«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Köklerimiz

Köklerimiz

agac_kokuKÖKLERİMİZ

Esedullâh Saîd

Köksüz bir bitkinin ne kadar ömrü olur? Düşünün çok güzel bir çiçek gördünüz. Sonra onu koparıp bahçenize diktiniz. Belki birkaç gün tazeliğini korur. Ancak yavaş yavaş solar ve sonunda tamamen cansızlaşır. Neden? Çünkü siz onu köklerinden ayırdınız. O köklerinden beslenmekte idi (ve köklerinden beslenecekti.)
Bir hakikattir ki; kökleri olmayan bir bitki yaşayamazken, kökleri olmayan toplumlar ve kökleri olmayan inkılaplar da yaşayamazlar.
Bizim medeniyetimizin köklerini İslam oluşturur. Kim ki İslam’dan ayrılmış diğer canavariyetlere yönelmişse köklerini kaybetmiştir. Bu durumda solma ve ardından gelen cansızlık ve çürümedir. Öylede olmuştur. Batılıların Müslümanlar üzerine teknolojik galebesinden sonra batı yerli devşirmeleri eliyle İslam’ın köklerini İslam toplumlarından koparmıştır. Bu koparılış sonunda İslam toplumları cahiliye toplumları haline gelmiş ve her türlü İslamsızlık o toplumlarda boy göstermiştir. Ancak İslam yok edilemez. Müslümanlar yok edilse de İslam kökleriyle sapa sağlam durur. Ne zamanki bu kökler için uygun ortam olursa bu kökler tekrar topluma kök salar. Salmıştır ve Allah’ın izniyle de salacaktır.
İslam’ın inkılapçı tarafı vardır. Yine kök örneğinden devam edersek; İslam inkılabının kökleri halktır ve bu halktan siz inkılabı koparırsanız bir müddet yaşasa da yavaş yavaş solar ve sonunda tamamen biter.
Bakınız bizler; Müslümanlar olarak İslam’ın hayata hâkim olmasını isteyenleriz. Nasıl istemeyiz ki, bize göre zaten bunu istemeyen Müslüman olamaz. Ancak “İslam’ı nasıl hâkim kılacağız?” meselesi burada sorulması gereken bir sorudur.
Unutmamalıyız ki bizler; neyi yapıyorsak bunun yolunu yine İslam’dan almalıyız ki, yaptıklarınız İslami olsun, aksi olursa siz ona İslami deseniz ancak o İslami olmaz.
Takip edilecek Önder ve Örnek bellidir: Rasulullah aleyhisselâm. O örneği takip ediyorsanız Allah’ın izniyle doğru yoldasınız demektir. O örneğin örnekliğinden uzaklaşırsanız uzaklaştığınız oranda yanlışlarınız artar. Yanlışlarınız arttıkça da siz doğru yoldan uzaklaşır, yolunuzu büsbütün kaybedersiniz. Öyleyse İslam için yola çıkanların, İslami bir hareketin yapması gereken önce örneğinin; neyi, nerede, nasıl yaptığını çok iyi öğrenmesi gerekir. Tabi ki öğrendikten sonrada onun yaptığı gibi yapması…
Malum olduğu üzere, Peygamberimizin öncelikle Mekke’de ki tebliğinin ardından Medine dönemi başlamıştır. Bakınız Mekke döneminde Allah Rasulü aleyhisselam gece gündüz çalışmış kavmine ve Kâbe’ye gelenlere İslami daveti sunmuştur. Ancak Peygamberimizin gayretinin artması karşı cephenin de düşmanlığını artırmıştır. Onlar bu ilahi davete düşman olmuşlar, tevhide ve tevhid ehliyle mücadeleye girişmişlerdir. Sonunda orada o davanın kök salma imkânı olmamış ancak Allah, Ensar’a bu davanın kökü olma imkânı vermiştir.
Kısa bir sürede İslam, Medine de kök salmış ve Ensar’ın evlerinden bu davanın girmediği bir ev kalmamıştır. Ardında da Nebimiz aleyhisselam’ın oraya hicretlerini görmekteyiz. Ve hicretten çok kısa bir süre sonrada İslam, Arap Yarımadası’na yayılmış ve Mekke’de fethedilmiştir. Sonrasında da bu dava Arap Yarımadası’ndan da çıkarak bölgeye yayılmış bölgeye kök salmıştır.
Evet, sonuç olarak bu davayı destekleyenler oldukça bu dava kök salar, filizlenir, çiçek açar, meyveye durur ve de ömrü uzun olur. Ancak bu olmaz ise, bu dediklerimiz de gerçekleşmez.
Öyleyse; İslami bir hareket, İslami bir cemaat ya da İslami bir devlet köklerini korumalıdır. Başkaları köklerine saldırıyorsa onun önüne geçmesi gerekir. Bırakın korumayı kendi köklerine zehir dökenler için daha ilerisi yoktur. Taşıma suyla değirmen dönmez. İslam’a Ensar olacak olanlar bu davanın kökleridir. Onlara sahip çıkmak bu davaya sahip çıkmaktır. Kim veya kimler hangi gerekçelerle olursa olsun köklerine sahip çıkmaz, hatta kökleriyle ters düşerlerse bu, o İslami hareket için son olur.
Bakınız Rabbimiz, âlemlere rahmet Muhammed aleyhisselam’a bir ayetinde şöyle buyurur:
“Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Şayet sen, kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.“ (Ali İmran: 3/159)
Subhanallah! O ki, Allah’ın son elçisi, o dahi köklerini küstürürse onun dahi etrafından insanlar dağılıyorsa, -düşünmek lazım- ya bu günkülerin, ya bizlerin hali nice olur? Elbette insanlar hatalar yaparlar; hata insana mahsus, onun bir sıfatıdır. Ancak hiçbir İslami hareketin hataya hata ile karşılık vermek gibi bir lüksü yoktur. Müslüman da hata yapmayan kişi değildir. Hata aramamak hata olduğu gibi, yine büyük bir hata da Örneğin yaşantısından uzaklaşmadır. Bu uzaklaşma da hemen olmayabilir, belki milim milim kaymalarla olur. Ancak bu milimler bir müddet sonra o insanı, o hareketi başka bir mecraya sürekler. Allah korusun!
Allah’u Teâla’nın peygamberimizi uyardığı konu tüm peygamberi örnek alanlar içinde geçerlidir. Sen kendi kardeşine, sen kendi halkına, sen Ensar’ına hemen ilk hatasında kaba ve sert olursan senin etrafında kimse kalmaz. Halid bin Velid radıyallahu anhu’nun olayı burada zikredilebilir. O ki, nebimizin gönderdiği bir seriyenin başında bir yanlış anlamayla bir topluluğa saldırmış bu haber Efendimiz aleyhisselam’a geldiğinde o; “ya Rabbi Halid’in yaptığından beriyim!” demiştir. (Rabbim, senin peygamberin ne güzel!)
Bakınız o, “Halid’ten beriyim!” dememiş, “Halid’in yaptığından beriyim!” demiştir. Halid radıyallahu anhu hata yaptı diye hemen Halid’ten beri olmamıştır. Müslümanlardan beri olunmaz, yaptıklarından beri olunabilir. Halid insandır, insan hata yapar. Ancak o öyle bir insandır ki; Allah, onu kâfirler üzerine İslam’ın çekilmiş bir kılıcı yapmıştır. (Allah sana rahmet eylesin ey Seyfullah!) 
Örnekler uzatılabilir. Sonuç olarak hatalardan, günahlardan uzak olunur. Ancak ve ancak Müslümanlardan uzak olunmaz, olunamaz. İslam inkılabını yapacak olanlar ve sonrasında bunu koruyacak olanlar hatalı insanlardır. Hatalarından beri olunur, kendilerinden değil…
Bakınız, nebimizin hayatını araştıranlar düşmanlarının bile ona saygı duyduklarını görürler. O her yaptığını İslam’a göre yapmış ve düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır. Onun davası nefis davası değildi. O, bu emaneti ona yükleyenin adı için yola koyulmuş ve hayatının her alanında O’nun adıyla hareket etmiştir. Bunu gören niceleri bir müddet düşman olsalar da sonraları onun davasına gönül vermişlerdir. Halid’te onlardan değil midir? Peygamberimize karşı savaşan yirmi yıl kadar iman etmeyen o kişi sonrasında “Seyfullah” olmuştur. Her neden İslam olmadılarsa sebepler ortadan kalkınca onlar samimiyetle teslim olmuşlar, peygamberimiz ve sahabe de onları samimiyetle kucaklamışlardır. Durum bu günde aynı olmalıdır.
İslami hareket, elbette büyüyen bir hareket olmalıdır. Kemiyet ve keyfiyeten daha da ilerlemek hedefleri arasında olmalıdır. Ancak bunları yaparken ki menhecte yine bellidir: Peygamber menheci. Sahabe-i Kiram bu menheci çok iyi anlamışlardı. Bu demek değil ki onlar hata işlemezlerdi. Ancak İslam’ın özünü, gayesini, hâkim kılma yollarını ve diğer birçok meseleyi ilk örnekten görme bahtiyarlığına erişmişlerdi. Özellikle Raşid Halifeler döneminden de bu konuda çok istifade edilebilir. O seçkin insanlar Allah’a hesap verecekleri şuuruyla, kılı kırk yararcasına hassas davranmış ve en güzel şekilde görevlerini yapma gayretinde olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun.
Onların dönemlerinde fütuhat hareketleri ile nerelerin fethedildiğini araştıranlar parmaklarını ısıracaklardır. Ancak güzel olan bir olay ki, bu fethedilen yerlerin ahalisinin zamanla İslam’a girmeleridir. Bu iki şeye bağlıdır: Birincisi hiç şüphesiz ki İslam’ın güzelliği, ikincisi ise, İslam’ın yaşayanların güzelliğidir. İslam aynı İslam’dır ancak bu gün bizim hareket tarzımızdan insanlar kaçıyorsa, bu kaçışta bizlerin de hatası ve kusuru vardır. Bunu ben yapıyorsam ben hatamı kabul etmeliyim. Bir başkası yapıyorsa o hatasını kabul etmelidir. İslam güzeldir, temiz fıtratlar İslam’a meyillidir. Ancak İslam’ı sunanların da sahabe gönüllü olmaları gerekir ki, İslam’a düşman olan Halidler İslam olsun. Hatta İslam olmakla da kalmayıp, zamane Seyfullahları olma gayretinde olsunlar. Eğer İslam güzel anlaşılır ve yaşanarak anlatılırsa dünya bu sahnelere gebedir; ancak bu anlattıklarımız tozlu kitap sayfalarında ya da sadece dillerde kalıyorsa durum değişir.
(Söz uçar yazı kalır. Ne kadar uzarsa kelam akılda kalan kısıtlıdır.) 
Sözün özü: Söyleyen güzel söylemiş:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
İlave edersek:
“Köklerini koparma ki solmayasın.”
Selâm ve dua ile…
— Esedullâh Saîd |Temmuz’15