«
  1. Ana sayfa
  2. İSLÂM ÖNDERLERİ
  3. İmâm Ebû Hanîfe

İmâm Ebû Hanîfe

ebu hanifeİMÂM EBÛ HANÎFE

Mustafa bin Sezgin

 

besmele-hamdele

 

Mukaddime:

Rahman ve Rahim olan Allâh’ın ismi ile…
Hamd,-âlemlerin rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidayete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki, Allâh’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür.
Seçme sıfatına sahip olan Rabbimiz, hiç şüphesiz dinine hizmet edecek insanları da seçmektedir. Bu nimetin farkına varanlar ve gereğini yerine getirenler cennetle müjdelenmiş ve onların güzel sözlü insanlardan olduğu haber verilmiştir. Nitekim Rabbimiz Allâh Azze ve Celle bunu şöyle beyan etmiştir: “Allâh’ın dinine dâvet eden, sâlih amel işleyen ve: “Muhakkak ki ben Müslümanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet: 41/33)
Dinine hizmet edecek olan insanları seçen Rabbimiz Allâh Azze ve Celle, hicretin 80. Yılında Kûfe’de doğacak bir yiğit seçmiştir. Bu yiğit; Ebû Hanîfe künyesi ile meşhur Nûman bin Sâbit’tir.
İşte İmâm Ebû Hanîfe Allâh Azze ve Celle’nin kendisine vermiş olduğu dâvet görevinin farkına varmış ve bu nimetin şükrünü yerine getirmeye çalışmıştır.
O her zaman zâlime karşı mazlumun yanında, müstekbirlerin korkulu rüyası olmuştur. İlmini zâlimlerin düzenlerini yıkma yolunda kullanmış ve malını bu uğurda sarf etmiştir.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ ona ve onun gibi diğer Ehl-i sünnet ulemasına rahmet eylesin.
 

1. Doğumu:

Ebû Hanîfe miladi 699, hicri 80 yılında zamanın en önemli ilim merkezlerinden biri olan Kûfe’de doğdu. Babasının adı Sâbit dedesinin adı ise Zûta’dır. Şeceresi; En-Nu’mân b. Sâbit b. Zûta b. Mâh şeklinde olduğu rivayet edilir.
Nûman ve ailesinin Arap olmadığı kesindir. Farisi veyahut Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta Teym b. Salebe oğullarının azatlısı olup, Alî radiyallâhu anh zamanında Kâbil’den gelerek Kûfe’ye yerleşmiştir. Zûta Kûfe’de İmâm Alî ile karşılaşmış ve ona karşı sevgi duymuştur. Müslüman olduktan sonra bir oğlu olmuş adını Sâbit koymuştur. Babası gibi Sâbit’te İmâm Alî radiyallâhu anh’a sevgi beslemiş ve İmâm Alî radiyallâhu anh’dan kendisi için Allâh’a dua etmesini istemiştir. İmâm Alî radiyallâhu anh’da Sâbit’e Allâh’tan hayırlı bir evlat vermesini dilemiştir.
Allâh Azze ve Celle Alî radiyallâhu anh’ın duasını kabul etmiş ve Sâbit’e tüm İslam âleminin fakihi olacak Nûman’ı ihsan etmiştir. Nitekim İmâm Şafii Ebû Hanîfe hakkında, “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyalidir(çocuklarıdır)” demiştir. Ebû Hanîfe künyesi ile tanınan bu büyük insan, nesilden nesile kendisinden istifade edilen bir cevher olmuştur. [İbn-i Abdilberr, el-İntika; Sayfa: 136]

 

2. Gençliği:

Dine karşı ilgi ve sevgisi bulunan bir ailenin çocuğu olan Ebû Hanîfe, küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Ezberlerini unutmamak için Kur’an-ı çok okuyan insanlardan biri olmuştur. Kıraat ilmini 7 Kurrâ’dan biri olan İmâm Âsım’dan öğrenmiştir. Ayrıyeten Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını da öğrenmiştir. [İbn-i Hacer Heysemî, Hayratu’l-Hisan; Sayfa: 265]

Ebû Hanîfe’nin uzun ömürlü, çok yaşamış bazı ashabla görüştüğünde ihtilaf yoktur. Tarihçiler onun görüştüğü ashabın isimlerini zikrederken: 93 hicrî yılında vefat eden Enes b. Mâlik’i, 87 senesinde vefat eden Abdullâh b. Evfâ’yı, 85 senesinde vefat eden Vasile b. Eska’yı, 88 senesinde vefat Sehl b. Saide’yi ve 102 senesinde Mekke’de vefat eden sahabi Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vasile’yi zikretmektedirler. Tâbiînden ise Atâ b. Ebî Rebâh ve Abdullah İbn Ömer ile tanışarak onların ilmî sohbetlerine katılmış ve hadis dinlemiştir. Kendisi tâbiînden sayılır ve etbau’t-tâbiînin büyüklerindendir.[Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 1, Sayfa: 24, İbn-i Hacer Heysemî, Hayratu’l-Hisan; Sayfa: 23, Suyûtî, Tebyizu’s-Sahife; Sayfa: 6]
Ebû Hanîfe’nin yaşadığı yer ve çağda itikâdi fırkalar çoğalmış, bir sürü sapık düşünce ortaya çıkmış, Emevî hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmü devam etmiştir. Gençliğinde çağının bütün düşünce akımlarını çok iyi tespit etmiş bu sebeple ilmî ve aklî araştırmalara yönelen bir zekâya sahip olmuştur. Bu özelliği ileride ilim sahipleri tarafından keşfedilecek ve onun ilme yönelmesi istenecektir. Fakat Ebû Hanîfe gençliğinde babasının mesleğini devam ettirmekle meşguldür.
Babası Sâbit Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticareti ile uğraşmaktaydı. Oğlunun yaşça büyüdüğünü ve ticarî zekâ olarak da kabiliyetli olduğunu görünce işleri ona devretmiştir. Ebû Hanîfe bundan sonra babasının işini büyütmüş ve çok büyük kârlar elde etmiştir. Öyle ki o, zamanın da Kûfe’nin en zengin kumaşçılarından biri olmuştur.
 

3. İlme Başlangıcı:

Ebû Hanîfe ticaretle meşgul olduğu için ilim meclislerine pek az gidip gelebiliyordu. Hayatının bu gençlik dönemleri babası Sâbit gibi ticaretle geçiyordu. Ticaret ve zenginliğin çekici yönleri bulunmaktaydı, fakat Ebû Hanîfe’nin aklî ve zihnî susuzluğunu ancak ilim giderebiliyordu.
Ebû Hanîfe’nin bu durumu ilim ehlinin dikkatini çekinceye kadar devam etti. Nitekim bir gün İmâm Şa’bî ile karşılaşacak ve o gün “İmâm Ebû Hanîfe” diye asırlar boyu anılmasının dönüm noktası olacaktı. İşte o günü, Ebû Hanîfe’nin kendisinden dinleyelim:
“Bir gün Şa’bî’ye rastladım, oturuyordu. Beni çağırdı ve:
-‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu. Bende:
-‘Çarşıya gidiyorum’ dedim. Şa’bî’de:
-‘Çarşıya gitmeni değil, âlimlerin yanına gitmeni isterim’ dedi. Ben de:
-‘Âlimlerin yanına çok az uğruyorum’ diye cevap verdim. Bunun üzerine o, bana:
-‘Öyle yapma! Senin ilimle uğraşman ve âlimlerin yanından ayrılmaman gerekir. Çünkü ben seni, dinamik bir zekâya sahip aktif bir genç olarak görüyorum” dedi.
Şa’bî’nin bu sözleri kalbimde son derece büyük bir yer etti. Çarşı ve pazara gitmeyi bıraktım, ilim tahsiline koyuldum. Allâh, Şa’bî’nin bu sözleriyle beni çok faydalandırdı.” [Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 1 Sayfa: 59]
İmâm Şa’bî’nin bu nasihatinden sonra 22 yaşında olan İmâm Ebû Hanîfe, ticaretle ilişkisini kesip işlerin idaresini Hafs b. Abdurrahmân’a devretmiştir. Artık İmâm Ebû Hanîfe ticaretle eskisi gibi uğraşmıyor asıl iş olarak, ilim meclislerinde zamanını değerlendiriyordu. Fakat ilme yönelmesi ticaretten büsbütün ayrıldığı anlamına gelmemektedir. O, ticari işlerini vekili vasıtasıyla yönetiyor ve işleri kontrol ediyordu. [M. Ebû Zehra, Ebû Hanife; Sayfa: 40, (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 2005, Çeviri: Osman Keski-oğlu)]
Hakkında yazılan hal tercümesi kitaplarına bakıldığında onun ticareti tamamıyla bırakmadığı görülmektedir. Nitekim Mekkî, Menakıb’ında Ebû Hanîfe’nin günlük hayatını şöyle anlatmaktadır:
“Talebesi Yusuf b. Halid Simtî’den rivayet edildiğine göre Ebû Hanîfe haftanın günlerini şöyle taksim ederdi: Cuma günü talebe ve arkadaşlarına evinde ziyafet verir ve onlara türlü türlü yemekler sunardı. Cumartesi günleri ihtiyaçlarını görür, ne ders meclisine ne de çarşıya uğrardı. O gün evini ve şahsî işlerini tanzim etmekle uğraşırdı. Diğer günler kuşluk vaktinden öğleye dek çarşıda bulunur ve kalan vakitlerini de ders vermekle geçirirdi.” [Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 106]
Ebû Hanîfe ticaret ile eskisi gibi meşgul olmayı bıraktıktan sonra ilk olarak İmâm Şa’bî’nin ders halkasına katılmıştır. Ondan kelâm, akîde ve münazâra bilgilerini öğrenmiştir. Mantığı çok kuvvetli olan İmâm Ebû Hanîfe, hiçbir fırkaya bağlanmadan ilim tahsilini ilerletip kelâma yönelmiştir. Çünkü küçüklüğünde kazanmış olduğu cedelci ve münazâracı mizacını ancak kelâm  tatmin ediyordu.
Bu sebeple o Basra’ya birçok defa gitmiştir. Orada mu’tezîlelerle birçok tartışmada bulunmuştur. Hâricîlerle de tartışmalara girişmiş ve onların düşüncelerini yakından tanıma imkânına kavuşmuştur. Bu olaylar bir süre böyle devam edegelmiştir. [M. Ebû Zehra, a.g.e; Sayfa: 36]
Fakat İmâm Ebû Hanîfe’nin kalbi, bu yol üzere devam ettiği sürece rahat edememiştir. Çünkü o, seleflerininkinden ayrı bil yol üzere gidiyor ve kendisini, cedelleşmeye sebep olan ve pek fayda sağlamayan şeylerle uğraştırıyordu. Etrafına iyice bakıp araştırdıktan sonra, kelâmı bırakmış ve fıkıh ilmine yönelmiştir. Yahyâ b. Şeyban’ın rivayet ettiğine göre Ebû Hanîfe bu hâlini şöyle anlatmaktadır:
“Ben kelâmda, münazârada kuvvetli olan bir kimse idim. Bir müddet bununla uğraştım. Münakaşalar yapıyor, kelâmı müdafaa ediyordum. Bu münazâra erbabının çoğu Basra’da bulunuyordu. Yirmi defadan fazla Basra’ya gidip geldim. Orada bir sene kadar, daha az veya daha çok kaldığım olurdu. Haricîlerden İbaza, Sufriyye gibi fırkalarla münakaşa yaptım. Kelâm ilmini ilimlerin en efdalı sayıyordum. Kelâm dinin aslındandır derdim.
Ömrümün birazı böyle geçtikten sonra, kendi kendime düşündüm ve şu kanaate vardım: Geçmiş olan sahabe ve tabiîler, bizim anladığımız şeylerin hiç birisini gözden kaçırmamışlardır. Onlar, bu şeyleri anlamada daha muktedir ve daha iyi kavrayış sahibi idiler. Meselelerin inceliklerini onlar daha iyi anlıyorlardı. Sonra onlar, bu hususlarda birbirleriyle sert bir şekilde münakaşa ve mücadelede bulunmuyorlar, faydasız mücadelelere dalmıyorlardı. Aksine, bunlardan uzak kalıyorlar ve halkı da men ediyorlardı. Keza, gördüm ki onlar, şeriata ve fıkıh konularına dalmışlar, bu hususlarda birçok şeyler söylemişlerdir. Onlar, fıkıh meclisleri teşkil ederek, birbirlerini fıkha teşvik etmişlerdir. Halka fıkıh öğretmişler, Müslümanları fıkıh öğrenmek için çağırmışlar ve teşvik etmişlerdir. Birbirlerine fetva vermişler ve fetva sormuşlardır. İşte İslâm’ın ilk asrı böyle geçmiştir. Sonrakiler de onlara, yani ilk asır Müslümanlarına böylece uymuşlardır. Kısaca tasvir etmeğe çalıştığım; onların bu tutumunu görünce ben de münakaşa, mücadele ve kelâm bahislerine dalmayı bıraktım. Fıkıh ilmi ile yetindim ve seleflerimizin yaptığı işlere döndüm. Marifet sahibi olanlarla beraber oldum. Ve gördüm ki, kelâmla uğraşan ve kelâm meseleleri üzerinde tartışmalarda bulunan kimselerin simaları, eskilerin sımalarına, metotları da salihlerin metotlarına uymamaktadır. Yine gördüm ki, cedelcilerin kalpleri katı, ruhları kabadır. Onlar Kitap, Sünnet ve selef-i sâlih’e muhalefetten çekinmiyorlar, vera’ ve takvadan da uzaktırlar.” [Hatip Bağdadî; Târih-i Bağdad, Mekkî; el-Menâkıb, İbn-i Hacer Heysemî; Hayratu’l-Hisan]
 

4. İlim Tahsili:

Ebû Hanîfe,  artık kelâmı bırakmış ve fıkıh ilmine yönelmiştir. O, Kitap ve Sünnet’ten hükümler çıkarmaya, meseleleri bunlar üzerine bina etmeye, Selef-i Sâlihin’den rivayet edilen hadisleri araştırmaya, öncekilerin ittifak ve ihtilaf ettikleri konuları öğrenmeye koyulmuştur. O sahabelerin ihtilafa düştükleri meselelerde onların görüşlerinin dışına çıkmamış, fakat onlardan herhangi birisini benimsemiştir.
Ebû Hanîfe, İmâm Şa’bî’den akîde ilmini öğrendikten sonra Hammâd b. Ebî Süleyman’dan fıkıh ilmini öğrenmiştir. Kendisine fıkıh tahsilini kimden yaptığı sorulmuş o ise şöyle cevap vermiştir:
“Ben, ilim ve fıkhın merkezindeydim. İlim ve fıkıh ehli ile düşüp kalktım. Bu ilim ve fıkıh merkezindeki fakihlerden birinin (Hammâd b. Ebî Süleyman) yanından ise hiç ayrılmadım.” [Hatip Bağdadî, Cilt: XII, Sayfa: 333]
Ebû Hanîfe, çeşitli çevrelerde birçok bilginle zaman geçirmiş, onların metotlarını öğrenmiş ve içinde yaşamış olduğu ilim atmosferinden hakkıyla faydalanmıştır. O özellikle zamanında fıkıhta üstat olan bir âlime bağlanmıştır. İşte o Hammâd b. Ebî Süleyman’dır. Ebû Hanîfe 18 yıl gibi uzun bir süre Hammâd’ın yanında talebelik yapmıştır.
Hocası Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrâhîm en-Nehaî ve Şa’bî gibi iki büyük âlimden fıkıh okumuştur. Abdullah b. Mes’ud ve Alî radiyallâhu anhuma’nın fıkhına sahip kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda’nın fıkhından faydalanmıştır. Ebû Hanîfe’nin fıkhında İbrâhîm en-Nehaî’nin tesiri de görülmektedir. Nitekim Dehlevi, “Hanefî fıkhının kaynağı, İbrâhîm Nehaî’nin kavilleridir” demiştir. [Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetullâh’il Bâliğa; 1, 146.]
Ebû Hanîfe ayrıyeten sık sık Mekke ve Medine’ye gittiği için orada tabiinden olan âlimlerle görüşmüş ve onlardan hadis dinlemiştir. Ehl-i Beyt’ten Zeyd bin Alî ve Muhammed el- Bakır’dan ilim öğrenmiştir. [M. Ebû Zehra a.g.e]
Ebû Hanîfe 10 yıllık öğrencilikten sonra hocası Hammâd’ın vekili oldu ve kendi kürsüsünü açmak istedi. Fakat altmış kadar fetvasının, kırkının hocası Hammâd tarafından tasvip edildiği, yirmisinin ise düzeltildiğini görünce, hocasının meclisine tekrar dönmüş ve ölümüne kadar ona talebelik yapmıştır.
Ebû Hanîfe hocası Hammâd ile aralarından geçen yılları şöyle anlatmaktadır:
“On sene onun dersinde bulundum. Sonra içimde bir ders halkasında baş olma arzusu uyandı, onun dersinden ayrılıp kendim ders vermek istedim. Bir gün evden çıktım. Niyetim bunu yapmaktı ve mescide girdim. Hocamı görünce gönlüm ondan ayrılmaya razı olmadı. Gelip yanına oturdum. O gece hocamın Basra’da bulunan akrabasından birinin ölüm haberi geldi. Mal bırakmıştı. Ondan başka da mirasçısı yoktu. Bana kendi makamına geçip ders vermemi emir etti ve Basra’ya gitti. O gittikten sonra ondan hiç duymadığım meseleler gelmeye başladı. Ben onları cevaplandırıyor ve cevapları da yazıyordum. Sonra hocam dönüp gelince bu meseleleri ona arzettim. Altmış mesele dolayındaydı. Kırkında bana muvafakat etti, onları uygun buldu, yirmisinde muhalif kaldı. Ben de ölünceye kadar onun yanından ayrılmamaya ahdettim ve ölünceye kadar ondan ayrılmadım.” [Hatip Bağdadî, Tarih-i Bağdad; Cilt: XIII, Sayfa: 333]
Hocasının gözetiminde faydalı bir eğitimden geçen Ebû Hanîfe’nin ismi artık Irak’ta yavaş yavaş duyulmaya başlamıştır. Nitekim ilerleyen zamanla birlikte dönemin Abbasî Halîfesi Ca’fer el-Mansur, Ebû Hanîfe’nin ilminin şöhretini duymuş ve ona şöyle demiştir:
-“Ey Nûman! İlmi kimden tahsil ettin?’ Ebû Hanîfe’de şu cevabı vermiştir:
-‘Talebeleri vasıtasıyla Ömer radiyallâhu anh’dan, yine talebeleri vasıtasıyla Alî radiyallâhu anh’dan ve yetiştirdikleri vasıtasıyla Abdullah b. Mes’ud radiyallâhu anh’dan tahsil ettim. Abdullah b. Abbâs’ta yeryüzünde çağının en büyük bilginlerindendir.’ Bunun üzerine Halîfe Ca’fer el-Mansur:
-‘Vallâhi sen çok sağlam bir yol tutmuşsun, ilmi asıl membaından almışsın’ demiştir.” [Hatip Bağdadî, a.g.e; Cilt: XIII, Sayfa: 334]
Bu sebeple hicretin 120. yılında Ebû Hanîfe’nin 18 yıl yanında diz çökmüş olduğu ve bir nevi manevî babası olan Hammâd vefat ettiğinde, onun yerine geçmesi için herkes Ebû Hanîfe’yi göstermiştir.
 

5. Hocasının Vefatı Üzerine Ders Halkasının Başına Geçmesi:

Hammâd b. Ebî Süleyman hicretin 120. yılında vefat edince, bütün gözler onun en bilgin ve kendisine en yakın olan talebesi Ebû Hanîfe’ye çevrilmiştir. Ebû Hanîfe hocasının yerine kendisinin geçmesi önerilince buna olumlu cevap vermiş ve hocasının yerine geçerek ders halkasını devam ettirmiştir.
Ebû Hanîfe, ders halkasının başına geçtiğinde yabancılık çekmemiş ve zorlanmamıştır. Aksine o zengin tecrübesi ve Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstün kabiliyet sayesinde, derslerini rahatlıkla devam ettirmiş ve insanlara faydalı olmuştur.
Ebû Hanîfe eskiden zamanının çoğunu ticaretle geçirdiği için halkın istek ve ihtiyaçlarını çok iyi tespit eder ve Kur’an ve Sünnet’e aykırı düşmediği sürece maslahata göre fetva verirdi. O ticaretle ilişkisini tamamen kesmemiş vekili vasıtasıyla işlerini kontrol etmekteydi. Bu sebeble halkın arasında meydana gelen güncel meselelerden haberdardı. Onun ticaret hayatı fıkhî düşüncelerine büyük etki etmiştir. Öyle ki o arkadaşları ile münazâra ettiğinde; mesele örf, maslahat veya bizzat adalet konusuna gelince arkadaşları susmak ve onu dinlemek mecburiyetinde kalırlardı.
Nitekim talebesi Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybani şöyle anlatır:
“Ebû Hanîfe, kıyaslar hakkında talebeleriyle tartışmalarda bulunurdu. Talebeleri bazen ona uyarlar, bazen de itiraz ederlerdi. Fakat İmâm Ebû Hanîfe:
-‘İstihsana yani maslahata başvuruyorum’ deyince, ona artık hiç kimse itiraz edemezdi. Çünkü o, istihsan konusunda pek çok mesele ileri sürer ve hepsi de onun görüşünü kabul edip kendisine hak verirdi.” [M. Ebû Zehra, İslâm’da Siyasî, İtikâdî ve Fıkhî Mezhebler Tarihi; Sayfa: 440, (Hisar Yayınevi 2011)]
Talebesinin anlattığı üzere Ebû Hanîfe maslahat fıkhını çok iyi kavramıştı. Bu da ancak meselelerin inceliklerini kavramak, halkla sıkı bir şekilde temas etmek, halkın çeşitli münasebet ve maksatlarını bilmekle meydana gelir. Ebû Hanîfe’nin maslahat fıkhının temeli; şeriatın esasları ile kaynaklarını ve halkın durumlarıyla muamelelerini köklü bir şekilde incelemeye dayanmaktadır.
İmâm Ebû Hanîfe’nin ders verme usulü, zamanında ki ders halkalarından farklıydı. O doğrudan doğruya dersi takdir etmezdi. Herhangi bir meseleyi ele alır ve ortaya kordu. Sonra bu meseleye ait hükümlerin dayandığı esasları açıklar ve talebeleriyle bunun üzerine münazâra ederdi. Herkes kendi görüşünü açıklar, bazen talebeleri hocalarına uyar bazen de içtihadına muhalefet ederlerdi. Kimi zaman münazâra esnasında tansiyon yükselir ve yüksek seslerle hocalarına itirazda bulunurlardı. Ebû Hanîfe ise gâyet sakin olarak onları dinler ve fıkıh alanında geliştiklerini görünce mutlu olurdu. Münazâranın neticesinde ortaya çıkan görüşle alakalı Ebû Hanîfe fetvasını verir ve bütün talebeleri bu fetvayı kabul ederlerdi.
İmâm Ebû Hanîfe’nin ders verme usûlünü çağdaşı olan Mis’ar b. Kidâm şöyle anlatmaktadır:
“Ebû Hanîfe’nin talebeleri sabah namazına müteâkip ihtiyaçlarını gidermek için dağılırlardı. Sonra onun ders halkasında bulunmak üzere toplanırlardı. İmâm Ebû Hanîfe gelip yerine oturur ve:
-‘Sorusu olan veya bir mesele üzerine münâzara etmek isteyen var mı?’ derdi. Bunun üzerine her taraftan sesler yükselirdi. Allâh, İslâm’da şanı büyük olan böyle bir kimse sayesinde bütün sesleri sükûnete kavuştururdu.” [Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe, Cilt: 2 Sayfa: 91]
Şüphesiz bu metodu büyük bir özgüven ve güçlü bir şahsiyete sahip olanlar uygulayabilirler. İmâm Ebû Hanîfe önceden de söylediğimiz gibi çok seyahat ederdi. Bu seyahatler ona pek çok tecrübeler kazandırmış ve çeşitli insan mizaçlarını tanıma imkânı elde etmiştir. Nitekim o Basra’da kelâmcılar ve dehrilerle tartışmalara girmiş ve onları susturmuştur.
Rivayet edildiğine göre zamanında, âlemin yaratıcısı ve bir yöneticisi bulunmadığına inanan Dehrilerden bir toplulukla münazâra ve münakaşaya tutuştuğu bir sırada hasımlarına şöyle bir soru sorarak, onları kendi sözleri ile rezil etmiştir:
“Bir adam size dese ki:
-‘Ben yüklü bir gemi gördüm, tamamen yükünü almış ve denizdeki azgın dalgalara karışmış, onu sevk ve idare eden herhangi bir gemici bulunmadığı halde, muntazam bir şekilde yoluna devam etmektedir.’ Buna ne dersiniz? Akıl bunu kabul eder mi? Onlar:
-‘Hayır! Akıl değil bunu hayal bile kabul etmez’ dediler. İmâm Ebû Hanîfe de:
-‘Subhânallâh! Akıl, başıboş yoluna devam eden bir geminin varlığını kabul etmez de, şu koskoca dünyanın, değişik halleri ve çeşitli işleri, bütün genişliği, dağları, ovaları ve denizleriyle yaratıcısız ve ustasız meydana gelip ayakta durduğunu nasıl kabul eder?’ diyerek onları cevapsız bıraktı.” [M. Ebû Zehra, İslâm’da Siyâsî, İtikâdî ve Fıkhî Mezhebler Tarihi; Sayfa: 441]
İşte İmâm Ebû Hanîfe önceden edinmiş olduğu tecrübeler ve hazır cevaplılığı sayesinde hem İslâm düşmanlarını etkisiz bırakıyor hem de talebelerine münazâra usûlü ders vererek hocasının ders halkasını devam ettiriyordu.

 

6.Yaşantısı:

Ebû Hanîfe Emevî ve Abbâsî devletleri zamanında yaşamıştır. Ömrünün 52 yılı Emevî, son 18 yılı ise Abbâsî devleti devrinde geçmiştir.
İmâm Ebû Hanîfe iki evlilik yapmıştır. Bu evliliklerinden bir erkek birde kız çocuğu olmuştur. Oğlunun adı Hammâd, kızının ise Hanîfe’dir. Ebû Hanîfe vakarlı bir insandı. Boş işlerle uğraşmaz ve boş yere laf söylemezdi. Kısa ve net cevaplar verirdi. Konuşulması lazımsa konuşur yoksa susardı. [Mekkî, a.g.e. Cilt: 1 Sayfa: 136, İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 218]

İmâm, Allâh Azze ve Celle’yi çok anardı. Geceleri ibadetle meşgul olur çoğu zaman gündüzleri oruçlu geçerdi. Ev halkına karşı merhametli, çocuklarına şefkatliydi. Onların isteklerini elinden geldiğince karşılamaya çalışırdı.
Ebû Hanîfe fıkıh alanında ileri seviyede olduğu gibi ticarette güvenilirliği ile de meşhurdu. Bilindiği gibi İmâm, hazz (dokuma kumaş) ticaretiyle uğraşmaktaydı. Halk onu ticarette Ebû Bekir radiyallâhu anh’a benzetirdi. O malın kötüsünü üst tarafa iyisini ise alt tarafına koyardı. Satışlardaki doğruluk ve dürüstlüğe çok önem verirdi. [M. Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Sayfa: 41]

Rivayet edildiğine göre: “Ebû Hanîfe bir gün ortağı Hafs b. Abdurrahmân’ı ülke dışına kumaş satmak için gönderirken, ona malda özür bulunduğunu bildirmiş ve bunu satış esnasında müşteriye anlatmasını emretmiştir. Hafs b. Abdurrahmân kumaşı satmış, fakat müşteriye malın özürlü olduğunu söylemeyi unutmuştur. İmâm bunu duyunca, müşterinin vermiş olduğu parayı iade etmek istemiş fakat Abdurrahmân malı sattığı adamı tanıyamamış simasını unutmuştur. Bunun üzerine Ebû Hanîfe almış olduğu paranın hepsini sadaka olarak vermiş ve sevabını satın alan zata bağışlamıştır.” [Hatip Bağdadî, a.g.e; Cilt: XIII Sayfa: 358]
Bununla birlikte İmâm, düşkünün malını değerinde alırdı. Düşkün ve ihtiyaçlı diye malını ölü fiyatına almazdı. Nitekim bir gün kadının biri gelerek ipekli bir elbise satmak istemiştir. Ebû Hanîfe:
-‘Fiyatı kaçtır?’ deyince kadın:
-‘100 dirhemdir’ demiştir. Ebû Hanîfe ise:
-‘O kumaş 100 dirhemden fazla eder, kaça satacaksın?’ diye sormuş; kadıncağız da, yüz yüz artırarak 400 dirheme kadar çıkmıştır. Ebû Hanîfe yine; ‘o mal daha fazla eder’ deyince kadın:
-‘Benimle alay mı ediyorsun?’ diye çıkışmıştır. Bunun üzerine Ebû Hanîfe:
-‘Bir adam çağır da malının fiyatını belirlesin’ demiştir. Kadıncağız da malın fiyatını belirlemesi için bir adam çağırmış ve o elbiseyi Ebû Hanîfe 500 dirheme almıştır. [İbn-i Hacer Heysemî, Hayratu’l-Hisan; Sayfa: 44]
İşte İmâmın ticaretteki bu dürüstlüğü sebebiyle halk ile arasında sıcak bir ilişki oluşmuştur. Nitekim Kûfe’de birisi malını emanet etmek için birini aradığında herkes Ebû Hanîfe’yi gösterirdi. Öyle ki Ebû Hanîfe şehit edildiğinde evindeki emanet sandığından büyük miktarda mal çıkmıştır.
Ebû Hanîfe’nin yaşamış olduğu Kûfe şehri Şiilerin merkezi olarak bilinen bir yer  olmasına rağmen, o ashabı kirama olan sevgisini gizlemezdi. Nitekim Said b. Ebî Urûbe şöyle demiştir:
“Kûfe’ye geldim ve Ebû Hanîfe’nin meclisinde hazır bulundum. O, bir gün Osman radiyallâhu anh’ı andı ve ona Allâh’tan rahmet diledi. Ben de ona; Allâh rahmetini senden de esirgemesin, bu memlekette Osman b. Affan için senden başka hiçbir kimsenin rahmet dilediğini işitmedim, dedim.” [İbn-i Abdilberr, el-İntika; Sayfa: 130]
Ebû Hanîfe hakikati söylemekten çekinmediği gibi kendisinden sonra bu hakikatleri söylemeye devam edecek nesillerin yetiştirilmesine de önem verirdi. Nitekim  yıllık gelirinin  bir bölümünü her sene biriktirir, onunla önce ilim ve hadisle uğraşanların ihtiyaçlarını, yiyecek giyecek vs. hususlarını temin ederdi. Bu işi yaparken onlara şöyle derdi:
“Buyurunuz. Bu hediyeyi zaruri ihtiyaçlarınıza sarf ediniz ve Allâh’tan başka hiç kimseye muhtaç olmayınız. Daima şükrediniz. Âlemlerin Rabbinden başkasına minnet etmeyiniz. Bu parayı benim verdiğimi sakın düşünmeyiniz. Çünkü bu, Allâh’ın size takdir edip göndermiş olduğu hissedir. Sadece benim elimle size ulaşmaktadır.” [Hatip Bağdadî, a.g.e Cilt: XIII Sayfa: 358]
Bununla birlikte Ebû Hanîfe talebelerinden evlenme çağına gelmiş olanları evlendirir masraflarını kendisi temin ederdi. Nitekim talebesi Ebû Yusuf’un ailesinin maddi durumu çok kötüydü. Babası onu ilim talebinden alıp para kazanması için çalıştırmak isteyince. Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf’un bütün mali sorumluluğunu üzerine almıştır. [M. Ebû Zehra, İslâm’da Siyasî, İtikâdî ve Fıkhî Mezhebler Tarihi; Sayfa: 443]
İmâm Ebû Hanîfe’nin ilme vermiş olduğu bu önem ve hizmet dolayısıyla sayısı binleri bulacak kadar talebe yetiştirmiştir. Bunların 40 kadarı Müctehid mertebesine ulaşmıştır. Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (vefatı H.158), Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî (H.189), Zûfer b. Huzayl (H.158), Hasan b. Ziyad (H.204), Kasım b. Maan (H.175), Dâvût et-Tâ (H.165), Esed b. Amr (H.190), Alî b. Mushir (H.168) ve Hibban b. Alî (H.171)’dir.
Ebû Hanîfe hocasının vefatından sonra 30 sene ders hocalığı yapmıştır. Bu hocalığı zâlim iktidar sebebiyle bazen kesintilere uğramıştır. Fakat Ebû Hanîfe ders halkasını vefatına kadar devam ettirmiştir.
Ebû Hanîfe, insanoğlunun yalnız hakikatin peşinden gitmesi gerektiğine inanırdı. Ona göre kişi cedel ve münazârada ister yensin ister yenilsin önemli değildir. Bir insan, hakikati araştırıp ona ulaştığı müddetçe galiptir; isterse cedel ve münazârada hakikati ona hasmı/düşmanı göstermiş olsun.
Bu sebeple o talebelerinin kelâm münakaşalarına girmelerine izin vermezdi. Bir gün oğlu Hammâd babasına:
-“Seni münakaşa yaparken görüyoruz, bizi neden men ediyorsun?” dedi. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
-“Biz münazâra yaparken arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dururduk. Sizse münazâra yapıyorsunuz ve arkadaşınızın düşmesini istiyorsunuz. Arkadaşının kayıp düşmesini isteyen, arkadaşını tekfir etmek istiyor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyen ise, arkadaşından önce küfre düşer.” [İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 1 Sayfa: 121]

Bu sebeple o hak nereden gelirse gelsin kabul ederdi. İhlâsı sebebiyle kendi görüşünün kayıtsız ve şartsız şüpheden uzak bir hakikat olduğunu ileri sürmez ve şöyle derdi:
“Bizim bu sözümüz, bir görüş olup bize göre erişebildiğimiz en iyi neticedir. Birisi bizim bu görüşümüzden daha güzel olanı ileri sürerse bize değil, ona uyulması daha evlâdır.” [M. Ebû Zehra, İslâm’da Siyasî, İtikâdî ve Fıkhî Mezhebler Tarihi; Sayfa: 447]

Ebû Hanîfe’nin talebesi Zûfer b. Huzayl şöyle anlatıyor: “Biz Ebû Hanîfe’den ders okurduk. Yakub b. İbrâhîm de (Ebû Yusuf)  yanımızdaydı ve İmâmın söylediklerini yazardı. Bir gün Yakub’a şöyle dedi:
-‘Ey Yakub, vay haline! Benden her işittiğini yazma. Çünkü ben, bu güne göre böyle düşünüyorum. Belki yarın bu görüşümden vazgeçerim. Belki de yarın başka bir görüşe sahip olurum. Fakat, ertesi gün onu da bırakabilirim.” [Hatip Bağdadî, a.g.e; Cilt: XII Sayfa: 352]

İşte İmâm bu sözleriyle sadece Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in kayıtsız ve şartsız taklit edilebileceğini beyan ediyordu. Nitekim o şöyle demiştir:
“Allâh’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullâh’ın güvenilir, âlimlerce mâlum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin re’yini alırım. Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, el-Hasen, Atâ… gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim” [Mekkî, a.g.e; 74-78, Zehebî, Menâkıb; 20-21, M. Ebû-Zehra, Târihü’l-fıkh; II, 161, A. Emin, Duha’l İslâm; II, 185 vd.]

İmâmın bu tavrı idaredeki devlet reislerini memnum etmemiş ve onu taraflarına çekmeye çalışmışlardır. Fakat Ebû Hanîfe bu tekliflerini reddetmiş ve zâlimlere alet olmayacağını bildirmiştir. İşte İmâmın büyük mücadelelerinin başlangıcı ve sonu şehadetle bitecek olan duruşunun ilk dönemleri bu şekilde başlamıştır. “Zâlimlere yardımcı olmamak!” İşte Ebû Hanîfe budur…
 

7. İmâm Zeyd’e Desteği:

İmâm Zeyd gittiği her yerde zamanın Emevî padişahı Hişam b. Abdulmelîk’in vâlileri tarafından aşağılanıyordu. Medine vâlisinin ona yaptıkları ise sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştı. Çarşıda bir kimseyle oturup konuşmak istese, hemen vâlinin adamları gelerek ona müdahale ediyor ve ortamı bozuyordu.
Emevî Sultanı Hişam b. Abdulmelîk, bir konu hakkında şahitlik yapması için İmâm Zeyd’i Kûfe’ye çağırmıştı. Bunu duyan Kûfe halkı çok sevinmişti. Çünkü ilk defa peygamber soyundan biri Kûfe’ye ayak basacaktı.
İmâm Zeyd Kûfe’ye geldiğinde halk onu sevgiyle karşıladı. Ona, eğer kıyâm yaparsa destek vereceklerini söylediler. Bunun üzerine İmâm Zeyd heyecanlandı. İnsanlar akın akın kendisine geliyor ve biat ediyordu. Öyle ki biat edenlerin sayısı yüz bini bulmuştu.
Buna binaen İmâm Zeyd Ebû Hanîfe’ye bir elçi göndererek kendisine destekçi olmasını istedi. İmâm Zeyd’in göndermiş olduğu elçi Ebû Hanîfe’nin yanına ulaştığında takvimler hicretin 120. yılını gösteriyordu.
İmâm Ebû Hanîfe Ehl-i beyte sevgi duyan bir insandı. Emevîlere  Ehl-i beyte yaptıkları zulümlerinden dolayı kin duyuyordu. Bu sebeple hocası İmâm Zeyd ona elçi yolladığında:
-“Ben kendisinden hadis naklettiğim hocam İmâm Zeyd’i tüm içtenliğimle destekliyorum. Onun bu çıkışı Rasûlullâh’ın Bedir’de ki çıkışı gibidir. Nasıl ki Rasûlullâh’ın Bedir de ki çıkışı hak içinse, İmâm Zeyd’in kıyâmı da hak içindir” demiştir.
Fakat İmâm bu kıyamın zafer ile sonuçlanacağını düşünmüyordu. Çünkü Kûfe halkı verdiği sözde durmayan bir halkı. Ve Ebû Hanîfe Hüseyin radiyallâhu anh’a yapılan ihanetin aynısının İmâm Zeyd’e de yapılacağından korkuyordu. Menakıp kitaplarında onun kıyama katılmama sebeplerinden  bahsedilirken Muhammed Ebû Zehra şu iki rivayeti  nakletmiştir:
“Onun bu çıkışı Rasûlullâh’ın Bedir’de ki çıkışı gibidir” dediğinde, kendisine:
-“Öyle ise siz niye ona katılmadınız?” denilince:
-“Beni ona katılmaktan halkın bendeki emanetleri alıkoydu. Bana birçok emanet bırakmışlardı. Onları İbn-i Ebî Leylâ’ya bırakmak istedim, kabul etmedi. Emanetler bende iken bilinmeyen uzak yerlerde ölmekten korktum,” dedi. Bir başka rivayette ise:
-“Şayet halkın, onun atalarını aldattıkları gibi onu da aldatıp yarı yolda bırakmayacaklarını bilsem, onunla beraber ben de savaşırdım. Zira hak İmâm ve halife odur. Hilâfet onun hakkıdır. Ben ona malımla yardım ettim. On bin dirhem göndererek ona biat ettim. Elçiye özrümü ona arz etmesini söyledim.” [M. Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Sayfa: 44, İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 1 Sayfa: 55]
Bu rivayetlere bakıldığında İmâm Ebû Hanîfe, hocası İmâm Zeyd’i hak halife kabul etmiş ve Müslümanların Emevîlere karşı kıyam yapmalarını caiz görmüştür. Kendisi bu kıyama fiili olarak katılmasa da malı ve fetvaları ile onun kıyamını desteklemiştir. Unutulmamalıdır ki âlimlerin fetvaları bazen kılıçlardan daha şiddetlidir.
İmâmın kıyama fiili olarak katılmamasını savaşmaktan korktu diye değerlendirmek büyük bir itham ve iftira olur. Çünkü İmâm, karakteri gereği doğru görmüş olduğu şeyi söylemekten ve yapmaktan çekinmeyen bir insan olduğundan böyle bir şey düşünmek gerçek ile örtüşmeyecektir. Çünkü o hak davası uğrunda canını vermiş ve zalim yöneticilerin karşısında hak sözü söylemiştir. Nitekim Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Cihadın en efdali (üstünü) zalim devlet başkanına hak sözü söylemektir.” [Tirmizi, Fiten; 13 Hadis No: 2174]
 

8. Emevîlere Karşı Tavrı:

İmâm Zeyd’in kıyâmı, Kûfe halkının ihâneti ile hicretin 122. yılında  kendisinin feci bir şekilde şehit edilmesiyle sonuçlandı. Müslümanlar, İmâmın cesedine zarar gelmesin diye onu hemen gömdüler. Fakat Emevî ordusunun komutanları onun mezarını bulup çıkardılar. Önce vücudunu tanınmayacak şekilde doğradılar. Sonra Kûfe çöplüğünde bulunan bir hurma ağacına cesedini asıp yaktılar.
İmâm Ebû Hanîfe, bu yapılanları duyunca çok üzüldü ve Emevîlere karşı olan kini büyüdü. Çünkü artık onlar ölülere bile merhametli davranmıyorlardı. Bu sebeple İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Zeyd’in oğlu Yahyâ Horasan’da Emevîlere karşı ayaklandığı zaman ona destek verdi. Hutbelerinde Yahyâ’ya biat edilmesi gerektiğini halka arz etmiş, malıyla da destek olmuştur. Fakat  Yahyâ hicretin 125. Yılında Emevîler tarafından babası gibi şehit edilmiştir.
Bu sefer Yahyâ’nın oğlu Abdullâh, zâlim Emevîlere karşı Yemen’de ayaklanmıştır. İmâm bu kıyâma da destekçi oldu. Fakat son Emevî sultanı Mervân b. Muhammed tarafından hicretin 130. senesinde Abdullâh da şehit edilmiştir. [İbn-i Esîr, el- Kâmil; Cilt: V, 123, 125 ve 130. seneleri olayları]

İşte bu olaylar İmâmın üzerinde büyük etkiler bırakmıştır. Artık o her konuşmasında yönetimi eleştiriyor ve insanları kıyâma dâvet ediyordu. Hiç şüphesiz Ebû Hanîfe’nin bu davranışları  Irak vâlisi Ömer ibn-i Hubeyre’nin dikkatinden kaçmıyordu.
Irak vâlisi Ömer İbn-i Hubeyre tehlikenin arttığını görünce fakih ve muhaddislerden korkmaya başlamış, özellikle fıkıh ve hadiste büyük yeri olan ve İmâm Zeyd’le önceden teması bulunanlardan endişelenmiştir. Bu sebeple onları sarayına dâvet ederek hepsine birer görev verip kendi tarafına çekmeyi planlamıştır.
Çünkü Emevîler her yandan siyasî çalkalanmalarla mücadele ediyordu. Irak, İran ve Horasan bu çalkalanmaların en şiddetli olduğu yerlerdi. Diğer taraktan Abbasîler şehirleri bir bir ele  geçirmeye başlamıştı. Bu sebeple Son Emevî sultanı Mervan b. Muhammed’in Irak vâlisi Yezid b. Ömer b. Hubeyre Ebû Hanîfe’ye devlet içerisinden bir iş verip onun  devlete olan bağlılığını test etmek istiyordu.
Mekkî, Menakıb-ı Ebû Hanîfe adlı kitabında ve diğer menakıb kitaplarında ve tarihçilerin hal tercüme kitaplarında bu olaydan bahsedilmiştir. Mekkî şöyle nakletmiştir:
“Emevîler zamanında İbn-i Hubeyre Kûfe vâlisi idi. Irak’ta kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahâsını kendi huzurunda topladı. Aralarında İbn-i Ebî Leylâ, İbn-i Şübrüme, Davud b. Ebî Hind gibi ulema vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi. Ebû Hanîfe’yi de davet etti. Mührü onun eline vermek istedi. Ebû Hanîfe’nin elinden geçmeyen hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak, Beytu’l Malden çıkan her mal Ebû Hanîfe’nin elinden çıkmış olacaktı. Ebû Hanîfe bunu kabul etmedi. Bunun üzerine İbn-i Hubeyre:
-‘Eğer kabul etmezse onu döverim’, diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları Ebû Hanîfe’ye:
-‘Allâh aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et. Biz senin kardeşleriniz, hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’ dediler.
Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
-‘Eğer vâli benden Vasıt Mescidinin kapısından çıkan insanları saymak gibi önemsiz bir iş istese bile, yine kabul etmem. Nerde kaldı ki, herhangi bir insanın ölümüne dair verilen hükmü onaylamam mümkün olsun? Allâh’a yemin ederim ki, böyle bir sorumluluğu kesinlikle kabul etmeyeceğim!’
İbn-i Ebî Leylâ:
-‘Arkadaşımızı bırakalım, o haklıdır, hata başkasının’ dedi.” [Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 23]

İşte İmâm Ebû Hanîfe’nin hak uğrunda hiç bir şeyi gözünü kıpmadan yaptığı ortaya çıkıyor. Öleceğini bile bile vâlinin teklifini reddediyor! Şimdi nasıl olurda ona cihad etmekten korktu diyebiliriz? Böyle bir şey söylemekten Müslümanlar olarak Allâh’a sığınırız.
Devamla Mekkî şöyle anlatıyor:
“(Teklifi kabul etmeyince)Ebû Hanîfe’yi hapse attılar. Ona her gün dayak atıyorlardı. Cellat bir gün İbn-i Hubeyre’ye gelerek:
-Bu adam kırbaçtan ölecek, dedi.
İbn-i Hubeyre:
-Söyle ona, bizi yeminimizden kurtarsın, dedi. O da Ebû Hanîfe’ye bunu söyleyince:
-Caminin kapılarını saymamı istese yine yapmam, dedi. Sonra o cellât, İbn-i Hubeyre ile görüştü:
-Bu mahpusa nasihatçı yok mu, mühlet istesin ki vereyim? dedi.
Ebû Hanîfe’ye haber gönderdiler:
-Arkadaşlarımla istişare yapayım, dedi.
Bunun üzerine İbn-i Hubeyre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe hapisten çıkınca atına bindi ve Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise 130 senesinde idi. Mekke’ye yerleşti. Hilâfet Abbasîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye döndü.” [Mekkî, a.g.e; Cilt: 2 Sayfa: 24]

Anlaşılıyor ki Ömer İbn-i Hubeyre Ebû Hanîfe’yi anlamak ve onun devlete karşı olup olmadığını iyice öğrenmek istiyordu. Ona en büyük vazifelerden birini teklif etmişti. Fakat İmâm bunu kabul etmemişti. Dövdürdü, kırbaçlattı fakat bir damla taviz ve gözyaşı ondan alamadı. Ta ki, annesinin onun için üzüldüğü haberini alıncaya kadar. İşte adamlık budur. Allâh yolunda kendi çektikleri için değil fakat onun sebebiyle ailesinin üzülmesine ağlamak… İmâm ilk defa ağlıyordu, kafası şişmiş yaraları morarmış bu insan işkenceden değil annesinin endişesinden ağlamıştı. Kuvvetli olmak demek, katı kalpli, kaba ve sert olmak demek değildir. Bilakis kuvvetli olmak; sağlam irade, yüksek duygu, şefkatli kalp, ince ruh, tahammüllü gönül, sebatlı akıl, vakarlı hareket sahibi olmak demektir. İşte Ebû Hanîfe bunların hepsi demektir…

 

9. Abbâsîlere Karşı Tavrı:

Emevîlerin saltanatı hicretin 132. senesinde Abbâsîler tarafından yıkıldı. Abbâsoğulları Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile Abdulmuttalib soyunda birleşmekteydiler. Bu sebeple Abbâsîlerin ilk Halîfesi Ebu’l Abbâs tüm insanlara Ehl-i beyti savunacağını ve Müslümanlara adaletli davranacağını söyledi.
Şüphesiz İmâm Ebû Hanîfe buna çok sevinmişti. Çünkü artık Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ehl-i beyti zulüm görmeyecek Müslümanlara adil davranılacaktı. Bunun Müslümanlar için kaçırılmaya-cak bir fırsat olduğunu ve hemen Halîfeye biat edilmesi gerektiğini insanlara anlatması gerekiyordu. İşte  bu sebeple İmâm sevinçli bir şekilde halka şöyle hitap ediyordu:
“Bu iş (hilafet) Rasûlullâh’ın yakınlarına geçerek hak yerini buldu. Bu Allâh’ın lütfu ve keremidir. Ey âlimler! Bunlara (Abbâsîlere) yardım etmeye en layık olan sizlersiniz! Size istediğiniz kadar ikram ve ihsan var. Halîfenize biat ediniz. Biat ahirette sizin için emniyete kavuşmaya vesiledir. Allâh’ın huzuruna biatsız çıkarak hüccetsiz ve delilsiz kalmayın.” [Mekkî, a.g.e; Sayfa: 151, İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 200]
İşte İmâm Ebû Hanîfe bu duygular içerisinde insanları Halîfeye biate çağırıyordu. Abbâsîler adaletli bir yönetim vaad etmişlerdi. Fakat İmâm nereden bilebilirlerdi ki ileride Emevîleri aratacak zulümler işleyeceklerini?
Fazla geçmemişti. 3-5 ay sonra Ebu’l Abbâs ordu hazırlayacak ve Emevîlere mensup olan herkesi kılıçtan geçirecekti. Kadın, erkek, çocuk ve yaşlı demeden… Hatta o kadar ileri gitmişti ki Muaviye radiyallâhu anh’ın mezarını açtırarak kemiklerini etrafa saçtırmıştı.
İmâm bu olayları duyunca büyük üzüntüye uğradı. Yapılanlar sadece Emevîlere mensup olan Müslümanlara da değildi. Ehl-i Beyte’de zulüm başlamıştı. İmâma bu acı haberler her geldiğinde mescidinde kendi odasına geçerek sakalları ıslanıncaya kadar ağlıyordu. Çünkü Abbâsîler İmâmı kandırmış ve Emevîler gibi insanlara zulmetmeye devam ediyordu.
Bu sebeple Ebû Hanîfe, Cafer el-Mansur döneminde Hicretin 145. Yılında Muhammed Nefsu’z Zekiye Medine’de kardeşi İbrâhîm Basra’da kıyâm başlattığında onlara destek vermiş ve hutbelerinde onların tarafında olduğu söylemiştir. Ebû Cafer el- Mansur ise Muhammed ve Kardeşi İbrâhîm’in babası Abdullâh’ı hapse attırmış ve hapiste öldürtmüştür. Bu olaylar üzerine Ebû Hanîfe ders halkasında Abbâsîlere karşı gelinmesini halka beyan etmiştir. Nitekim talebesi İmâm Zûfer ona şöyle demiştir:
-“Vallâhi sen bundan (Abbâsîlere karşı tutumundan) vazgeçmeyeceksin. Bizim de dolayısıyla boynumuza ipler takılacak!” [Hatip Bağdadî, Tarih-i Bağdat; Cüz: XII. S.239]

İmâm Malik ise Medine’de Abdullâh oğlu Muhammed Nefsu’z-Zekiyye’ye biat etmeleri için halka fetva veriyordu. Ona:
-“Bizim boynumuzda Mansur’un biatı var’ dediler.
İmâm Mâlik:
-“Siz zor altında bunu vermiştiniz (biat etmiştiniz)” dedi ve halk bunun üzerine Muhammed Nefsu’z-Zekiyye’ye biat ettiler. [İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye: Cilt: X Sayfa: 84]

Fakat zamanın Abbâsî sultanı Ebu Ca’fer el-Mansur’un adamları tarafından kıyam eden Muhammed ve kardeşi İbrâhîm  şehit edilmiştir.
Kıyâmı gerçekleştiren bu iki insanın şehit edilmesi üzerine İmâm Ebû Hanîfe Kûfe’de, İmâm Mâlik Medine’de yönetimi tenkit eden hutbeler vermişlerdir. Bu olaylar tabi ki Ca’fer el-Mansur’un gözünden kaçmamıştır. İmâm Mâlik’i kırbaçlatmış İmâm Ebû Hanîfe’nin derslerine ise gözcüler dikmiştir.
Fakat Ebû Hanîfe buna aldırış etmiyor ve her zaman hak olarak görmüş olduğu görüşü beyan ediyordu. Bu sebeple Mansur ile aralarındaki ilişki günden güne kötüleşiyordu. Cafer el-Mansur’un Ebû Hanîfe’yi şehit etmesine sebep olan olayları maddeler halinde açıklarsak:
a) Hasan b. Kahtabe olayı:
Cafer Mansur ve Ebû Hanîfe’nin aralarının iyice açılmasına sebep olan olaylardan ilki komutanı Hasan b. Kahtabe’nin Basra’ya gitmesini engellemektir.
Hasan b. Kahtabe, Abbâsîlerin önemli komutanlarındandı. Bir çok insanı zâlimce öldürmüş ve haklarına geçmişti. Bir zaman sonra yaptıklarından pişman olmuştur. Bu sebeple Ebû Hanife’nin yanına gitmiş ve tevbe ederse günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağını sormuştur. Aralarında geçen olayı İbn-i Bezzâzî şöyle anlatmaktadır:
-“Benim işim sana malûm, benim için tevbe yolu var mı?
Ebû Hanîfe ona şu cevabı verdi:
-‘Senin yaptıklarına hakikaten nâdim/pişman olduğun Allâh indinde gerçekse, bir Müslümanı öldürmekle kendinin öldürülmesi arasında muhayyer bırakılsan da kendi öldürülmeni tercih etsen ve asla eski yaptıklarına dönmeyeceğine Allâh’a ahid/söz versen ve eğer bunları tutarsan işte senin tevben budur.’
-‘İşte ben de bunu yapacağım ve hiçbir Müslümanı öldürmeyeceğim, Allâh’ıma söz veriyorum.’
Bu, Alî radiyallâhu anh’ın torunlarından İbrahim b. Abdullah’ın ayaklanmasından önce idi. İbrahim isyan edince Mansur ona(Hasan’a) İbrahim’e karşı gitmesini emretti, isyanı bastırmayı ona teklif etti. O da İmam Ebû Hanîfe’ye geldi ve olup biteni anlattı. İmâm da:
-‘İşte senin tevbenin zamanı geldi. Eğer ahdettiklerini yaparsan sen hakiki tevbe yapmış sayılırsın. Yoksa eskiden yaptıklarının hepsinden sorulursun!’ dedi.
O da tevbesinde sebat etti. Hazırlandı, kendisi ölümün kucağına atarcasına Mansur’un yayına girdi ve:
-‘Senin gönderdiğin cihete gitmeyeceğim, eğer senin hakimiyetinde bu yaptıklarım Allâh’a itaat sayılıyorsa, bundan en fazla nasibi olan benim, eğer senin emrinle bu yaptıklarım günahsa, artık yeter. Bu kadarı kâfi.’
Mansur kızdı. Hasan’ın kardeşi Hamid b. Kahtabe orada idi.
-‘Bir seneden beri onun aklında bir bozukluk var, biraz aklını kaçırdı, onun yerine ben gideceğim. Bu şerefe ben ondan daha lâyıkım,’ dedi.
Mansur yanında güvendiği kimselere sordu:
-‘Fukahâ’dan kiminle görüşüp konuşuyor bu?’
-‘Ebû Hanîfe’ye gidip geliyor’ dediler.” [İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı İmâm Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 22]

b) Musul halkı hakkında ki görüşü:
Ebû Hanîfe ile Cafer el-Mansur arasındaki gerilimin artmasına sebep olan olaylardan biride Musul halkı hakkında vermiş olduğu fetvadır. Bu olayın içeriğine İbn-i Bezzâz el-Kerderî’nin kitabından nakledelim:
“Musul halkı Mansur’a karşı isyan etmişti. Halbuki Mansur ile arlarında şöyle bir şart koşmuşlardı: Eğer isyan ederlerse, hükümete karşı gelirlerse kanları ve malları helâl addolunacaktı! Mansur fukahâyı topladı, içlerinde Ebû Hanîfe de bulunuyordu. Onlara dedi ki:
-‘Peygamber Efendimiz: “Mü’minler aralarındaki şartlara riayet ederler” buyurdu, doğru değil mi? Musul halkı bana karşı ayaklanmamayı şart etmişlerdi. Halbuki şimdi benim vâlime isyan ettiler. Şarta göre onların kanları helâl olmuştur.  Hükûmet ne isterse  yapar!’
İçlerinden biri şu cevabı verdi:
-‘Sen onlara elini uzattın. Onlar hakkında sözün makbuldür. Sen onları affedersen, af ehlinden olursan, eğer onları cezalandırırsan onlar bunu da hak etmişlerdir.’
Halîfe Ebû Hanîfe’ye sordu:
-‘Sen ne dersin üstad? Biz Peygamberimiz’in halifesi değil miyiz ve ahd ve eman ülkesinde yaşamıyor muyuz? Verilen sözler tutulmayacak mı?’
Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi:
-‘Onlar malik olmadıkları bir şeyi sana şart koşmuşlar; sen de salâhiyetin olmayan bir şeyi onlara şart etmişsin. Zira Müslümanın kanı ancak üç şeyden biriyle helâl olur. Burada onlar yok. Sen onlara karşı kılıç kullanırsan helâl olmayan bir şeyi yapmış olursun. Allâh’ın koştuğu şartlar riayet olunmaya daha lâyıktır!’
Mansur fukahâya dağılmalarını söyledi. Sonra yalnız Ebû Hanîfe’yi yanına çağırarak:
-‘Üstad, sen sözünde haklısın, bu iş böyledir. Memleketine git, halifenin kadrini küçültecek şeyler söyleme. Haricîler, hükûmete karşı çıkanlar, elini kolunu sallayarak mı gezsinler!” [İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı İmâm Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 17]

c) Mansur’dan gelen hediyeleri geri çevirmesi:
Cafer el-Mansur Ebû Hanîfe’nin Abbâsî hanedanı hakkındaki görüşünü tam olarak anlamaz istiyordu. Acaba düşman mıydı yoksa değil miydi? İşte Mansur bu soruların cevaplarını net olarak almadan ‘doğunun fakihi’ olarak anılan İmâm Ebû Hanîfe’ye ceza vermek istemiyordu. Bu sebeple ona çeşitli hediyeler yolladı fakat İmâm Ebû Hanîfe bu hediyeleri kabul etmedi. Muhammed Ebû Zehra’nın Mekkî’nin Menakıp adlı eserinden naklettiklerine göre bu olay şöyle gerçekleşmiştir:
“Ebû Cafer, Ebû Hanîfe’ye on bin dirhem ve bir cariye hediye olarak gönderdi. Ebû Cafer’in veziri Abdulmelîk b. Humeyd anlayışlı ve iyi görüşlü bir adamdı. Ebû Hanîfe, bu hediyeleri reddedince ona dedi ki:
-‘Yalvarırım, Allâh aşkına bunları kabul et. Emîru’l-Mü’minîn senin aleyhinde bahane kolluyor, sebep arıyor. Eğer hediyeleri kabul etmezsen senin hakkındaki şüpheleri artar, ne olur bunları kabul et!’
Bu ısrarlarına rağmen Ebû Hanîfe yine kabul etmedi. Vezir yine dedi ki:
-‘Parayı ben hediye ve ihsanlar meydanına kaydederim, olur biter. Fakat cariyeyi kabul et. Veya bir özrün varsa söyle kii, onu Emîru’l-Mü’minîn’e arz edeyim.’
Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
-‘Ben ihtiyarladım, kadınlarla işim yok. Elim uzanmayacak bir cariyeyi kabul etmeyi helâl görmem. Emiru’l-Mü’minîn elinden gelen bir cariyeyi satmaya da cüret edemem.” [M. Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Sayfa: 58]

İşte bu rivayetlerden anlaşılıyor ki Mansur fırsat kolluyordu. Ebû Hanîfe’nin bir boşluğunu bulduğunda onu öldürtecekti. Nitekim Basra şehri kurulmaya başladığında ona Basra kadılığı teklif etti. Ebû Hanîfe ise reddetti. Israr etmesine rağmen Ebû Hanîfe kadılığı kabul etmedi. Bunun üzerine Mansur ona Basra şehrinin inşasında tuğla hesaplarını kontrol etme işini verdi.
İbn-i Kesîr ve İbn-i Cerîr et-Taberî ortaklaşa bu olayı şöyle anlatmışlardır:
“Mansur Ebû Hanîfe’ye Bağdat kadılığını teklif etti, o kabul etmedi. Mansur da: Devletten bir vazife almayınca onun peşini bırakmayacağına yemin etti. Bunu duyunca Ebû Hanîfe, Mansur’un yemini yerini bulsun diye Bağdat inşaatında tuğla kontrol işlerini kabul etti.” [İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye; Cilt: X Sayfa: 97]

İleride de göreceğiz ki İmâm Ebû Hanîfe Abbâsîlerin Din’i kendi siyasetlerine alet ettiklerinden dolayı onlardan Dinî hiçbir vazifeyi kabul etmemiştir. Fakat burada canını kurtarmak için Bağdat inşaatıyla alakalı verilen görevi kabul etmiştir. Çünkü kendisi de biliyordu ki eğer kabul etmese canından olacaktı.
Bu olaylardan sonra Mansur artık rahat edemiyordu. Her yerde Ebû Hanîfe’nin verdiği fetvalar konuşuluyor ve iktidarı gidecek diye korkuyordu. Bir an önce bu adamdan kurtulmalı  yada onu yanına alıp etkisizleştirmeliydi. Çünkü Mansur’un kadıları da artık Ebû Hanife’nin arkasından işler yaparak Mansur’u Ebû Hanife’ye karşı kışkırtıyorlardı. Kûfe kadısıyla bir araya gelerek bir plan hazırladılar. Onu Bağdat’ın kadısı yapacaklardı. Yani Abbâsî hanedanının baş kadısı. [Hatip el Bağdadî, Târih-i Bağdad, Cilt: XIII Sayfa: 366]

Çünkü eğer Ebû Hanîfe bu teklifi kabul etmezse, Mansur’un Ebû Hanîfe’ye işkence etmeye kendince hak doğacaktı. Ve halka karşı bir mazereti olacaktı. Madem Ebû Hanîfe halk arasında en büyük âlimdi o zaman devletin baş kadısı olup, bütün mahkemelere o bakması gerekiyordu. Eğer kabul etmiyorsa o zaman devlete karşı düşmandı ve halka karşı iyi niyetli biri değildi. İşte Mansur kendi kendine bunları düşündü ve Ebû Hanîfe’yi bitirmek için bu planın çok iyi olduğunu düşündü.
Kûfe vâlisi İsa b.  Musa Ebû Hanîfe’yi tutuklatıp Bağdat’a yolladı. Mansur Ebû Hanîfe’nin geldiğini duyunca sevindi. Yanında saray komutanları ve âlimleri vardı. Muhâfızlara emir vererek Ebû Hanife’yi içeri almalarını istedi.
“Ebû Hanîfe içeri girdiğince Mansur onu karşıladı ve ona Bağdat kadılığını teklif etti.
Ebû Hanîfe:
-‘Ben bu işe lâyık değilim. Ben: Beyyine davacıya, yemin de davalıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa lâyık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil!’
Bunun üzerine Mansur:
-‘Sen benim hediyelerimi neden kabul etmiyorsun?’ dedi.
Ebû Hanîfe:
-‘Halîfe bana kendi malından bir şey yollamadı ki ben onu kabul etmemiş olayım. Eğer kendi malınızdan hediyeler gönderseniz kabul ederim. Fakat bana gönderdiğiniz hediyelerin hepsi Beytu’l Maldandır. Halbuki Beytu’l Malda benim hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilim ki onda bir hakkım olsun. Elhamdulillâh Beytu’l Maldan yardım alacak kadar fakir de değilim. Böyle olunca bu hediyeleri kabul etmem caiz olmaz. Sizin de bu hediyeleri bana gönderme yetkisine sahip olmamanız gerekir.’
Mansur:
-‘Öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç oldukları zaman sorsunlar,’ dedi. [Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe; Cilt: 1 Sayfa: 215] Ebû Hanîfe kabul etmeyeceğini söyleyince Mansur öfkeyle:
-“Vallâhi bu görevi sana kabul ettireceğim!’ dedi. Bunun üzerine Halîfenin teşrifatçısı Rabi’ Ebû Hanîfe’ye:
-‘Görmüyor musun, Emîru’l-Mü’minîn yemin ediyor?’ dedi.
Ebû Hanîfe:
-‘Emîru’l-Mü’minîn yemininin keffaretini vermeğe benden daha kadirdir.’ dedi ve şöyle devam etti:
-‘Allâh’tan korkun! Kadılığı kabul etsem bile size yaranmak mümkün değil. Sizin aleyhinize olabilecek bir karar verebilirim. Bu durumda sizin gazabınızdan emin olamam. Beni Fırat Nehrinde boğmakla tehdit edersiniz. Boğulurum fakat kararımı geri almam. Sizin ve yönetiminizin zararına da olsa, İslâm’ın doğrularını tahrif edemem. Adaletsiz, haksız bir karara onay veremem. Halbuki siz farklı bir kadı istiyorsunuz. Siz ve etrafınızdakiler, arzu ve keyfinize göre fetvalar verecek kişiler arıyorsunuz. Vallâhi ben bunu yapamam! Buna asla yanaşamam! Bundan ötürü teklifinizi kabul etmem imkan dışıdır.”
Mansur sinirlenerek bağırdı:
-‘Yalan söylüyorsun!’
Ebû Hanîfe:
-‘Herkesin huzurunda bana yalancı dedin. Yani sana göre ben yalancıyım. Bu sözünle gerçek hükmünü verdin. Bir yalancı nasıl Başkadı olabilir?’” [Hatip Bağdadî, a.g.e Cilt: XIII Sayfa: 328, 329]

Mansur Ebû Hanîfe’nin kadılık teklifini kabul etmeyeceğini anlayınca muhafızlarına emrederek onu zindana attırdı.
Artık Ebû Hanîfe için zor günler başlıyordu. Yaşarken Doğunun Fakihi diye anılan bu büyük insan şimdi zalimler tarafından zindana attırılıyordu.
 

10. Şehadeti:              

Ebû Hanîfe’nin şehadetine şahitlik edecek olan hücre; karanlık, soğuk ve rutûbetliydi. Zemin ise rutûbetten çamura dönmüştü neredeyse. Bu nasıl bir zulümdü? 70 yaşına basmış, Doğunun Fakihi diye anılan bir zata bunlar yapılır mıydı? Yapılıyordu işte, saltanatın devam ettirilmesi için yapılan birçok şey gibi…
Fakat Ebû Hanîfe yolundan dönmemeye kararlıydı. Her gün yaşlı vücuduna istisnasız 10 kırbaç vuruluyordu. İmâm artık öleceğini anlamıştı. Ve öleceğini bildiği halde davasından dönmeyi aklından bile geçirmiyordu.
Mansur ise sabırsızlıkla İmâmın görevi kabul etmesini bekliyordu. Nitekim İmâm Ebû Hanîfe’ye zindandayken çeşitli fetvalar yollamış ve bunları hükme bağlamasını istemişti. Fakat İmâm bunu şiddetli bir şekilde reddetmiş ve kırbaçlanmıştı. [İbn-i Bezzâz el-Kerderî, Menâkıb-ı İmâm Ebû Hanîfe; Cilt: 2 Sayfa: 19]

Artık Mansur’un sabrı tükenmişti. Böyle devam ederse İmâm ölecekti. Eğer ölürse halkın iktidara karşı ayaklanacağından korkuyordu. Bir türlü ikna olmuyordu İmâm. Dostları vasıtasıyla da ikna etmeye çalışmıştı, fakat olmamıştı. Ve son bir çözüm buldu; İmâmı zehirletecekti…
Nitekim Davud b. Raşid Vâsîtî diyor ki: “Kadılığı kabul etmesi için Ebû Hanîfe’ye işkence yapılırken gördüm. Her gün zindandan çıkartılır ve on kamçı vurulurdu. Hatta 110 kırbaç bile vuruldu. Ona, kadılığı kabul et, denirdi. O da: ‘Ben buna lâyık değilim’ derdi. Dayak atılırken o yavaşça: ‘Allâh’ım, kudretinle benden onların şerrini uzak kıl!’ diye niyaz ederdi. Kadılığı kabul etmeyeceğini anlayınca onun yemeğine Ağu kattılar ve onu zehirleyerek öldürdüler.” [M. Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Sayfa: 69]

İmâm Ebû Hanîfe’ye işte böyle işkence ediyorlardı. Onun yaşlı vücuduna aldırmadan günlük on bazen 110 kırbaç atıyorlardı. Menakıp kitaplarına bakıldığında onun akşam vakti yemeğine zehir katıldığını göstermektedir. Bunun üzerine İmâm:
-“Ölmek üzereyim! Vasiyetimi yapabilmem için dostlarımı çağırın” demiştir.
Ebû Hanîfe’nin dostları Mansur’un izni ile zindana gitmişler ve İmâmın vasiyetlerini dinlemişlerdir. Ondan nakledilen son sözleri şunlardır:
“Allâh’a şükürler olsun! Zâlimlerin zulmüne ortak olmadım. Onlara taviz vermedim. Alnım ak Rabbime gidiyorum! Günahkârların günahına bulaşmadan…”
“Beni gasbedilmemiş toprak parçasına gömün!” [M. Ebû Zehra, aynı eser, aynı yer]

Ebû Hanîfe şehit olarak bu dünyadan ebedi hayata geçerken takvimler hicretin 150. yılını gösteriyordu. İmâmın vefat haberi Bağdat ve Kûfe’de duyuldu. Bu haber insanlarda büyük bir hüzün meydana getirdi. Cenazesine tam elli bin insan katıldı. Bedeni Hayzeran mezarlığına; İmâmın vasiyeti üzerine devlet tarafından gasbedilmemiş kısmına gömüldü.
İnsanlar onun cenaze namazını kıldıktan sonra Mansur İmâmın mezarının başına gitti cenaze namazını kıldı ve vasiyeti üzerine gasbedilmemiş bir toprağa gömüldüğünü görünce şöyle dedi:
“Diriyken ve ölüyken Ebû Hanîfe hakkında beni kim mazur görür?” [M. Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Sayfa: 70]

O Allâh’a vermiş olduğu sözünü yerine getirdi ve şehidler gibi vefat etti. Allâh onun bu amelini kabul ederek ilmini bereketlendirdi. On üç asır geçmesine rağmen ilminden faydalanıldı ve faydalanılmakta…
Allâh Azze ve Celle’nin selamı ve rahmeti, zâlimlere boyun eğmeyen ve Allâh’ın adaleti dünya üzerinde hüküm sürsün diye canını bu yolda feda eden İmâm Ebû Hanîfe ve onun gibilerin üzerine olsun…

Mustafa bin Sezgin

1435/2014

pdf-2