1. Ana sayfa
  2. AHLAK
  3. Kulluk

Kulluk

Rahmân, Rahîm olan Allâh subhânehu ve teâlâ’nın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh subhânehu ve teâlâ’ya mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh subhânehu ve teâlâ’dan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:

Yaratılış Sebebimiz Kulluktur:

Âlemlerin yaratıcısı Allâh subhânehu ve teâlâ, bizleri sadece kendi zatına kulluk yapmamız için yaratmıştır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ben cinleri ve insânları ancak bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (Zariyat: 51/56)

Yaratılış sebebi olan kulluk, kulun mükellef olduğu şeylerin tamamını kapsayan kulun değişmez mesleğidir.

Kulun vazifesi kendisini yaratanı, yaşatanı ve yöneteni bilecek ve tüm hayatında O’nu razı etmeye çalışmasıdır.  Bu gayeyle hareket eden bir kulda hayatı boyunca yaratıcının önüne hiçbir şeyi geçirmeden yaşayacaktır.

Kulluk Sadece Dilde Olmaz:

Ey Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kulu! Nerede olursan ol ve ne yaparsan yap, hiçbir zaman değişmeyecek olan gerçek; senin O’nun kulu, O’nunsa senin Rabbin olduğu gerçeğidir. Ve senin vazifen kulu olduğun yaratıcının senin üzerindeki emir ve yasaklarını baş tacı yaparak yaşamaktır.

Kulluk sadece dille ifade edilecek bir şey değildir. O, dilden yaşantıya yansımalıdır. Namazda Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kulu olduğunu söyleyenler; namaz dışında şeytanların, tâğutların, paranın, makamın kulu… oluyorlarsa onların dilleriyle söylediklerine itibar edilmez.

Bir kişi sabahtan akşama kadar iyi bir kul olduğundan bahsetse, ancak kulluk görevlerini yerine getirmezse diliyle söylediği bu sözün hiçbir kıymeti yoktur. Hayata yansımayan sözler kuru iddialardır ki, her iddia isbât ister. Ondan dolayıdır ki, -başta peygamberler olmak üzere- Allâh subhânehu ve teâlâ’nın râzî olduğu kullar, söylediklerini yaşantıya geçirenlerdir.

“Elif, Lâm, Mim. İnsânlar, (sâdece) ‘Îmân ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacakla-rını mı sandılar? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allâh, doğru söyleyenleri de, yalancıları da mutlaka bilir (ve gerçekleri ortaya çıkarır).” (Ankebut: 29/1-3)

Ne yazık ki zamane cahiliyesinde üç, beş günlük basit dünyâlıklar uğruna ebedî ahireti hiçe sayanlar, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya kulluk etmek yerine başkalarına kulluk etmektedirler.

Kulluk Kur’ân ve Sünnete Göre Yapılır:

Müslümanca bir hayatı yaşamak ancak kulluk şuûrunun gönüllere yerleşmesiyle birlikte mümkün olacaktır. Kulluk şuûruna varan kişi, kulluğunu nasıl hayatına geçireceğini -öncelikli olarak- Kur’ân-ı Kerim’den ve Sünnet’ten öğrenmelidir. Kur’ân-ı Kerim’i ve Sünnet’i bilmeyenler, birçok şeyi öğrendikleri halde bunları öğrenmeyenler, nasıl ve neye göre bir kulluk yapacaklardır?

Hiç şüphesiz ki, Allâh subhânehu ve teâlâ’nın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti, İslâm Dîni’nin değişmez iki temel kaynağıdır. Bu iki kaynağa sımsıkı sarılanlar Allâh subhânehu ve teâlâ’nın izniyle sapmaktan korunan kişilerdir. Zira Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” [(SAHÎH HADÎS): Mâlik (1874); İbn Abdilberr (Câmiu: 1389)…]

Öyleyse kurtuluş üzere olmak ve kurtuluş üzere kalmak Kur’ân ve Sünnet ile mümkündür. Bizler bu ikisinin arasını bir birinden ayıramayız. Kur’ân ve Sünnet’i birbirinden ayırmak, vahiy ile hayatı birbirinden ayırmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Sünnet, vahyin hayata yansımasıdır. Sünneti göz ardı etmek demek, vahyin hayata yansımasını göz ardı etmek demektir.

Bakınız yol gösterici Kitâbımızda, Rabbimiz bizlere şöyle buyurur: “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun; Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh Gafurdur (bağışlayandır), Rahîm’dir (esirgeyendir).” (Ali İmran: 3/31)

Rabbimiz bu âyet-i kerimeyle, Allâh subhânehu ve teâlâ’yı sevenlerin ve sevdiklerini iddia edenlerin Rasûlüne uymaları gerektiğini bildirmektedir. Bu ‘uyma emri’ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hayatında geçerli olduğu gibi, vefatından sonra da geçerlidir. Vefatından sonra da bizler, bu uyma emrini onun Sünnetine uyarak gerçekleştiririz.

Yine Rabbimiz diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur: “Kim Rasûl’e itaat ederse, gerçekte Allâh’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” (Nisa: 4/80)

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “Her kim bana itaat ederse (bana itaati Allah emrettiği için) Allah’a itaat etmiş olur ve her kim bana isyan ederse gerçekten Allah’a isyan etmiş olur.” [(SAHÎH HADÎS): Buhari (2957); Müslim (1835)…]

Âyet-i kerîmede ve hadîsi şerîfte, Allâh subhânehu ve teâlâ’nın rasûlüne itaatin, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaat olduğu beyân edilmiştir. Çünkü Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kendinden konuşmayan kişidir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.” (Necm: 53/3)

Kur’ân ve Sünnet ilâhî kaynaklıdır. Biri “vahy-i metluv” iken, diğeri “vahy-i gayri metluv”dur. Öyleyse, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaat, Kur’ân’ın emir ve yasaklarına itaatken, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e itaatte hem hayatında, hem de vefatından sonra Sünnetine itaat etmektir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem Sünnetin de kendisine verildiğini şöyle ifade eder: “Dikkat edin! Bana Kitâb ile birlikte benzeri (Sünnet) de verilmiştir.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvud (4604); Ahmed (17174)…]

En hayırlı nesiller, Kur’ân’a ve Sünnete yapışmışlar ve “Kur’ân bize yeter diyerek” Sünneti bırakmamışlardır. Yapılması gereken hayırlı nesillerin yolunda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem’in Sünnetine itaat ederek, dosdoğru yol üzere yaşamaktır. Rabbimiz bizlere şöyle buyurmaktadır: “Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, rasûle muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yataktır!..” (Nisa: 4/115)

Kulluk Şuûr İster:

Kulluğun tadını almak, îmânın tadını tatmakla olur. Îmânın tadını alamayan kimseler, kalb-lerine şirk bulaştırıp nefislerine ihânet eden kimselerdir. Bunlar, Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kulu olduklarını akıllarını bile getirmezler. Zihinlerinde Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ve Rasûlüne, Kur’ân’a ve Sünnet’e, Cennete ve Cehennem’e yer yoktur. Bunların yerine ne kadar çerçöp varsa hepsinden abur cubur misâli zihinlerine doldurarak, kulluk şuûrundan uzak bir hayat sürerler.

Oysa kulluk şuûr ister. Bu şuûrun kazanılması insân için hayati bir önem arz eder. Çünkü hayat, bu şuûr üzerine inşa edilecektir.

Bizi biz yapan, bizi Müslüman yapan değerlere sarılmak… Kulluğumuzu o değerlere göre düzenlemek… Bizi bizden alıkoyan, bizi Müslümanlığımızdan uzaklaştıran her şeyi bir çırpıda silip atmak… Tevhîdî bir kulluğu yaşamak yolunda her şeyi göze almanın hazzına varmak… İşte budur kulluk şuûru!

Yarınları yaşamak, yarınlarda yaşamak… Gelmesi mutlak, kaçınılması imkânsız olan yarınımız ahirettir. Ahiret şuûruyla yaşamak. Bizi ahiretten, bizi hesâb şuûrundan uzaklaştıran her şeyden uzak durarak yaşamak… İşte budur kulluk şuûru.

Allâh subhânehu ve teâlâ’ya hakkiyle kulluk edenler, kullara kulluk zilletine düşmeyeceklerdir. Kulların sâhibine hesâb vereceklerine inanıp, hesâb şuûruyla yaşayanlar kulluk şuûruyla hareket edenlerdir.

Biz kulların öncelikli hedefi; kulları değil, kulların sâhibini râzî etmektir ve kulların rîzâlarıyla Allâh subhânehu ve teâlâ’nın rîzâsı çatıştığında Allâh subhânehu ve teâlâ’nın rîzâsını tercih etmektir. Dünya ve ahiret çıkarları ve tercihleri çatıştığında ahireti öncelemektir. Zîrâ bizlerin ebedî yurdu ahirettir. Geçici geçeceğine göre, geçmeyen kalıcıyı tercih etmek akıl sâhibi insânların özelliğidir.

Kul, kulluğunu yapacağı zatı çok iyi bilmeli; kulluğunu, kulların sâhibine yapmalıdır. Bu ise hayatının her döneminde Âlemlerin Rabbi’nin onun yaşantısında neler istediğinin bilmesiyle gerçekleşir.

Dîn bir takım cahillerin dedikleri gibi vicdanlara hapsedilen bir olgu değildir. Dîn, hayata hâkim olan nizamdır. Bu nizam kimin ismiyle ve kimi râzî etmek için yaşanıyorsa ona kulluk ediliyor demektir.

Allâh subhânehu ve teâlâ’nın hâkimiyetinin geçerli olduğu yerlerde başkalarının hâkimiyetine yer yoktur. Mülk Allah subhânehu ve teâlâ’nındır. O’nun mülkünde O’nun nizamı geçerlidir. Bu itibarla Allâh subhânehu ve teâlâ’ya kulluk şuuru,  O’nun mülkünde O’nun nizamının karşısında nizamlar koyanların hâkimiyetini red ederek, O’nun hâkimiyetini kabul etmekle başlar.

Müslüman iki hayatlı kişidir. O dünya hayatına faniliği kadar; ahiret hayatına ise ebediliği kadar değer verir.

Dünya hayatı bir imtihan yeri olarak ahiret hayatının önünde bize sunulmuşken,  Müslüman sunulan bu hayatın bir gayesi olduğu bilinciyle hayata bakar. Oysa gayeyi unutanlar ve verilen hayatın amacının oyun ve eğlence olduğunu sananlar için iki hayat şuûru yoktur. Onlar, verilen bu dünya hayatında nefislerinin onlara süslediği şekilde yaşarlar. Onlar için ikinci bir hayata yani ebediyet hayatına yer yoktur. Bazılarının dilleriyle ebediyete inandıklarını söylediklerini duyarsınız. Onlarda Cennete ve de Cehenneme inanmaktadırlar. Ancak bu sözde inanış, onları cennet ehlinden olmak ve cehennem ehlinden de olmamak için emredilen kulluğu yaşamaya yönlendirmemektedir.

Onların “bizler de Allâh’ın kuluyuz” dediklerini duyarsınız. Evet, tüm insanlar Allah subhânehu ve teâlâ’nın kullarıdırlar. Ancak kimileri bunu şuurlu söyler, kimileri ise şuursuz, yarım ağız… Aslında “bizler de Allah’ın kuluyuz” cümlesi şuursuz ağızlarda kuru bir söylemden öteye geçmez. Söylemden eyleme geçmeyen bir sözün arkasını sığınanlarınsa “nasıl bir kul” oldukları da ortadadır.

Şüphesiz ki, bizler, sadece ve sadece Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kuluyuz. Kullara, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaat eder gibi itaat edemeyiz, kullardan Allâh subhânehu ve teâlâ’dan ister gibi isteyemeyiz, Allâh subhânehu ve teâlâ’dan bekler gibi bekleyemeyiz. Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirleri ile kulların emirleri çeliştiğinde ve çatıştığında kulların emirlerini Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirlerinin önüne geçiremeyiz. Allâh subhânehu ve teâlâ’ya rağmen kendilerine çağıranlar var ise onları kabul edemeyiz.

Müslüman yalnızca Allâh subhânehu ve teâlâ’ya teslim olan şahıstır. Allâh subhânehu ve teâlâ yüce kitâbı olan Kur’ân’ında ne buyurduysa Müslüman ona teslim olmalıdır. Oysa zamanımızda birçoklarının çeşitli mazeretler ileri sürerek Allâh subhânehu ve teâlâ’dan başkalarına teslim olduklarını görmekteyiz. Çok iyi bilelim ki, günümüz insânlarının; “ama, fakat, şimdi, yarın…” gibi çeşitli mazeret kelimeleriyle başlayan mazeretlerinin hiçbir geçerliliği yoktur ve de olmayacaktır.

Kullar olarak bizlerin yapması gerekli olan şey, Rabbimizin emirlerini duyduğumuzda kulluğun gereğini yerine getirmektir. Bugünün insânları kimlerin emirlerini dinlemiyor ki; okulda öğretmenini, askeriyede komutanını, iş yerinde patronunu dinliyor da, kendini yaratanı dinlemiyor. Kendisine beşeri kanunlar çıkaran insânlara karşı itaatkâr, ancak kendisine ilâhî kanunlar koyan Âlemlerin Rabbine karşı ise isyankâr… İşte bu büyük bir çelişkidir. Kul Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirleri ile kulların emirleri çatıştığında Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirlerini yapmalıdır. Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirlerinin yerine kulların emirleri Allâh subhânehu ve teâlâ’nın emirleriymiş gibi dinlenip onlara itaat ediyorsa, dilde Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kulu olduğunu söylense de amellerde itaat edilenlere kulluk yapılmaktadır. Unutulmamalıdır ki, kulluk itaati ve itaat edilene sevgiyi gerektirir.

Geçici dünyanın peşinde koşmakta süratli ve hevesli olan insânın, ebedi hayatı için uyuşuk ve hevessiz olması şaşılacak olan şeylerdendir.

Allâh subhânehu ve teâlâ’ya teslim olan bir Müslüman kul, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ve Rasûlüne itaat etmekle sorumludur. Yani Kitâb’a ve Sünnet’e kayıtsız ve şartsız bir itaat gerekir. Kitâb ve Sünnet’in karşısında hiçbir Müslüman “dilersem şöyle, istersem böyle yaparım” diyemez. Allâh subhânehu ve teâlâ kullarının nasıl kulluk yapmaları gerektiğini kullarına bildirmişken, kullar için bunun aksine başka türlü bir kulluk çıkarmak gibi bir şey söz konusu değildir ve de olamaz.

Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ibâdet edenler, her hallerinde Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaat edenlerdir. Çünkü: “İtaat, ibadettir.” Buna göre, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaat, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ibâdettir. Ya Allâh subhânehu ve teâlâ’dan başkalarına, şeytanlara, tağutlara itaat edenler! Dilleri ile söylemeseler de onlarda onlara ibâdet içerisindedirler.

Sözün özü: Müslüman bir kul, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ve O’nun Rasûlüne itaat eder. Yani Müslüman, Kitâb’a ve Sünnet’e bağlıdır. Kitâb’ı ve Sünnet’i hayatlarından çıkartanların Allâh subhânehu ve teâlâ’ya kulluk yaptıkları söylemi ise, ancak onların geçersiz iddialarıdır.

Dünyalık Meslekler Kulluk Mesleğinin Önüne Geçmemelidir:

Bizlerin kurtuluşu dünyâda elde ettiğimiz makamlar, mevkiler, servet, şöhret, mal, mülk, çoluk çocuk ile değildir. Dünyanın süsü olan bu şeyler ahirette üstünlük sebebi olmayacaktır. Üstünlük ancak Allâh subhânehu ve teâlâ’ya güzel bir şekilde kul olmaktır. Kim Allâh subhânehu ve teâlâ’ya güzel bir şekilde kulluğunu yapmış ve o hal üzere Allâh subhânehu ve teâlâ’ya kavuşmuşsa, o kişi kurtuluşa eren kişidir.

Nerede olursak olalım, ne iş yaparsak yapalım hangi makam ve mevkide olursak olalım değiş-meyen asıl vazifemiz; bizi yoktan yaratana kulluk vazifemizi en güzel şekilde yerine getirmektir. Önce kul olmalıyız sonra meslek sâhibi… Mesleğimiz kulluğumuzun önüne hiçbir zaman geçmemelidir.

Dünyasının îmarı için bir meslek edinmek uğruna çekilen sıkıntılarının kaçta kaçını insân ebedî hayatını îmar için gerekli olan kulluk mesleğini öğrenmeye harcamaktadır?

Cahiliyenin bakış açısıyla hayata bakıp, tek hayatlı olan insânlar, daha küçük yaşlarından itibaren çocuklarına dünyevî hedefler gösterirler. Küçücük yavrulara “büyüyünce ne olacaksın?” diye soranlar, bu soruyla hep dünyevî mesleklerden bahsederler. Böyle olunca da hiçbir bir çocuk çıkıp: ”Ben Rabbime iyi bir kul olacağım sonra da helâlinden kazanacağım” cevabını vermez. Çünkü bu, ona öğretilmemiştir.

Ey insanlar! Önce Allâh subhânehu ve teâlâ’ya iyi bir kul olacağız. Ardından helâlinden bir meslek sâhibi… Dünyevî meslek sâhibi olmak için kulluk mesleğimizi bırakamayız.

Allâh subhânehu ve teâlâ’ya hakkıyla kul olanlar, kullara kul olmayacaklardır. Kulların onlara sunduğu dünyalıklara da iltifat etmeyeceklerdir. Allâh subhânehu ve teâlâ’ya hakkıyla kulluğu gerçekleştirenler tâğutu ve tâğutî değerleri reddedeceklerdir. Allâh subhânehu ve teâlâ’ya hakkıyla kul olanlar, makama ve mevkie, paraya ve pula, mala ve mülke kul olmayı red ederlerken, dünyâyı yaşanacak tek yer olarak görenlerse, tüm bunlara kulluk yapabileceklerdir. Allâh subhânehu ve teâlâ, kullarına nasıl yaşayacaklarını bildirmiştir. Allâh subhânehu ve teâlâ her dönemdeki kullarına kendi sistemini açıklamıştır. Müslümanlar her dönemde bu sisteme göre yaşamışlardır. Allâh subhânehu ve teâlâ’nın kendilerine göndermiş olduğu bütün emir ve yasakları hayatlarında uygulamışlardır.

Oysa bu gün sadece dilleriyle Müslüman olanların İslâm’ın haricindeki sistemlerle yaşantılarına yön verdiklerini gerebilirsiniz. Özellikle günümüzde demokratik sistem denen beşer kaynaklı insân yapısı küfür yüklü isyân kanunları ile kişiler bu sistemi yaşamaktadırlar. Demokratik küfür sistemlerinde şeytânlaşan insânların, şeytânî kanunlarına “evet” diyerek onları kabul edenlerin “biz Allâh’a kulluk yapıyoruz” demeleri onların kuruntularıdır.

Unutulmamalıdır ki, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya ibâdet, Allâh subhânehu ve teâlâ’ya itaatle ve gayrisini red ile mümkündür. Kulluğumuzu Allâh’ın razı olduğu şekilde yerine getirme duasıyla…

Muvahhid kullara selâm olsun.

Esedullâh Saîd el-Muallim

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *