«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Îmân Nedir?

Îmân Nedir?

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Bundan sonra:

1. Îmân, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile kabul etmek, dil ile söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir. Bu üç unsûru yerine getiren kimsenin îmânı sahih olup, bu kimseye “mü’min” denir.

2. Îmânın gerektirdiği inanç esaslarını kalb ile tasdîk etmek îmânın aslıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Îmân henüz kalblerinize girmedi.” [el-Hucurât: 49/14]

Kalbten îmân etmedikçe hiçbir kimsenin îmân söylemi geçerli olmaz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey Rasûl, ağızlarıyla ‘inandık’ deyip de kalbleri îmân etmeyenlerden küfre koşanlar seni üzmesin.” [el-Mâide: 5/41]

Kalbinde îmân olmadığı halde inanmış gibi görünen kimse müfâfıktır.

3. Îmânın gerektirdiği sözleri dil ile ikrâr etmek îmânın kapsamına dâhildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Deyin ki: Biz Allâh’a ve bize indirilene inandık.” [el-Bakara: 2/136] “Deyin ki: Şâhit olun, biz Müslümanlarız.” [Âli İmrân: 3/64]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “İnsânlar ‘lâ ilâhe illallâh’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.” [Buhârî (6924); Müslim (32)…]

4. Îmânın gerektirdiği amelleri yerine getirmek îmânın kapsamına dâhildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allâh sizin îmânlarınızı asla zâyi etmez.” [el-Bakara: 2/143] Bu âyetteki îmândan maksadın namaz olduğu hususunda icmâ edilmiştir.

İbn Abbâs radîyallâhu anhumâ ise şöyle demiştir: “Beni Abdülkays heyeti Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelince Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onlara (önce) Allâh’a îmân etmeyi emretti ve: ‘Allâh’a îmân nedir biliyor musunuz?’ buyurdu. Onlar: ‘Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (Allâh’a îmân etmek:) ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın rasûlü olduğuna şâhitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (İslâm devlet hazinesine) vermeniz demektir’ buyurdu.” [Buhârî (53); Müslim (24)…]

5. Amel olmadan, farzları yerine yetirmeden sadece tasdik ve söz fayda vermez. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hâlbuki onlara, dîni ancak Allâh’a has kılarak ve hanifler olarak Allâh’a ibâdet etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru dîn budur.”  [el-Beyyine: 98/5]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “Allâh’tan başka hak ilâh bulunmadığına, Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet edip, namazı dosdoğru kılıncaya ve zekâtı hakkıyla verinceye kadar insânlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İslâm’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların gizli hallerinin hesabı Allâh’a aittir.” [Buhârî (25); Müslim (36)…]

6. Îmân, emredilen ve tavsiye edilen ibâdetleri yerine getirmekle artar, yasaklanan şeyleri yani günahları işlemekle de hardal tanesi kalıncaya kadar azalır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminler o kimselerdir ki, Allâh anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” [el-Enfâl: 8/2]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “Cennetlikler Cennete, Cehennemlikler de Cehenneme girdikten sonra Allâh Subhânehu ve Teâlâ: ‘Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı (Cehennemden) çıkarın!’ buyurur.” [Buhârî (22); Müslim (146) …]

7. Îmânın hakîkati, kelime-i şahâdetin ifâde ettiği mânâdır. Bu da en kısa ifâdeyle Allâh’tan başka hak ilâhın olmadığı ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve rasûlü olduğudur.

8. Îmânın rükünleri altı tanedir. Bunlar: Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere inanmaktır. Îmân bu altı esas üzerine kurulmuştur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler ve şöyle dediler: O’nun rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.” [el-Bakara: 2/285]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle ise buyurmuştur: “Îmân; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve hayırlısıyla şerlisiyle kadere inanmandır.” [Müslim (8); Tirmizî (2610)…]

9. Îmânın altı rüknünden biri yahut bir kaçı eksik olduğunda îmân geçersiz olur. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” [en-Nisâ: 4/136]

10. Îmânın; mücmel, mufassal ve kemâlî olmak üzere üç mertebesi vardır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi mutedildir, orta yolu tutar. Kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (Onların mükâfatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.” [Fâtır: 35/32-33]

11. Mücmel îmân, îmânın aslını oluşturan şeydir. Küfür ile îmân arasındaki sınır olup eksilmeyi kabul etmez. Her mükellef için farzdır. Günahkâr olan Müslümanlar da bu mertebenin içine dâhildir. Zîrâ günah işlemek îmânın kemâlini ortadan kaldırsa da, aslını ortadan kaldırmaz.

Mücmel îmân, tasdîkle, icmâlî (toptan, genel) bir bağlılıkla Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı birlemekle; ibâdete sadece O’nu lâyık görmekle; emirlerine ve yasaklarına uymakla ve gönderdiği rasûlüne tâbi olmakla gerçekleşir. Bu mertebedeki îmâna sâhib olmak için îmânı tafsili olarak bilmek şart değildir. Kişi, bazı farzlarda kusurlu olsa bile veya bazı haramları işlese bile sonunda varacağı yer cennettir.

12. Mufassal îmân, îmânın gereğinin hakkıyla yerine getirildiği, mücmel mertebesinden sonraki îmândır. Farzları eda etmekle, haramlardan sakınmakla, küçük büyük bütün günahlardan ve kötülüklerden uzak durmakla ve dînin bütün ayrıntılı hükümlerini tasdik etmekle gerçekleşir. Bu mertebenin sâhibleri, hem dünyâda hem de âhirette Allâh’ın seçkin kullarıdır.

13. Kemâlî îmân, îmânın gereğinin hakkıyla yerine getirilmesiyle birlikte nâfile ve müstehâblarla olgunlaşıp kemâle eren, mufassal mertebesinden sonraki îmândır. Bu mertebede olanlar, Allâh’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibâdet ederler. İyilikte yarışarak, Allâh’a yaklaştırıcı farz, müstehâb ve mendub itaatleri yapmada üstün gayret göstererek, bunları hiç bırakmayarak ve kötülüklerden ve şüpheli şeylerden sakınarak Allâh’a yaklaşırlar. Bu mertebenin sâhibleri, peygamberler, sıddîkler, şehidler, Allâh dostları ve sâlihlerdir.

14. Îmân yetmiş küsur şûbedir. Bu şûbelerin en üstünü kişinin Müslüman olması için gerekli olan “lâ ilâhe illâllah” cümlesidir. En altı ve îmânın kemâlatını tamâmlayan şey ise yoldaki eziyet veren şeyleri temizlemektir. Görünen veya görünmeyen sözlü ve de fiili tüm ibâdetler îmânın şûbelerine dâhildir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Îmân yetmiş küsûr -veya altmış küsûr- şubedir. En faziletlisi ‘lâ ilâhe illallâh’ sözüdür. En aşağısı eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da îmândan bir şûbedir.” [Buhârî (9); Müslim (58)…]

15. Müslüman bir kimseyi işlediği küfre varmayan bir günahtan ötürü tekfîr etmek büyük günahlardandır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Her kim dîn kardeşini tekfîr ederse ikisinden biri o tekfîr sebebiyle muhakkak (küfre) döner.” [Buhârî (6104); Müslim (111)…]

16. Günahkâr Müslümanların durumu Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya âittir. Dilerse günahları miktarınca azâb eder, dilerse de affeder. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan (şirkten) daha hafif günâhları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” [en-Nisâ: 4/48]

17. Kalbinde zerre miktarı kadar şirk bulaşmamış îmân bulunan kimse, affedilmeyip günahları sebebiyle cehenneme de girse, ebedî olarak orada kalmayacaktır. Şirk üzere ölen bir kimse ise ebedî olarak oradan çıkamayacaktır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Allâh’a şirk koşarsa, muhakkak ki Allâh ona cenneti haram kılar. Varacağı yer cehennem ateşidir. Zâlimler için yardımcı yoktur.” [el-Mâide: 5/72]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle ise buyurmuştur: “Her kim Allâh’a hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmaksızın kavuşursa (tevhîd üzere ölürse) cennete girer. Her kim de O’na herhangi bir şeyi şirk koşarak kavuşursa (ölürse ebedî olarak) cehenneme girer.” [Buhârî (129); Müslim (152)…]

Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

 1440 h. / 2019 m.

İktibas Yapacakların Dikkatine!