«
  1. Ana sayfa
  2. FIKIH
  3. Kâide Kavramı

Kâide Kavramı

Mukaddime:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle… 

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve rasûlüdür.

Bundan sonra:

Fıkhî kâidelerin, fıkıh ilmi açısından önemini ve onlardan nasıl istinbat edildiğini idrâk etmek ancak, kâide dendiğinde onun ne olup ne olmadığını, ne işe yarayıp ne sonuç ürettiğini, ne şartlar ve kurallar dairesinde kullanılabildiğini, fıkhın tamamını kapsayıp kapsamadığını bilmekle mümkündür. Bu sebeble fıkhî kâidelere ve bunların açıklamalarına geçmeden önce kâide dendiğinde ne demek istendiğini, ona yakın kavramları, menşeini ve kaynak olma değerini kısaca açıklayalım.        

Kâide Kelimesinin Lügat ve İstilâhî Anlamı: 

“K-a-d” fiilinden türetilen “el-Kavâid” kelimesi, “el-Kâide” kelimesinin çoğuludur. Lügatte: “Asıl, temel, esâs” gibi anlamlara gelen “kâide”, temellerin esâsı, aslı manasında da kullanılmaktadır. [“K-a-d” Maddesi: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…]

Kur’ân-ı Kerîm’de bir yapının temelleri anlamını ifâde edecek şekilde “İbrâhîm ve İsmâîl Kâbe’nin temellerini yükselttiğinde” (Bakara: 2/127) ve başka bir ayette de “Bunun üzerine Allâh binâlarının temelini çökertti de, tavanları başlarına yıkıldı” (Nahl: 16/26) buyrulmaktadır.

Kavâid kelimesinin ıstılahî manası hakkında birçok tanım yapılmıştır. Ancak onlardan şu ikisi diğerleri itibariyle daha takdire ve tercihe şayandır:

İmâm Tacuddîn bin Sübkî rahimehullâh, kâidenin tanımı hakkında şöyle demiştir: “Kendisi ile cüziyyâtının hükümleri anlaşılan, cüziyyâtının çoğunluğunun kendisine uygun olduğu küllî emirdir. [Tacuddin bin Sübkî gibi bazı âlimler ise kâideyi “emir” olarak tarif etmişlerdir. Kâidenin “emir” olarak nitelendirilmesinde, “kaziyye” ve “hüküm” olarak ifade edilmesinden daha genel bir anlam bulunmaktadır. Bu da “emir” ifadesinin, bir hüküm belirtmeyen bazı durumlar hakkında da kullanılmasından ileri gelmektedir.] [İbn Sübki, Eşbâh: 1/11.]

İmâm Tacuddin bin Sübkî, bu tanımıyla hem kavâid ile dâbıt arasında ayırım yapmış, hem de kâidelerin cüziyyâtın tamamına değil de çoğunluğuna uygulandığını ifâde etmiştir. O bu tanımı verdikten hemen sonra bunu misâllendirerek, kâidenin fıkhın bir konusunu değil de birçok konusunu kuşattığını, bu yönüyle de dâbıttan ayrıldığını belirtmiştir. 

İmâm İbn Nüceym rahimehullâh’ın “el-Eşbâh ve’n-Nezâir”ini şerh eden İmâm Hamevî, önce kâide ile ilgili genel bir tarif verdikten sonra, fâkihlerin kâideye yüklemiş oldukları anlam ile usûlcülerin ve nahivcilerin yükledikleri anlamın farklı olması sebebiyle aslında bu tanımın fıkhî kâide için geçerli olmadığını ifâde etmiştir. Bu farka dikkat çektikten sonra kâideyi şöyle tanımlamıştır: “Kâide: Cüziyyâtının ahkâmının kendisinden çıkarılabildiği ve cüziyyâtının çoğunluğuna uygunluk arzeden ekseri hükümdür, küllî hüküm değildir.” [Hamevî, Gamzu Uyûni’l-Basâir: 1/51.] Ayrıca İmâm Hamevî, kâide için önemli olan şu hususa işaret etmiştir: “Küllî kâideden maksat, bazı istisnaları olsa da başka bir kâidenin altına girmeyen kâidedir.” [Hamevî, Gamzu Uyûni’l-Basâir: 1/51.]

Kâide kavramından neyin kastedildiği anlaşıldıktan sonra kâide kavramı ile yakından ilgili olan diğer kavramlara da kısaca değinelim:

Kâide İle Yakından İlgili Olan Diğer Kavramlar:

Kâide ile yakından alakalı olan altı kavram vardır.  Bunlar -kısaca- şöyledir:

1. Dâbıt:

Dâbıt, fıkıh kâidesi ile yakın bir anlama sâhib olan kavramların başında yer alır. Dâbıt, fıkhın sadece bir bölümü ile ilgili meseleleri içine alan dar kapsamlı kural olarak tanımlanmıştır. [İbn Sübkî, Eşbâh: 1/11; Zuhayli, el-Kavâid: 19.]

Kâide ile dâbıt arasındaki fark kısaca şöyle ifade edilir: Dâbıt, füru fıkhın sadece bir bölümü ile ilgili detaylara ait hüküm ifade eden dar kapsamlı bir ilke olmasına karşılık kâide, o alanın bütün bölümlerinde geçerli olabilecek bir genişliğe sahiptir. Bu sebepten dolayı kâide, dâbıtı da içine alabilecek geniş kapsamlı genel kuraldır. [Makkarî, el-Kavâid: 1/ 212; İbn Sübkî, Eşbâh: 1/11; Suyutî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir Fî’n-Nahv: 1/10-11; İbn Nüceym, Eşbâh: 192; İbn Neccar, Şerhu’l-Kevkebi’l-Münir: 1/30.]

2. el-Eşbâh ve’n-Nezâir:

Eşbâh kavramı birbirine benzeyen ve aynı hükmü alan fıkhî meseleleri ifâde etmektedir. Nezâir ise: İlk bakışta birbirlerine benzeseler de hüküm itibariyle farklı olan meseleleri ifâde etmektedir. [Bâhuseyn, el-Kavâid: 93.]

3. Furuk:

Şekil ve anlam bakımından bir, hüküm ve illet bakımından farklı olan benzerler arasındaki farkın ele alındığı ilimdir. [Suyutî, Eşbâh: 33-34. ]

4. Usûlü Fıkıh Kâidesi:

Usûlü fıkıh özellikle Arabça lafızlardan çıkarılan ahkâm kâidelerinden oluşur. Küllî kâideler ise İslâm hukukunun hikmet ve esrarını içeren ve üzerine fürudan sayısız ahkâmın bina edildiği çok faydalı kurallardır.

Tarihsel olarak usûl kâidelerinin, fıkhın tedvininden önce bilindiği, dolayısıyla usûl kâidelerinin tedvini fıkıh kâidelerinin tedvininden öncedir. [Şelebî, Medhâl: 324; Zuhaylî, el-Kavâid: 20; es-Sabûnî, Medhâl: 1/259.] Usûlü fıkıh kâideleriyle küllî kâideler arasındaki farklar kısaca şöyledir:

1. Usûl kâideleri büyük çoğunlukla Arab dilinden ve kurallarından türetilmiştir. Fıkhî kâideler ise, şer’î ahkâmın ve fıkhî mes’elelerin istikrâsı yoluyla elde edilmiştir. [Fıkıh kâideleri ile usûl kâideleri arasındaki bu farka ilk değinen Karâfî olmuştur. Bkz: Karafi, el- Furûk: 1/2-3; Ayrıca bkz. Haşim el-Burhânî, Seddu’z-Zerâi: 156-159; Şübeyr, Kavâid: 28.]

2. Usûl kâideleri, şer’î delîller ve bu delîllerden doğru bir şekilde hüküm istinbat etmekle ilgilidir. Fıkıh kâideleri ise mükellefin fiilleriyle ilgili olup, fıkhın birden çok alanındaki fer’i meselelere uygulanabilecek genel kurallardır. [es-Sabûnî, Medhâl: 1/259; Ebu Zehra, Usûlü’l-Fıkh: 8; es-Sedlân, el-Kavâid: 21.]

3. Usûl kâidesi, mevzusu altına giren bütün detaylara şâmil, sâbit ve değişmez bir yapıya sahiptir. Fıkıh kâidesi için aynı genellik söz konusu olmadığı gibi, bir kısmı özel kâideler halini almış olan istisnâlar da mevcuttur. Bu istisnâların çokluğu sebebiyle fıkıh kâideleri ağlebi (ekseriyetle ilgili) olarak nitelendirilmiş ve bütün cüziyyâtına tatbik edilemeyeceği kabul edilmiştir. [Nedvî, Kavâid: 59; Şübeyr, Kavâid: 29; Zuhayli, el-Kavâid: 21; es-Sabuni, Medhal: 1/260; Haşim el-Burhani, Seddu’z-Zerâi: 155 (Ancak bu görüş bazı araştırmacılar tarafından iki yönden eleştirilmiştir. İlk olarak, her iki kâidenin istisnalar nedeniyle bir ayırıma tabi tutulmasının doğru olmadığı, çünkü bütün ilim dallarına ait kâidelerin istisnalarının olabileceği; dolayısıyla bunun sadece fıkhî kâide ile usûl kâidesi arasında olmadığı belirtilmiştir. İkinci eleştiri noktası ise külliliğe atfedilen anlam ile ilgilidir. Şöyle ki: Genelliğin varlığı ve ağlebiyetin usûl kâidesi ile fıkhî kâideyi birbirinden ayıran bir fark olduğu düşünülse bile, bu esas fark değildir.)]

4. Usûl kâideleri, şer’î delîllerden hüküm istinbat etmek isteyen müctehide yol göstermek gibi bir fonksiyona sahipken, fıkıh kâidesi, hükme doğrudan ulaştırır.

5. Fıkıh Nazariyesi: Nazariye, fıkhın bir konusunun temel şartları, ana unsurları ve hükümleri ile detaylı olarak incelenmesi ve o konuda her zaman geçerli olabilecek sonuçlara varılması ile oluşan teoridir. [Zerka, Medhâl: 1/235; Nedvî, Kavâid: 54.]

Nazariye ile fıkhî kâideler, füru-ı fıkha dâir mevzuları konu edinmekle beraber, aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıkları şu iki maddede özetlemek mümkündür:

1. Fıkıh kâidesi, bizzat hukukî bir hüküm taşır. Kâidenin ifâde ettiği bu hüküm, altında bulunan detay meselelerde de geçerlidir. Fıkhî nazariye ise bizzat fıkhî bir hüküm taşımaz. Alt ayırım, unsur ve şartlardan oluşan teorik bir bütünlük taşır. Mülkiyet, fesâd ve butlan nazariyeleri gibi. Bu durumda kâide şer‘i hüküm, nazariye ise araştırma ve incelemedir. [er-Rûkey, Nazariyyetu’t-Tak’id: 54.]

2. Fıkıh kâidesi, umûmi hükümler içeren ve fıkhın her alanına tatbik edilebilen genel kurallar olup, ana unsur ve şartlar içermez. Fakat bunlar, nazariye için zorunludur. Çünkü nazariye, fıkhın belli bir konusunun detaylı bir şekilde tetkik edilmesi ve o konuya hâkim olan teorinin ortaya konulması amacına yönelik olduğu için bu temel unsur ve şartlar nazariye için zorunludur. [Nedvî, Kavâid, s. 56; Zuhaylî, el-Kavâid: 23; Abdullah ed-Dir’ân, el-Medhâl: 226. ]

6. Makâsıd: Makâsıdu’ş-şeria, Arabça bir terkip olup, kısaca: “Şâr’i’nin hüküm koyarken gözettiği gayeler” olarak tanımlanmıştır. [Boynukalın, Gaye Problemi: 7-8. ] Makâsıd, Şârî’nin şer’î hükümlerin sadece bir kısmında değil, bütününde veya çoğunda uyguladığı mânâ ve hikmetlerdir. [İbn Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi: 77.]

Bizim kavâid-i küllîyye-makâsıd ilişkisi ile kastettiğimiz, ilke ile fıkıh kâidesi arasındaki ilişkidir. Bazı genel fıkhî kâideler, maslahat, zorluğun kaldırılması ve zararın giderilmesi gibi İslâm hukukunun gerçekleştirmek istediği gayeler üzerine kurulmuştur. Bu sebepten dolayı İslâm hukukunun maksatlarının ortaya çıkarılması, fıkhî kâidelerin belirlenmesine yardımcı olur. [Boynukalın, Gaye Problemi: 172. ] Aralarındaki bu benzerlik ve ilişkinin yanında, ilkeler ile fıkhî kâideler arasında bazı farklılıklar da bulunmaktadır. Bunları kısaca şöyle ifade edebiliriz:

1. Ele aldıkları konular açısından: Fıkhî kâideler küllî şer’î ahkâmı açıklamak içindir ve bu kâidelerden birçok cüz’î hüküm çıkarılır. Makâsıdu’ş-şerîa, fer’î meseleler ile ilgili cüz’î ahkâmı açıklamaktan ziyâde, hüküm koyarken Şârî’nin asıl hedeflediği hikmetleri ifâde eder. Bunlar arasındaki fark, hüküm ile hikmet arasındaki fark gibidir. [İslâmiyyetü’l-Ma’rife: 29. ] Kısacası: Fıkhî kâidenin mevzusu mükellefin fiilleri olduğu halde, makâsıdın konusu ise, hüküm koyarken gözetilen hikmet ve gayelerdir.

2. Hücciyyet açısından: İlke ile fıkıh kâidesi arasındaki ikinci temel fark, bu iki kâideden her birinin hücciyyeti ile ilgilidir. Fâkihin sadece fıkhî kâidenin ifadesini esâs alarak fetvâ vermesi veya bu kâideye dayanarak amel edilmesi caiz değilken makâsıd kâidesinin istikraya dayalı olarak ortaya konmasından ötürü, buna dayanarak istidlalde bulunulabilir. [İslâmiyyetü’l-Ma’rife: 30. ; Şübeyr, Kavâid: 32.]

3. Kapsadıkları konulara bağlı olarak ifâde ettikleri önem açısından: Fıkıh kâidesi küllî şer’î bir hükmü konu edinirken, makâsıd, genel teşrî bir gâyeyi konu edinir.

4. İçeriğine yönelik ittifâk ve ihtilâf açısından: Fıkıh kâideleri incelendiğinde bunların, üzerinde ittifâk edilen ve ihtilâf edilen kâideler olarak ikiye ayrıldığı ve hepsinin aynı seviyede olmadığı görülür. Buna karşılık ilkelerin anlamlarını içeren cüz’î hükümler, fıkhın muhtelif mevzularında son derece yaygın bir şekilde yer almaktadır. Bu da makâsıdın fıkhî kaynaklardaki konumunu ve müctehidlerin makâsıd ilkelerinin anlamlarına tabi olarak, onları bağlayıcı kabul ettiklerini gösterir. [İslâmiyyetü’l-Ma’rife: 31-33.]

Fıkhî Kâidelerin Menşei:   

Fıkhî kâideler incelendiğinde, bunların oluşumunda Kitâb ve Sünnet’in yanı sıra, insân aklının ortak kabulleri olan ilkelerin ve fukahanın ictihadının önemli payları vardır. Bu sebepten dolayı bazı müelliflerce, fıkhî kâidelerin kaynaklarının nasslar (Kitâb, Sünnet) ve fukahanın ictihadı olduğu belirtilmiştir. [Mecelletü’ş-Şerîa: 295; Zuhayli, el-Kavâid: 29.]

Nitekim Kur’an’ın bazı ayetleri kâideleştirmeye delîl olacak yapıya sahiptir. Misâl olarak:

“Allâh hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara: 2/286) 

“Allâh size kolaylık diler zorluk dilemez.” (Bakara:  2/185)

Âyet-i kerîmeleri birçok hükmü kuşattıklarından dolayı fakihler için önemli bir dayanak olmuşlardır. 

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu bazı kapsamlı hüküm cümleleri de aynı özelliktedir. Misâl olarak:

“Sarhoş eden her şey haramdır.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (4343); Müslim (1733)…]

“Allâh’ın kitabında bulunmayan her şart batıldır.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhari, Buyu: 73 2155.]

“Zarar ve mukabele bizzarar yoktur.” [(SAHÎH HADÎS:) İbn Mâce, (2341); Muvatta (2982)… ]

Hadis-i şerîfleri kapsamlı hükümler ifâde etmektedirler.

Sonuç olarak, ilk dönemlerden itibaren fâkihlerin Kitâb ve Sünnet metinlerini inceleyerek, benzer hükümler arasındaki ortak illetleri ve hükümlerin vaazedilmesinde gözetilen maksatları istikra(tümevarım) yoluyla tespit etmeleri sonucu ulaşmış oldukları neticeleri vecîz bir şekilde ifade etmeleri, kâidelerin ilk misâllerini oluşturmaktadır. [Ubâde, Et-Teşrîu’l-İslâmi: 159; Bilmen, Kamus: 1/254.] Ayrıca usûl, dil ve mantık kurallarını incelemiş oldukları konularda tatbik etmeleri sonucu ortaya koydukları kapsamlı hüküm cümleleri, kâidelerin henüz işlenmemiş ilk şekillerini ve temelini teşkil eder.

Fıkhî Kâideler Müstakil Kaynak Oluşu:

Fıkhî kâidelerin İslâm fıkhında önemi büyük ve tartışılmazdır. Ancak fıkhın, ibadetlerden muamelata hemen her alanı ile ilgili konularda geçerli olan fıkıh kâideleri, hüküm istinbat ederken, konu ile ilgili özel bir delîl bulunmaksızın tek başına kaynak olabilirler mi? Doğrudan bu kâidelere dayanılarak hüküm verilebilir mi? Sorularının cevabı hakkında çeşitli görüş ve detaylar bunmaktadır.

Fıkhî kâidelerin hüküm istinbat ederken tek başına kaynak olup olmadığı hususunda kaynaklarda açık bir ifâde bulunmamakla beraber, bazı bilginler küllî kâideleri şer’î delîller arasında saymışlardır. [Hadimi, Mecâmi (yzm.), vr. 1a; İzmirli, İlmi Hilâf: 191.] Ancak kavâidi şer’î delîller arasında sayan müelliflerin bunları müstakil delîller sınıfında mı, yoksa verilen hükmü destekleyici ve illetini açıklayıcı bir şekilde mi ele aldıkları pek açık değildir. Ayrıca bu kâideleri fıkhî delîller arasında sayan bilginlerin bunları fer’î delîllerin sonunda saymaları, bazı müelliflerin de işâret ettiği gibi müftü ve hâkimin önüne gelen meselenin çözümü için kaynaklarda özel delîl bulunmadığı takdirde, meseleyi içine alan fıkhî kâidelere istinâden fetvâ vererek konuyu çözüme kavuşturabilir görüşü ile paralellik arz eder. [Nedvî, Kavâid: 95; Yaman, “Fıkıh Kâideleri”, Marife: 58.] Aslında bu kâidelerin büyük kısmı, usûlü fıkıh kâidesi olup, füru fıkıhta da çok kullanılmaları sebebi ile fıkıh kâidesi gibi zannedilenlerdir. [Yaman, “Fıkıh Kâideleri”, Marife: 62.]

Kitâb ve Sünnet nasslarına dayalı ve istisnâları olmayan bazı kâideler vardır ki bunlar, hüküm istinbat ederken delîl olarak kullanılırlar. Ancak bu tür kâideler, bazı müelliflere göre delîl olmayıp, kâidenin dayanağı olan nass, meselenin asıl delîlidir. [Güzelhisâri, Menâfiu’d-Dakâik: 16; el-Keylânî, “Kavâidü’l-Makâsıd”, İslâmiyyetü’l-Ma’rife: 30; Baktır, Zaruret Hali: 150; es-Sedlân, el-Kavâid: 35; Ansay, İslâm Hukuku: 28.]

Sonuç: 

İfâde olunduğu üzere “Kâide: Cüz’î mes’elelerin çoğunun hükümlerinin kendilerinden istinbât edildiği, küllî olmayan hükümdür.” Menşei itibariyle Kur’ân ve Sünnet’ten ve de ictihad  sâhiblerinin sahîh kıyâslarından kaynaklanmaktadır. Asırlar boyu fıkhî mes’elelerin hükümlerine ulaşmak için bir vasıta olarak müctehidler tarafından kullanılmış, talebeler tarafından tâlim edilmiştir. Fıkıh ilminin vazgeçilmez unsurları arasında yerini almıştır Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun..       

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1433 h. / 2012 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *