Aksâmi’l-Kur’ân: 430.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.