«
  1. Ana sayfa
  2. Akaid Soruları
  3. İlâh kelimesinin mânâsı ve hakîkati nedir?

İlâh kelimesinin mânâsı ve hakîkati nedir?

Soru: İlâh kelimesinin mânâsı ve hakîkati nedir?

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

İlâh kelimesinin kökü konusunda -ezhâr olan- iki görüş vardır.

Birinci görüşe göre: İlâh kelimesi aslen “ibâdet etmek” anlamına gelen “يَأله-ألَه elehe-ye’lehu”den gelir. Buna göre kelimenin mânâsı: “Ma’bûd/kendisine ibâdet edilen”dir. Diğer görüşe göre: “Hayret etmek, şaşkına dönmek” anlamındaki “يَأله-ألِه elihe-ye’lehu” den gelir.

Mânâsı ise: “Yüceliğiyle, kudretiyle akılları hayrete düşüren” demektir. Bu iki görüşten birinci görüş diğerinden daha kuvvetlidir. Zîrâ birinci görüşe göre, ilâh kelimesi zâten ma’bûd anlamına geldiğinden, isimle müsemma arasında herhangi bir bağlantı sağlamaya gerek yoktur. Buna göre kendisine ibâdet edilen tüm varlıklar, ister hak olsun isterse de bâtıl olsun ibâdet edenler açısından ilâh olmaktadırlar. Zîrâ ifâde edildiği üzere ilâh kelimesi: “Kendisine ibâdet edilen şey” anlamına gelmekte olup, kendisine ibâdet edilen şeyler hakkında kullanılan cins isimdir. [el-Müfredât: 82-83; el-Mevsûatu’l-Akîde: 452; Bak: Câmiu’l-Beyân: 1/122; ed-Dureru’s-Seniyye: 2/327; Meâricu’l-Kabûl: 1/61…]

İmâm İsfehânî rahîmehullâh bunu şöyle ifâde etmiştir: “İlâh lafzı, her türlü ma’bûd (kendisine ibâdet edilen şey) için kullanılan bir isimdir.” [el-İsfehânî, Müfredât: 82.] Meşhûr dilbilimci Zemahşerî ise şöyle demiştir: “İlâh kelimesi adam ve at kelimeleri gibi cins bir isimdir. Bu nedenle ilâh kelimesi ister hak ister bâtıl olsun, kendisine ibâdet edilen herkese ve her şeye isim olabilir. Ancak daha sonraları bu isim sadece gerçek anlamda hak ma’bûd olan Allâh’u Teâlâ için kullanılır olmuştur.” [Zemahşerî, el-Keşşâf: 1/6.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azâb emri gelince, Allâh’ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyânlarını artırdı.” (Hûd: 11/101)

Allâh Azze ve Celle, âyet-i kerîmesinde müşriklerin ibâdet ederek tapındıkları şeylere ilâh demiştir. Müşrikler de tapındıkları bu şeylere “ilâhımız” diyorlar ve ilâh saydıkları bâtıllara ibâdet ediyorlardı… Ancak hak ilâh yani ibâdet olunmaya lâyık olan sadece Allâh Azze ve Celle’dir. Bu itibarla ilâh: “İbâdet edilmeye lâyık olan, bunu hak eden” demektir. Nitekim Şeyh Abdurrahmân bin Hasen rahîmehullâh şöyle demiştir: “İlâh, me’lûh ve ma’bud anlamındadır. İbâdet edilmeye lâyık olan, demektir.” [Abdurrahmân bin Hasen, Fethu’l-Mecîd: 12.]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “İlâh, ilâh edinilendir. İlâh edinilen de ibâdet edilmeyi hak edendir. İlâh demek gönüllerin sonsuz bir sevgi, saygı, iclâl ve ikrâm ile recâ ve havf ile kendisine yöneldiği, tapınıp sığındığı zat demektir… İşte bu hak ilâh, ancak Allâh’tır.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 1/135; 10/249.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu gerçeği şöyle buyurarak beyân etmiştir: “Bu böyledir. Çünkü Allâh hakkın tâ kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise bâtıldır. Şüphesiz Allâh çok yücedir, çok büyüktür.” (Lukmân: 31/30)

“Allâh’u Teâlâ şöyle buyurdu: İki ilâh edinmeyin! O ancak tek ilâhtır.” (Nahl: 16/51)

İmâm İbn Receb rahîmehullâh, şöyle demiştir: “İlâh kendisine itaat edilip, asla isyân edilmeyendir. O’nun heybeti ve azameti büyüktür. O kendisine saygı, sevgi, korku ve umutla bağlanılandır. Kendisine tevvekkül edilen, kendisinden istenilen ve duâ ile yardıma çağrılandır. İşte bütün bunlar ancak Allâh için geçerlidir. Allâh’tan başkasının bu konularda hiçbir hak ve yetkisi yoktur. Kim, bir yaratığı Azîz ve Celîl olan Allâh’a şirk koşar, ilâhlığa gölge düşürürse, işte bu kimse Allâh’tan başka bir varlığa bağlanmış ve ona ibâdet etmiş olur.” [İbn Receb, Kelimetu’l-İhlâs: 23.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “İlâhınız tek ilâhtır. O’ndan başka ibâdete lâyık ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Bakara: 2/163)

İmâm Kurtubî rahîmehullâh âyetin tefsirinde şöyle demiştir: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın ‘O’ndan başka ibâdete lâyık ilâh yoktur’ buyruğu, nefiy ve isbâttır. Bunun başı (olan lâ ilâhe, bâtıl ilâhları reddeden) inkârdır. Sonu ise (illallâh olup) îmândır. Mâ¬nâsı ise: ‘Allâh’tan başka ibâdet edilmeye lâyık kimse (ma’bûd) yoktur’ demektir.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 2/191.]

Alî bin Ebî Tâlib radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allâh’ım melik ancak sensin! Senden başka ibâdete lâyık hiç bir ilâh yoktur. Sen, benim Rabbimsin. Ben de senin kulunum.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (771); Tirmizî (3421)…]

Anlaşılacağın üzere kardeşim, ilâh kelimesi lügatte “kendisine ibâdet edilen şey” mânâsına gelmektedir. Istılâhta yâhut mutlak olarak kullanıldığında ise: “İbâdeti hak eden ma’bûd” mânâsına gelmektedir. O da hiç şüphesiz Allâh Azze ve Celle’dir. Zîrâ O’dur yarattığı her şeyden yüce ve münezzeh olan. O’dur kendisine mutlak itaat edilip isyân edilmeyecek olan. O’dur kendisine saygı, sevgi, korku ve umutla bağlanılan. O’dur kendisine tevvekkül edilen, kendisinden istenilen, sığınılan ve duâ ile yardıma çağrılan… O’dur burada zikredilen ve zikredilmeyen zâhirî ve bâtınî tüm ibâdet çeşitlerini hak eden. Bu sebeble, hiçbir ibâdet O’ndan başkasına yapılamaz. O, birdir; hiçbir eşi ve benzeri, dengi ve misli yoktur.

 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Abdullah Saîd el-Müderris.

1436h./2014m.