«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Kimin Kulusun?

Kimin Kulusun?

KİMİN KULUSUN

Esedullâh Saîd

 
Adil olup, adaleti emredenin ismiyle…
Bizim tarihimizde öyle adamlar vardır ki, onlardan bahsetmek bile gönüllerimizi ferahlandırmaktadır. Bu yazımızda onlardan bir tanesi olan 2. Ömer’den yani (Allah ondan razı olsun) Ömer bin AbdulAziz’den bahsedeceğiz. Onun hayatından kısa kısa kesitler sunacak ve ibretler almaya çalışacağız. İnşaAllah.
Ömer bin AbdulAziz mâlum ola ki Emeviler zamanında hilafet makamına gelmiş bir halifedir. Ancak Emevilerin saltanat hilafetine rağmen o, dört halifemizdeki gibi nebevi hilafetin yolunu takip etmiştir. Nasıl ki Ömer radıyallahu anhu adaleti ile öne çıkmışsa, o da adaleti ile öne çıkmıştır.
Ömer radıyallahu anhu celalli bir kişi idi; ancak bu hali onu adaletsizliğe sevk etmemiştir. O her zaman adaletin tahakkuk için çaba sarf etmiştir. Hatta bir defasında kendisinin haktan sapacak olsa ne yapacaklarını sormuş, “kılıçlarımızla seni düzeltiriz!” denildiğinde ise, bu söz onun hoşuna gitmiştir. Hatasının uyarılmasını istemiş ve uyarana da dua etmiştir. Allah ondan razı olsun.
Bakınız yine aynı kaygıyı duyan Ömer bin AbdulAziz’inde şöyle dediği nakledilir:
“Şayet haktan saptığımı görürsen yakamdan tutup silkele ve: ‘Ey Ömer! Ne yapıyorsun?’ de.” (Hilyetu’l-Evliya: 5/29)
Subhanallah! Düşünün ki büyük bir devletin başındaki insan,” haktan sapacak olduğunda beni kendi halime bırakın, bana dokunmayın!” demiyor. Yakasından tutulup, silkelenerek: “Ey (Allah’ın hesap verecek kulu) Ömer! (Allah’ın hesabı var) Ne yapıyorsun?” Diye hesaba çekilmeyi istiyor.
Ya şimdikiler nasıl? İnsanların başına geçip Allah’ı unutan ve unutturanlara ne demeli? Onlar böyle bir şey derler mi? Onlar üzerlerine toz kondururlar mı?
O Ömer bin AbdulAzizki, yaşarken hesabını nasıl vereceğinin şuuruyla yaşayan kişi. Kendini Allah’ın kullarının üstünde görmeyen bilakis onlardan ve onların hizmetçisi gören şahıs.
Bakınız yine onun hayatında bir diğer örnek:
Ömer bin AbdulAziz, posta için tahsis edilen binekleri sadece Müslümanların ihtiyacı için kullanırdı. Bir defasında valilerden birisine kendisine bal almasını ancak bu iş için devletin hiçbir imkânını kullanmasını yazdı. Fakat vali, bu balı posta bineklerinden biri üzerinde gönderdi. Bal gelince Ömer onu getirene: Bu balın ne ile taşındığını sordu. Adam posta bineğiyle deyince, Ömer o balı sattı ve parasını Müslümanların beytu’l-malına (devlet hazinesi) koydu. Getirene de: “Bize getirdiğin balı bozdun!” dedi. (Hilyetu’l-Evliya: 5/293-294)
Subhanallah! Ne demeli? İnsan aklının almadığı olaylardan bir olay değil mi? Bu zamanın insanı için olmayacak bir şey. Hatta zamanımızda böyle yapanın akıl sağlığından şüphe eden bile çıkabilir. Bu zamanda herkes kesesini doldurmakla öyle bir meşgul ki, kimden ve nereden geldiğine dikkat etmiyor. Yeter ki gelsin, nasıl gelmiş kimin umurunda? Dünyada hesap vermekten kurtulunuyorsa, ahiretteki hesabı önemseyen kim? Devletin malı deniz, diyenler devlet adamları olmuş. Kim başa geçerse, her türlü imkândan, etlisinden sütlüsünden yararlanıyor. Sadece kendisi de değil; neredeyse tüm aile fertleri, tüm hısım akraba, konu komşu vesair.
Ömer bin AbulAziz ise, hilafet makamına gelince devlet hazinesinden aile ve akrabalarına verilen maaşı kesip, onları kendi evlerine göndermiştir. Nerede Allah’tan korkanların hali, nerede korkusuzca yaşayanlar!
Yine O, valileriyle mektuplaşırkende sürekli nasihatlerde bulunmaktaydı. Şimdi de iki mektuptan iki nasihati görelim:
Valilerinden birisi görevli olduğu şehrin imar edilmesi gerektiğini ve belli miktarda mal tahsis edilmesini isteğinde o şöyle cevap gönderir:
“Mektubunu okudum ve şehrinizin harap olduğu yönündeki anlattıklarınızı düşündüm. Bu mektubu okuduğun zaman; şehri adaletle sağlamlaştırıp ayakta tut. Ve yollarını da zulümden temizle. Şehrin inşası bu şekilde olacaktır. Baki selâm.” (Hilyetu’l-Evliya: 5/305)
Diğer bir mektubunu içerisinde ise şunlar geçmektedir:
“Bil ki din, adalet ve iyilik üzerinde ayakta durur. En büyük derdin, nefsini Yüce Allaha itaat yolunda tutmak olsun. Bil ki günahın azı çoğu olmaz.” (Hilyetu’l-Evliya: 5/286)
Subhanallah! İki mektupta geçen şeylere bakın. İkisinde adaletten bahseder adil halife. İslâm medeniyetinin adalet üzerine kurulduğunu bilen ve bu medeniyetin öz evladı olan büyük halifenin valilerine nasihatlerinde adalet vardır. Kime adalet? Herkese adalet. İslâm’da kayırmacılık yoktur. Adaletli olan Rabbin kulları olarak, adalet her yerde ve herkse uygulanır. Adaletin zıttı olan zulüm ise, her yerde ve herkes için önlenir.
Bakınız bu ikinci mektupta; “en büyük derdin nefsini Yüce Allah’a itaat yolunda tutmak olsun” diye yazmıştır. Bu günküleri düşündüğümüzde böyle bir nasihati valilerine söyleyen idareciler çıkar mı? Zaten laik devlet, Allah’ı yönetime karıştırmamak üzerine kurulmuştur. Durum böyle olunca herkes yönetimde söz sahibi olmakta ancak ilahi iradeye söz hakkı düşmemektedir. Laik yönetimlerde Allah’a itaat yerine, emir sahiplerine itaat olur. Allah’a itaat etmeyenler Allah’a itaat eder gibi hatta daha da bağlılıkla iktidardaki emir sahiplerine itaat ederler.
Mektupta “günahın azı çoğu olmaz” derken yani “çoğundan kaçındığın gibi, azından da kaçın!” demek ister. “Çoğunu işlemekten korktuğun Allah’tan, azını da işlemekten kork!” der bir nevi. Ya bu zamandakiler; büyük küçük demeden, çoğa aza bakmadan neler yapmaktalar? Maalesef kimsenin de bu yapılanlara ses ettiği yok. Neden? Çünkü “balık baştan kokar” misali temel bozuktur.
Son olarak, bir olayı daha aktarıp son noktayı koyalım:
Ömer bin AbdulAziz, Süleyman bin AbdulMelik’in Haricileri öldürmesini istemez ve ona: “Tevbe edene kadar onları hapiste tut!” derdi. Bir defasında Süleyman’ın yanına savaşta yakalanmış bir Harici getirildi. Süleyman ona: “Pislik herif!” deyince, Harici: “Pislik senin sakallarını yolsun, fasık oğlu fasık!” karşılığını verdi. Bunun üzerine Süleyman: “Bana Ömer bin AbdulAzizi getirin” dedi. Ömer gelince, Süleyman yakalanan Harici’ye: “Ne diyordun?” diye sordu. Harici: “Ne diyeceğim, fasık oğlu fasık!” karşılığını verdi. Süleyman, Ömer’e: “Ey Ebu Hafs! Sence bunun cezası nedir?” diye sorunca, Ömer sustu. Süleyman: “Bunun cezası nedir? Bana söylemeni istiyorum!” diye ısrar edince, Ömer: “Bana kalırsa sana sövdüğü gibi sen de ona söv, babana sövdüğü gibi sen de babasına söv!” karşılığını verdi. Ancak Süleyman: “Oysa ceza olarak şunu(ölümü) hak ediyor!” dedi ve emretti; adamın boynu vuruldu. Süleyman kalkınca Ömer’de oradan çıktı. Süleyman’ın baş muhafızı olan Halid bin Reyyan Ömer’e yetişti ve: “Ey Ebu Hafs! Müminlerin emirine, sana sövdüğü gibi sende ona söv, babana sövdüğü gibi sen de babasına söv mü diyorsun!? Vallahi Süleyman senin boynunu vurmamı emredecek diye düşündüm!” dedi. Ömer: “Böyle bir şeyi sana emredersen yapar mıydın?” Diye sorunca Halid: “Evet, vallahi emretseydi vururdum!” dedi.
Ömer bin AbdulAziz hilafet geçince İbni Reyyan gelip yine baş muhafızlık makamında oturdu. Daha öncede Velid ile AbulMelik’in baş muhafızlığını yapmıştı. Ömer ona baktı ve: “Ey Halid! O kılıncı elinden bırak!” dedi ve: “Allah’ım, Halid bin Reyyan’ı bu görevden aldım. Bir daha da onu böylesi bir makama getirme!” diye dua etti. Sonra muhafızların yüzlerine baktı; ardından da Amr bin Muhacir el-Ensari’yi çağırdı. Amr gelince Ömer ona şöyle dedi: “Ey Amr! Sende biliyorsun ki, İslam kardeşliğinden başka seninle aramızda herhangi bir akrabalık bağı yok. Ancak Kuranı çokça okuduğunu kimsenin seni görmediğini sandığın yerlerde en güzel şekilde namaz kıldığını gördüm. Ayrıca Ensar’dan birisin. Bu kılıncı al! Seni baş muhafızlık görevine getiriyorum.” (Hilyetu’l-Evliya: 5/279-280)
Subhanallah! Durum ortadadır. İnsanları kaybetmek yerine, kazanmaya çalışan, merhameti kızgınlığının önüne geçen bir adamın sözlerini gördük. Ayrıca yine emir kulu(!) olan bir adamın sözlerine de şahit olduk. Ne diyordu: “Evet vallahi emretseydi vururdum!” Daha hilafet makamına gelmemişken Ömer bin AbdulAziz’e söylenen sözler bunlar. Ancak Ömer bin AbdulAziz, insanlar emirlerin kulu(!) olsun istemiyor. Allah’ın kullarının, Allah’a itaati en büyük gaye ve en büyük dert edinmelerini isteyen bir insanın böyle düşünmesi de zaten beklenemez. Sonunda o hilafet mevkiine gelince Allah’tan korkan birini bu göreve tayin ediyor. İşin ehline verilmesi Rabbimizin emriyken işi ehline veriyor. Allah ondan razı olsun.
Şimdi emir kulu olanların çarpık mantığının nelere yol açabileceğini bir düşünün: Örneğin bu gün bu mantığın sahipleri neler yapmıyorlar ki, ya da dün neler yapmadılar ki, kalpleri Hüseyin’den (radıyallahu anhu) yana olanların kılıçları emirden yanaydı. Ve sonunda emir kulu(!) olanlar dünya ve ahiret hüsran vesilesi olan bir katliama göz yumdular.
Bu mantık, bu gün hak ehline de aynı zulmü reva görürken aynı sapkın şeyi söylüyor; “ne yapalım emir kuluyuz!” Bu emir kulları, bu gün Peygamberimiz onlara yaptıkları yanlışları söyleyip, “bunlardan dönün!” deseydi (Allah daha iyisini bilir) belki de onlardan çoğu dönmez, durumlarına çeşitli kılıflar bulur, hatta ve hatta mevcut yasalara göre peygamberimizi suçlu(!) bile ilan edebilirlerdi. Kalpleri Peygamberimizden yana olup emir kulu olanlarda; “ya Rasulallah! Seni canımızdan çok seviyoruz; ama ne yapalım emir kuluyuz!” derlerdi. Emir kulu(!) olanlar, zalimlerin elleri ve ayakları, kulakları ve dudaklarıyken zalimler için geçerli olan şeyler onlar içinde söz konusudur.
Sonuç olarak; emir kulu(!) olanlar da, Allah’ın kulu onlar var.
Sen kimin kulusun?

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016