«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Himâye talebi dâru’l-harb’te tâğutlara muhâkeme olmanın cevazına delîl olabilir mi?

Himâye talebi dâru’l-harb’te tâğutlara muhâkeme olmanın cevazına delîl olabilir mi?

TÂĞÛTA MUHÂKEMENİN HÜKMÜ HAKKINDA GETİRİLEN ŞÜPHELERE CEVÂBLAR

Şüphe: Himâye talebi dâru’l-harb’te tâğutlara muhâkeme olmanın cevazına delîl olabilir mi?

Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Getirilen bu şüphenin tafsilâtı şöyledir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Taif dönüşünde Mutim bin Adiyy’in himâyesinde Mekke’ye girebilmek için müşriklerin yazılı olmasa da yürürlükte olan bir kanununu ya da örfünü kullandı. Bizde tâğûtların bize tanımış olduğu hakları veya kanunları kullanarak tâğûtların mahkemelerine baş vurabiliriz…”

Kardeşim öncelikli olarak bilmelisin ki! Kanunlar idârî ve şer’î olarak iki kısma ayrılır. Bunun tafsilâtı hakkında Şeyh Şankîtî, şöyle demiştir: “Göklerin ve yerin yaratıcısını inkâr anlamına gelen ve gelmeyen kanunları birbirinden ayırmak gerekir. Kanunlar idârî ve şer’î kanunlar olarak iki kısma ayrılır: İdârî kanundan maksad: İnsânların durumlarını Kur’ân ve Sünnet’e muhâlif olmayacak şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insânlar tarafından konulması câizdir. Sahâbeler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da bunu yapmışlardır. Ömer bin Hattab radîyallâhu anh, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında olmayan bunun gibi idârî birçok kanunlar koymuştur. Misâl olarak: Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kab bin Mâlik ve onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir. Ayrıca Ömer bin Hattab Saffan bin Umeyye’nin evini hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ebû Bekir radîyallâhu anh zamanında  hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm’ a zıt olmayan ve insânların hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şerîata muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak da bunlardandır.

Fakat mirasta erkek ve kızın eşit tutulması, tek hanımla yetinme, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, recim cezâsını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezâsını değiştirmek ve bunun gibi şerîatta bulunan cezâları ortadan kaldırmak ve bu cezâlar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allâh’ın koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allâh’u Teâlâ insânların maslahatını en iyi bilendir. Teşrî konusunda Allâh’u Teâlâ ortaktan münezzehtir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/260.]

Buna göre, İslâm’a zıt olmayan kanunları kullanmak başkadır, İslâm’a zıt ve îmân esasları ile çelişen kanunlara tâbi olmak başkadır. Misâl olarak, içerisinde yaşadığımız coğrafyada tâğût, hayatın birçok alanına kanunlar koymuştur. Bu kanunlarda evde biriken çöpün çöp tenekesine atılması, alınan bir ekmek için dâhi fiş alınması, yolda giderken trafik kural ve kâideleri, çalışma saatleri ve benzerleri bulunmaktadır. Bu kanunlara uyularak hareket edilmesinde Müslüman’ı îmânî yönden tehlikeye sokacak bir durum yoktur. Yani uyulan kanun hakkında İslâm’ın yasaklayıcılığı yoksa bu kanuna uymak -misâlen trafikte kırmızı ışıkta durmak- kişiye îmânî olarak zarar vermez. Aynı şekilde İslâm’ın emrettiği veya yasakladığı bir şeyi tâğût İslâm’a uygun olarak kanunlaştırdığında bunun ile amel eden bir Müslüman, bunu tâğût kanunlaştırdı diye değil, İslâm’da var olduğu için yapar. Bu sebeble tâğûta değil de Allâh’a itaat yani ibâdet etmiş olur. Diğer yandan tâğûtî seçimlerde oy kullanmak veya tâğûtlara askerlik için yaşı gelen erkeğin askere alınması gibi İslâm’a muhalif kanunlara tâbi olmak, kişiyi îmân dairesinden çıkaran bir tutumdur.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” (Enâm: 6/121)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Yani Allâh’ın emrinden ve şerîatından başkasının dediğine saparsanız başkasını O’nun önüne geçirirseniz işte bu şirktir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/295.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Kâfir olanlara itaat ederseniz, sizi gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrâna uğrayanlardan olursunuz.” (Âli İmrân: 3/149)

Şeyh Şankîtî, bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu âyet, yaratıcı olan Allâh’u Teâlâ tarafından gökten inen bir hükümdür. Bu hüküm şöyledir: Rahmân’ın kanunlarına ve şerîatına muhâlif şeytânın hükümlerine tâbi olan kişi, Allâh’a eş koşmuş ve müşrik olmuştur.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/54.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler (şerîat kıldılar/kanun olarak belirlediler)?” (Şûrâ: 42/21)

Şeyh Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bilinmelidir ki beşerî kanunlarla amel edenler, kabul etseler de yüz çevirseler de Allâh’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler câhiliyyenin hükümleridir. Bununla birlikte beşerî kanunlarla amel edenlerin durumu bizden önce yaşamış câhiliyye ehlinin durumundan çok daha kötü, sözleri onlardan daha asılsızdır. Çünkü câhiliyye ehlinin bu konuda kendi içlerinde bir çelişkileri ve tezatları yoktu. Ancak bugün beşerî kanunlarla amel edenler çok büyük bir çelişki içindedirler. Zîrâ onlar bir taraftan Rasûlullâh’ın getirdiklerine îmân ettiklerini iddia ediyorlar diğer taraftan da bu iddialarına muhalif hareket ediyorlar. Onlar bu halleri ile îmân ve küfür arasında bir yol tutmak istiyorlar. Bu gibi kimseler için Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Bu ikisinin (îmânla küfrün) arasında bir yol tutmak istiyorlar. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azâb hazırlamışızdır.’ (Nisâ: 4/150-151)” [Şerhu Tahkîmi’l-Kavânîn: 32 vd.]

Maalesef ki bu konuda ifrat ve tefrit ehli olanlar bulunmaktadır. Bu iki tâifeye kısaca değinirsek:

Birinci tâife ifrat ehlidir. Bunlar kanunları idârî ve şer’î olarak ayırmayan ve hepsinin küfrü gerekli kılıcı olduğuna îtikâd edenlerdir. Onlar, bu inançları ile neredeyse yeryüzündeki tüm tevhîd ehlini tekfîr etmektedirler. Zîrâ -Rabbim kurtarsın- tâğûtî sistemlerde yukarıda ifâde edildiği üzere çöpü çöp tenekesine atmak dâhi kanuna bağlanmış, dışarıya atanlar için ise cezâ belirlenmiştir. Bu bakış açısıyla çöpü çöp tenekesine atanlar, alışverişlerinde fiş alanlar, trafikte kırmızı ışıkta duranlar, bindiği dolmuşta şoförler odasının tayin ettiği ücreti belirlendiği şekilde ödeyenler ve de meşhur görüşleriyle kimlik taşıyanlar îmân dairesinden çıkmışlardır.

İkinci tâife ise tefrit ehli olanlardır. Bunlar da kanunları idârî ve şer’î olarak ikiye ayırmazlar. Ancak onların ifrada kaçanlardan farkı, kanunları idârî ve şer’î ayrımı yapmadan bunlara uymanın Müslümanları îmân dairesinden çıkarmayacağı görüşüdür. Bunlara göre Müslümanlar, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde hakkını savunamayan, kanı ve malı için endişe duyan yani mustazaf bir konumdadırlar. Bu sebeble Müslüman bir kimsenin kayda değer veya değmeyen bir malı çalındığında veya gasp edildiğinde onu kurtarmak için Allâh’ın hükümlerini hiçe sayan, ilâhlığını iddia etmiş tâğûtlara başvurup, içerisinde bulunduğu ihtilâfın çözülmesini istemesi câizdir.     

İfrat ehli içerisinde bulundukları bu görüş sebebiyle -Rabbim bilir- bir gün aynada kendilerini tekfîr ederler, zîrâ etraflarında tekfîr edecek kimseleri kalmayacaktır. Bu daraltanların kaçınılmaz sonudur. Tefrit ehli olanlar ise, küfür olan ve olmayan kanunları birbirinden ayırmadıkları için akîdede verdikleri tâvizler hasebiyle, zamanla hiçbir tevhîdi öğeleri kalmayacak olanlardır. Bu da genişletenlerin kaçınılmaz sonudur. Rabbim ümmete -dâvetiyle icâbetiyle- sahîh akîdeyi nasip etsin.

Bundan sonra: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Taif dönüşünde Mekke’ye girmek için kullandığı himâye hakkı veya kanunu idârî midir, yoksa şer’î midir? İslâm’da bunun yeri var mıdır? Sorularının cevâblanması gerekir ki, bunu kendisine delîl alarak, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde tâğûtlardan hüküm istenebileceğine kanaât belirten bir kimsenin içerisinde bulunduğu durum belli olsun.

Himâye veya nusra talebi, adına ne denirse densin, bunun İslâm’daki karşılığı “emân” dır. Emân en kısa tarifle: “Güvence vermektir.” [Bak: “E-m-n” Maddesi: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Firûzâbâdî, el-Kâmû-su’l-Muhît; Zebidî, Tâcu’l-Arûs… ]

 Bunun şartları yani kimlerin vereceği ve kimlere verilebileceği ilgili kitâblarda geçmektedir…

Şimdi nasıl olurda aslı İslâm’da olan ve Allâh’ın kanunlarına muhalif olmayan bir uygulamayı, İslâm’a muhalif,  akîdeyi ve fıkhı yerinden oynatacak kanunlarla bir tutabiliriz? Nasıl olurda îmânı bozan küfrî bir kanunu, İslâm’da yeri olan bir uygulamayı tâğutun kanunlaştırmasına kıyas ederek, küfür olan bir şeyi küfür olmayan bir şeye kıyas edebiliriz? Rabbim farukî bir akıl versin. 

İslâm’da var olan emân hakkını bugün birçok devlet, vize adı altında uygulamakta ve ülkesine giren yabancıları koru-maktadır. Bu kanunu kullanarak seyahat eden bir Müslüman için bunun -İslâm’a ters getirileri olmadığı sürece- îmânî yönden bir sakıncası yoktur.

Ancak İslâm Dîni, hakkı kaybolan ve herhangi bir sebebten ötürü ihtilâf içinde olan kimselere, reddetmekle emrolunduğu tâğûta müracaat ederek muhâkeme olma, ondan hüküm isteme serbestliği tanımamıştır. Zîrâ tâğûtu reddetmek îmânın şartıdır. Hüküm verme hakkını Allâh’a has kılmak ve hükmü ondan taleb etmek ise tevhîddir. Allâh’a îmân edipte hükmü Allâh’ın dışındakilerde aramak, kişiyi İslâm Milleti’nden çıkaran şirk-i kebir’dir. Aksini iddia eden bir kimsenin, bizim yaptığımız üzere Kitâb’tan ve Sünnet’ten konu hakkında delîl olabilecek nassları(!) getirmesi gerekir. “De ki eğer doğru söylüyorsanız delîllerinizi getirin.” (Bakara: 2/111)

Sonuç olarak kardeşim tevhîd ehli, kanunları, ifâde olunduğu üzere ikiye ayırır, İslâm’ın kabul etmediği kanunlar kimden ve de nereden gelirse gelsin, reddederler. Îmânın ve sahîh fıkhın gereği olarak Allâh’ın Kitâbı’na ve Rasûlullâh’ın Sünneti’ne yapışır, bu ikisinin önüne hiçbir kimseyi veya hiçbir şeyi geçirmezler. Onlar için Kitâb ve Sünnet üzere oldukları sürece azlık veya çokluk önemli değildir. Zîrâ mühim olan Allâh’ın îmân olarak ifâde ettiklerini kabul ederek bunları zedeleyecek bir hal üzere olmamaktır. Onlar, tâğûtun reddini onun tüm cüzlerine varıncaya kadar gerçekleştirerek tevhîdi isbât ederler.  

Şeyh Şankîtî, konumuzla alâkalı olarak yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın ‘O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez’ (Kehf: 18/26) âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki: Allâh’ın kanunları dışındaki kanun koyanlara tâbi olanlar Allâh’u Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır. Nitekim bu mefhumu açıklayan birçok âyet vardır. Misâl olarak şeytâna ve kendi hevalarına göre kanun koyarak, haram olan ölü hayvan etini ‘Allâh öldürmüştür’ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Üzerine Allâh’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fâsıklıktır. Bir de şeytânlar kendi dostlarına sizinle mücâdele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Eğer onlara (müşriklere) itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.’ (Enâm: 6/121)

Bu âyette Allâh’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara itaat etmenin şirk olduğu sarih yani apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk Allâh’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir. Ve aşağıdaki âyetlerde geçen ‘Şeytâna ibâdet etmeyin’ sözünden maksad da budur. Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor:

‘Ey Âdemoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytâna değil, yalnız bana ibâdet edin,  dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?’ (Yasin: 60-61)

‘Ey babacığım! Şeytâna ibâdet etme. Çünkü şeytân Rahmân’a isyân etmiştir.’ (Meryem: 19/44) ‘Onlar Allâh’ı bırakarak dişilere (Lat, Uzza, Menat gibi dişi saydıkları putlarına) ibâdet ediyorlar. Hâlbuki onlar ancak azgın bir şeytâna ibâdet ediyorlar.’ (Nisâ: 4/117)

Bu âyetlerde geçen ‘Şeytâna ibâdet’ten maksad: Kur’ân ve Sünnet’e zıt olan kanunlara tâbi olarak şeytâna ibâdet edilmesidir. Bu yüzden Allâh’u Teâlâ haramları süsleyenlere itaat edenlerin onların ortakları olduklarını şöyle belirtiyor:

‘Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dînlerini karmakarışık kılmak için. Eğer Allâh dileseydi bunu yapmazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.’ (Enâm: 6/137)

‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğuta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’ (Nisâ: 4/60)

Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki: Şeytânın dostları vâsıtası ile koydurduğu, İslâm Şerîatı’na muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından an­cak onlar gibi Allâh’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259.]

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.