«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. İmanın Hakikati

İmanın Hakikati

makaleİMANIN HAKİKATİ

Mustafa b. Sezgin

 

Yaratan, yaşatan ve yönetenin ismiyle…

Allah Subhânehu ve Teâlâ, insanları yaratırken ilâhî bir amaç için yaratmıştır. Bu amaç; kendisine iman edilmesi ve kulluk görevinin yerine getirilmesidir. Allah’u Teâlâ insanoğlunun bu amacı yerine getirmesi ve bu konuda bilinçsiz olmaması için her bir kavime resullerini göndermiş ve o resuller kavimlerine; “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin sizin O’ndan başka ilahınız yoktur” (Hud: 11/50) diyerek seslenmişlerdir. Bu davete uyanlar dünya ve ahirette saadeti elde etmişler, bu daveti beğenmeyenler, inkâr edenler ve yüz çevirenler ise ebedi cehennem ile cezalandırılmışlardır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın toplumlar ve bireyler için kurtuluş vesilesi kıldığı İslam akidesinin özü imandır. Peki, iman ne demektir veyahut ne anlama gelir?

İman sözlük anlamı itibari ile; emniyet ve tasdik etmek/kabul etmek manalarına gelmektedir. İslam ıstılahında ise iman; Rasûlullâh efendimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan vahiy aracılığı ile getirdiklerini kalb ile tasdik etmek, dil ile ikrar etmek/söylemek ve gerektirdikleri ile amel etmek demektir.

İmanın gerçekleşmesi için gereken 6 tane şart vardır. Bunlar Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Resullerine,  Ahiret gününe, kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Peygamber Rabbinden kendisine indirilene iman etti ve mü’minler de, hepsi Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine iman ettiler.” (Bakara 2/285)

Aynı şekilde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de Ömer radiyallahu anh’dan rivayet edilen ve ‘Cibril hadisi’ diye bilinen hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

“İman, Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine ve Ahiret gününe inanman, bir de kaderin hayrına ve şerrine inanmandır.” (Buhari-Müslim)

Ayeti kerime ve hadisi şeriften anlaşılacağı üzere iman bu altı şart gerçekleşmeden tamam olmaz. İmanın bu altı şartını yerine getirmediği halde iman iddiasında bulunanın bu iddiası, Allah katında bir değer ifade etmez. Çünkü bu şartlar kendilerinde hiçbir eksikliği, tavizi ve parçalanmayı kabul etmeyen ilâhî şartlardır.

Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Mekke şirk toplumuna Muhammed aleyhisselam’ı elçi olarak seçtiğinde, ona kavmine karşı ‘‘La ilahe illallah’ı” tebliğ etmesini “Ey örtüye bürünen! Ayağa kalk ve insanları uyar” (Müddessir: 74/1-2)  hitabıyla beyan etmiştir.

İmanın yani tevhid akidesinin özünü içiresinde barındıran “La ilahe illallah” kelime-i tayyibe’sinin iki kısmı bulunmaktadır. Bunlar ret ve ispattır.

Ret kısmı La ilahe illallah kelimesinin “La ilahe” kısmını kapsamaktadır. “La ilahe” yani “ilah yoktur” cümlesi Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan başka hüküm koyan, işleri dengede tutan, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, rızık veren, duaları işiten, imdat eden ve daha birçok Allah’a ait olan sıfatlara sahip olduğunu iddia eden veyahut sahip olduğuna inanılan tağutları reddetmeyi içerir.

Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Artık her kim tağutu reddeder ve Allah’a iman ederse o kopmak bilmeyen bir kulpa sarılmış olur.” (Bakara: 2/256)

Ayeti kerimede Allah Subhânehu ve Teâlâ kendisine iman edilmesi için öncelikle tağutun reddedilmesini emretmiştir. Bu sebeple Müslüman olmak isteyen herkes öncelikle Allah’tan başka kendisine ibadet edilen tağutları reddetmeli ve bundan sonra kelime-i tevhidin ispat kısmını gerçekleştirmelidir.

Kelime-i tevhidin ikinci kısmı olarak söylemiş olduğumuz ispat, La ilahe illallah’ın “illallah” kısmını kapsamaktadır. “İllallah” cümlesi, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bütün sıfatlarında eşi ve benzeri olmadığını, sıfatlarının yalnızca kendisine ait olduğunu kabul edip buna göre bir yaşam sürdürmeyi gerektirmektedir. Şüphesiz ki bu şekilde yaşayanlar Allah Azze ve Celle’nin cennet ile müjdelediği muvahhid kimselerdir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içtenlik ile yönelenler için müjde vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!” (Zümer: 39/17)

Ayeti kerimede Allah Subhânehu ve Teâlâ kelime-i tevhidin ret kısmını gerçekleştirdikten sonra ispat kısmını hayat yapanlara yani Allah’a karşı haddi aşan sistemlere, bu sistemlerin başkanlarına ve yardımcılarına karşı sevgi göstermeyip, Allah’ın dinine ve Müslümanlara sevgi ve muhabbet besleyenleri cennet ile müjdelemiştir.

Fakat unutulmaması gereken bir gerçek vardır. Bu “La ilahe illallah” kelimesini sadece dili ile ikrar etmesine rağmen şirk ameli işleyen kimselerin her ne kadar ‘kalbimiz temiz(!)’ bahanesini ileri sürseler de tevhidi bozan amelleri işlediklerinden dolayı, sadece kelime-i tevhidi ikrar etmeleri iman vasfına sahip olmalarına yeterli değildir. Çünkü tevhid ile şirk bir arada bulunamayacağından kelime-i tevhidi ikrar edenler bütün şirklerinden beri olmadıkları sürece bu kelime kendilerine bir fayda sağlamaz.

Nitekim Şeyh Muhammed bin Süleyman bu konu hakkında icma nakletmiştir:

“Manasını bilmeden, gerektirdiği tevhidi sağlamadan, bütün şirkleri terketmeden ve tağutları red edip tekfir etmeden, şehadet kelimesini söylemek icma ile sahibine bir fayda sağlamaz.” (Teysiri’l-Azîzi’l-Hâmid: 51.)

İşte iman bu sayılan rükünlerde Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı tasdik etmektir. O’nun kulu olan Meleklere, O’nun elçisi olan Rasullere, O’nun kelamı olan Kitaplara, O’nun hesaba çekeceği Ahiret gününe ve O’nun her şeyi ezeli ilmi ile bildiği ve yarattığı kaza ve kadere şirk bulaştırmadan iman etmekle, iman gerçekleşmiş olur. Hiç şüphesiz bu, Kur’an ve Sünnet’i sahabenin anladığı gibi anlayan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in akidesidir. Kurtuluş ancak bu akide üzere can verenleridir.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salat ve selam yaratılmışların en hayırlısı Muhammed aleyhisselam’ın üzerine olsun.