«
  1. Ana sayfa
  2. FIKIH
  3. Hicâb & Mü’min Kadının Örtüsü

Hicâb & Mü’min Kadının Örtüsü

Mukaddime:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:

Allâh sana rahmet etsin kardeşim bilmelisin ki! Bütün mü’min kadınların bedenlerinin tamâmını örten ve yabancılara karşı kendilerini koruyan şer’î hicâba uymaları Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile farzdır. İffetli ve takvâlı hiçbir kadının bundan yüz çevirmesi asla düşünülemez. Zîrâ bu emir yerine getirilmeden zînânın, ahlaksızlığın, kalb katılığının ve şeytân yoldaşlığının önüne geçilemez.

Hicâbın Tanımı:

Hicâb, lügatte “örtmek ve engel koymak” gibi anlamlara gelir. Istılâhta ise “Hicâb: Kadının -yüzü de dâhil olmak üzere- tüm bedenini ve ziynetini örtmesidir.” Hicâb, yabancıların kendisini ve ziynetlerini görmemesi için kadının tâm olarak örtünmesi, onlar ile kendisi arasına hakîki bir engel koymasıdır.

Hicâbın Keyfiyeti:

Hicâb, ifâde olunduğu üzere kadının tüm bedenini örtmesi ve yabancıların görmesinden engellemesidir. Bu da “hımârlarını yakalarının üzerine salsınlar” [en-Nûr: 24/31] âyetiyle ifâde edilen başörtüsüyle ve “cilbâblarını üzerlerine giysinler” [el-Ahzâb: 33/59] âyetinde belirtilen dış giysi ile olur.

Hımâr: Kadının kendisiyle başını, anlını yüzünü ve boynunu örttüğü başörtüsüdür. Bu örtünün kadının yüzünü, omuzlarını ve göğsünü örtecek nitelikte olması şarttır. Nitekim İmâm İbn Hacer rahîmehullâh şöyle demiştir: “Hımâr: Kadının yüzünü örttüğü örtüdür.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 10/48. ]

Cilbâb: Kadının başından ayağına kadar tüm bedenini ziynetleriyle beraber kendisiyle örtündüğü şeydir. Bu çarşaf olabileceği gibi ferace de olabilir.  Nitekim Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir: “(الْخِمَار Hımârın çoğulu)الْخُمُر  Humur: Başı, yüzü ve boynu örten örtülerdir. (الْجِلْبَاب Cilbâbın çoğulu) الْجَلَابِيب  Celâbib: Baş üzerinden sarkıtılan elbisedir. Onu giyenin vücudundan gözleri dışında hiçbir yeri görünmez.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 22/147.]

Hımâr ve cilbâb ile emredilen hicâb tamâm olur. Buna göre mü’min bir kadının hicâbında bulunması gerekli şartlar şöyledir:

1. Yüz de dâhil olmak üzere baştan ayağa kadar vücudun tümünü örtmeli, herhangi bir yerini açıkta bırakmamalıdır.

2. İçini göstermeyecek şekilde kalın olmalı, ince ve şeffaf olmamalıdır.

3. Vücudun üzerinde serbestçe durmalı, vücuda yapışma özelliği bulunmamalıdır.

4. Bol ve dökümlü olmalı, vücut hatlarını belli edecek şekilde dar olmamalıdır.

5. Sade ve ziynetsiz olmalı, dikkatleri üzerine çekecek şekilde işlemeli ve renkli olmamalıdır.

İşte bu şartlar, mü’min bir kadının hicâbında bulunması gerekli olan özelliklerdir. Bu şartları taşımayan örtüler ile örtünmek, Allâh Azze ve Celle’nin emrettiği hicâba uymak değildir. Nefsin arzularına ve şeytânın dürtülerine tabi olmaktır. Bu noktada uyanık olmak ve Allâh’ın istediğine boyun eğmek kalbte yer etmiş olan îmânının bir göstergesidir.

Hicâb’ın Farziyetine Dair Kur’ân ve Sünnet’ten Delîller:

Bilmesin ki! Hicâbın farziyetine dair Kur’ân ve Sünnet’te birçok delîller bulunmaktadır. Burada onlardan birkaçını ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bunlar hakkındaki kavillerini zikredeceğim. Böylelikle gönüller Kur’ân ve Sünnet’in nuruyla itminan bulsun.

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Nebî’nin evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Nebî’yi rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allâh ise gerçeği söylemekten çekinmez. Nebî’nin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir. Allâh’ın Rasûlü’ne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allâh katında büyük bir günahtır.” [el-Ahzâb: 33/53]

Bu âyet, mü’minlerin annelerine ve hanımlarına hicâbın farz oluşuyla ilgili olarak inen ilk ayettir. Bu sebeble hicâb âyeti olarak bilinir. Nüzul sebebiyle alakalı olarak Ömer radîyallâhu anh şöyle demiştir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ‘Ey Allâh’ın Rasûlü hanımlarına söylesen de örtünseler. Zîrâ hem iyi hem de kötü insânlar onlarla konuşuyor’ dedim. Bunun üzerine Allâh’u Teâlâ bu buyruğunu indirdi.” [Buhârî, es-Sahîh: 1/89 (402)]

Bu âyetin nâzil olmasıyla birlikte Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashâbı kirâm, yabancı erkeklerin hanımlarının yanına girmelerini engellediler. Hanımlarına ihtiyaç için evden çıktıklarında tâm bir hicâb ile örtmelerini emrettiler. Onlar da Allâh’ın kendilerine farz kıldığı hicâb emrine itaat ederek örtündüler. İşte bu, kıyâmet gününe kadar tüm mü’min kadınlar üzerine Allâh’ın muhkem bir emridir. Âyetin tefsîrinde İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âyetin: ‘Bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin’ buyruğundan maksat: Sizi onların yanına girmekten men ettiğim gibi onlara doğrudan bakmayın. Eğer birinizin ihtiyacı olur da size vermesini isterse ona bakmasın. İhtiyacını perde arkasından istesin.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 6/30.]

“Böyle davranmanız hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir” buyruğu ise az önce geçen “perde arkasından isteyin” buyruğundaki hicâbı farz kılmanın gerekçesidir. Bunu, ima ve dikkat çekme yoluyla ortaya koymaktadır. Buradaki sebeb genel olduğundan ötürü hüküm de geneldir. Çünkü erkek ve kadınların kalblerinin temizliği ve şüphelerden uzak oluşu tüm Müslümanlardan istenen bir şeydir. Dolayısıyla hicâbın tüm mü’min kadınlar için farz oluşu, mü’minlerin annelerinden daha önceliklidir. Zîrâ onlar, her türlü eksiltici özelliklilerden ve alçaltıcı kusurlardan beridirler.

Allâh Azze ve Celle başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey Nebî! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki: Cilbâblarını üzerlerine giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Allâh bağışlayandır, merhamet edendir.” [el-Ahzâb: 33/59]

Allâh Azze ve Celle bu âyeti kerîmesinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e hicâb emrini bildirmesi için: “Ey Nebî! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki…” buyurarak hicâbı açık olarak emretmiştir. Buna dair İmâm Suyûtî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bu hicâb âyeti kadınlar hakkındadır. Bu âyette onların baş ve yüzlerini örtmelerinin farz olduğu hükmü belirtilmektedir.” [Suyûtî, el-İklîl fî İstinbâti’t-Tenzîl: 214. ]

Allâh Azze ve Celle’nin âyette Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in hanımlarını ve kızlarını ilk olarak zikretmesi, onların şerefleri ve bu tesettürün diğer kadınlara nisbetle onlar hakkında daha kesin ve ileri oluşundandır. Sonra bu emir, umûmileştirilerek tüm Müslüman hanımlar için hicâbın farz olduğunu, onların câhiliye kadınları gibi açık saçık giyinmekten men edildiklerini ve yüzleri de dâhil olmak üzere tüm bedenlerini yabancıların görmesinden korumaları gereğini sarahaten ortaya koymaktadır. Nitekim İbn Abbas radîyallâhu anh şöyle demiştir: “Hür kadınlar da cariyeler gibi giyiniyordu. Bunun üzerine Allâh mü’minlerin kadınlarına cilbâblarıyla kaşlarının üstüne kadar olan bölümü örtmelerini emretti.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân: 20/325.]

İmâm Katade rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Allâh Azze ve Celle, kadınlara dışarı çıktıklarında kaşları üzerine peçelerini örtmelerini emrediyor.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân: 10/331.]

Allâh Azze ve Celle: “Cilbâblarını üzerlerine giysinler” buyruğu ile kadınların ihtiyaç için dışarı çıktıklarında cilbâblarını giymelerini emretmektedir. Bu onlar için kıyâmete kadar kalacak olan muhkem bir farzdır. Buradaki cilbâbdan maksadın kadının tüm bedenini örten dış elbisesi olduğu daha önce geçmişti. Kadın sahâbelerden Ümmü Seleme radîyallâhu anhâ şöyle demiştir: “Bu âyet nâzil olunca, ensâr kadınları,  üzerlerine de (dikkat çekmemeye en elverişli olduğu için) siyah elbiseleri olduğu halde dışarı çıktıklarında vakarlarından adeta başlarının üzerinde kargalar varmış gibi sükûnet içinde oldular.” [Ebû Dâvud, es-Sünen: 4/61 (4101); İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 6/425.]

İbn Abbâs radîyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Allâh, mü’minlerin kadınlarına, bir ihtiyaçları için evlerinden çıktıklarında, başlarının üzerinden örtecekleri örtüleriyle yüzlerini örtmelerini ve sadece bir gözlerini açmalarını emretmektedir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 6/425.]

“Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur” buyruğundaki illet, âyetin hemen öncesindeki “cilbâblarını üzerlerine giysinler” buyruğundaki emir ile alakalıdır. Bunun böyle olması, yüzün örtülmesinin farziyetini öncelikle gerektiren bir durumdur. Çünkü yüzün örtülmesi iffetli kadınların bilinip de herhangi bir eziyete maruz kalmamaları için bir alâmettir. Diğer taraftan yüzünü örten bir kadından bedeninin geri kalan bölümünü açması da asla beklenemez. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir: “Hicâb âyetinden önce kadınlar cilbâbsız olarak çıkıyorlardı. Elleri ve yüzlerini erkekler görüyorlardı. O sıralarda yüzünü ve ellerini açması câiz olduğundan bunlara bakmak da câizdi. Allâh Azze ve Celle hicâb âyetini (Ahzâb 59.) indirince kadınlar erkeklere karşı (ellerini ve yüzlerini) örtündü.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 22/110. ]

Allâh Azze ve Celle diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden görünen hariç ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allâh’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felâh bulursunuz (kurtuluşa erersiniz).” [en-Nûr: 24/31]

Allâh Azze ve Celle, bu âyet-i kerîmesinde: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar” buyurarak tekid yoluyla özellikle kadınlara hitâb etmiş, onların gözlerini ve ırzlarını korumalarını emrederek câhiliye kadınlarının yaptıklarından uzak durmalarını istemiştir. Âyetin tefsirinde İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bu, Allâh’u Teâlâ’nın mü’min kadınlara bir emri, mü’min kulları olan kocaları için onları bir kıskanma, câhiliye devri   kadınlarının   sıfatlarından ve müşrik kadınların yaptıklarından onları ayırmasıdır.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 6/41.]

Âyette sıralama itibariyle ilk olarak gözlerin korunmasının istenmesi, görmenin kalbin yol göstericisi olması dolayısıyladır. İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “İşte bundan dolayı Allâh, mü’min erkeklere ve kadınlara helâl olmayan şeylere bakmaktan gözlerini sakınmalarını emretmiştir. Ne erkeğin kadına bakması helâl olur, ne de kadının erkeğe bakması. Çünkü kadının er­keğe ilgisi, erkeğin ona ilgisi gibidir. Erkek kadına ne maksatla bakıyorsa, kadın da aynı maksatla ona bakar.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 12/227.]

Allâh Azze ve Celle: “Kendiliğinden görünen hariç ziynetlerini göstermesinler” buyruğu ile mü’min kadınlara kendiliğinden görülenleri istisnâ ederek ziynetlerini yabancılara asla göstermemelerini emretmektedir. Ziynet, zâhir ve bâtın yani açık ve gizli olmak üzere iki kısma ayrılır. Zâhir ziynet, kadın için herkesin görmesi mubah olan dış elbisesi olup, âyetteki “kendiliğinden görünen hariç” buyruğuyla ifâde olunandır. Zîrâ kadının dışarıda giydiği elbiseyi gizlemesi mümkün değildir. Buna kasıtsız olarak, bilinç dışı yahut bir zarûret sebebiyle açılanlar da dâhildir. Kadın bundan dolayı sorumlu olmaz. İşte bu, kadının kastı olmadan rüzgârın açtığı elbisesi, nikâh talep edene açmasına izin verilen veya tedavi zarûreti sebebiyle açtığı ziynetidir. İmâm Beydâvî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Eller ve yüzün  (örtülmesi gerekli olan yerlerden) istisnâ edilmesi, namaz içinde avret olmadığındandır. Yoksa bakma bakımından hür kadının tüm vücudu avrettir. Kocası ile mahremlerinden başkası, tedavi ve şâhitlik gibi zarûretler dışında onun hiçbir yerine bakamaz.” [Beydâvî: Envâru’t-Tenzîl: 4/104.]

Bâtın ziynet ise “ziynetlerini göstermesinler” buyruğuyla ifâde olunandır. Yaratılıştan gelen ve sonradan kazanılan olmak üzere iki kısımdır. Yaratılıştan gelen ziynet kadının yüzüdür. Ziynetin aslını, yaratılışın güzelliğini ve hayati­yetin manasını o ifâde eder. Çünkü pek çok menfaat ve ilim edinme yolla­rı yüzde toplanmıştır. Sonradan kazanılan ise kadının kendi hilkatini güzelleştirmek için giriştiği çaba­lar sonucu ortaya çıkandır. Ev içi giyilen elbiseler, bi­lezik, yüzük ve küpe gibi ziynet eşyaları ve sürme ve kına gibi yüz ve ellerine süründüğü şeylerdir. Kadının bunları yabancılara göstermesi haramdır. Nitekim İbn Mesud radîyallâhu anh şöyle demiştir: “Ziynet iki türlüdür. Zâhir ziynet ve sadece kocasının görebileceği bâtın ziynet. Zâhir ziynet: Arab kadınlarının giymeyi âdet edindikleri elbiseleri üzerine giydikleri örtüler ile elbiselerdir. Gizli ziynet ise kocasından başkasına göstermesi câiz olmayan; sürme, yüzük, bilezik gibi şeylerdir.” [Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr: 6/179.]

“Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” buyruğu ile başörtüsünün baştan sarkıtılarak omuzların ve göğüs kısmının örtülmesi istenmiştir. Zîrâ kadınlar o dönemde başlarını örttükleri takdirde başörtülerini sırtlarının arka tarafına salarlardı. Böylelikle boyun ve göğüs kısım­ları ve kulakları da örtülmeksizin açıkta kalırdı. İşte Allâh Azze ve Celle bunu yasaklayarak kadınların başörtülerini yakalarının üzerine indirmelerini emretmiştir. Mü’minlerin annesi Âişe radîyallâhu anhâ şöyle demiştir: “Vallâhî Allâh’ın Kitâb’ına inanmakta ve indirilene îmân etmede Ensâr kadınlarından daha üstününü görmedim. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ âyeti indiği zaman erkekler evlerine döndüler ve bu âyeti okudular. Her kişi bu âyeti karısına, kızına, kardeşine ve akrabalarına okuyorlardı. Onlardan Allâh’ın indirmiş olduğu Kitâb’a îmân edip tasdik etmiş olan hiçbir kadın yok ki mutlaka giysilerini örtündü. Onlar sabah namazında örtülü bir şekilde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in arkasındaydılar. Sanki başlarının üzerinde kargalar vardı.” [Ebû Dâvud, es-Sünen: 4/61 (4101); Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr: 6/181.] Burada “başlarının üzerinde kargalar vardı” sözü ile kast edilen, onların örtülerin siyah kıldan olmasıdır. Bu sebeble başları üzerinde sanki kargalar varmış gibi göründüler. Elbiselerini siyahtan seçmeleri ise gösterişe ve dikkat çekmeye en uzak renk olmasındandır.

Şeyh Şankîtî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âişe radîyallâhu anhâ bilgisi, anlayışı ve takvası ile birlikte, o kadınlardan böyle büyük bir övgüyle söz etmekte ve Allâh’u Teâlâ’nın Kitabı’nı onlardan daha çok tasdik eden, indirilen buyruklara onlardan daha çok îmân eden kimse görmediğini açıkça ifâde etmektedir. İşte bu, onları Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ buyruğundan yüzlerini de örtmeleri gerektiğini anladıklarına açık bir delîl olduğu gibi; bu anlayışlarının Allâh’u Teâlâ’nın Kitabı’nı tasdik etmenin, onun indirdiği buyruklarına îmân etmenin, bir neticesi olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu kadınların erkeklere karşı hicâba bürünmelerinin yüzlerini örtmelerinin, Allâh’u Teâlâ’nın Kitabı’nı tasdik etmek ve indirdiği buyruklarına îmân etmek demek olduğu da açık bir ifâdedir. İlme müntesip bazı kimselerin kalkıp Kitâb ve Sünnet’te kadının yabancılara karşı yüzünü örtmesine delîl teşkil edecek herhangi bir hususun vârid olmadığını söylemeleri gerçekten hayret vericidir. Hâlbuki ashâb kadınları, bu işi Allâh’u Teâlâ’nın buyruklarına îmân ederek Kitâbı’nda indirmiş olduğu emre uyarak yaptılar. Ve bu, görüldüğü üzere bütün Müslüman hanımlarının hicâba bürünmeleri gereği hususunda en büyük ve en açık delîllerdendir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 6/250. ]

Burada geçen الْخُمُر başörtüleri” kelimesi, الْخِمَار  kelimesinin çoğuludur. Hımârın “kadının kendisiyle başını, anlını yüzünü ve boynunu örttüğü şey” olduğu ve şartları daha önce geçmişti.

“Ziynetlerini kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler” buyruğu ile kadınların yabancı erkeklerden bâtını ziynetlerini korumaları emredilmiştir. Kadının bu emre uyması farz, terk etmesi ise açık bir haramdır. Burada zikredilenlerden koca, karısının tüm bedenine herhangi bir kayıt ve şart olmaksızın bakabilir. Diğerleri ise bilinen şart ve kayıtlara tabidirler.

“Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” buyruğu ile kadınların taktıkları halhal gibi ziynetlerin seslerini işittirmemeleri emredilmiştir. Nitekim İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Kadın yürüdüğü vakit ayağındaki halhalların sesleri işitilme­sin diye ayağını yere vurarak yürümez. Çünkü ziynetin sesini işittirmek, tıp­kı onu açıkça göstermek gibidir. Hatta daha da ileridir, oysa maksat tesettür­dür.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâm: 12/237. ]

Abdullâh İbn Mesud radîyallâhu anh’dan rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kadın avrettir. O dışarı çıktı mı şeytan onu kendisine yakınlaştırır. Kadının rabbine en yakın olduğu hal, evinin içerisinde bulunduğu zamandır.” [Tirmizî (1173); İbn Hibbân (5598)…]

İmâm Tirmizî ve İmâm İbn Hibbân’ın sahîh olarak rivâyet ettikleri bu hadîs-i şerifte kadın, yabancılar için tüm bedeniyle avret olarak ifâde olunmuştur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu sözü, kadının tüm bedenini yabancılardan örtmesi gereği hakkında açık bir delîldir. Zîrâ avret ismi verilen şeyin örtülmesi gereği hakkında hiçbir ihtilaf söz konusu değildir. Bu sebeble Ebû Bekir Abdurrahmân bin Haris ve İmâm Ahmed şöyle demişlerdir: “Kadın tırnağına kadar avrettir.” [Ahmed Bin Hanbel, Ahkâmu’n-Nisâ: 31; İbn Abdilber, İstiskâr: 2/201. ]

Âişe radîyallâhu anhâ’dan rivâyet olunduğuna göre o, şöyle demiştir: “Bizler Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte ihramda bulunuyor iken kafileler yanımızdan geçip giderdi. Bizim hizamıza geldiklerinde bizden herhangi bir kadın cilbâbını başından yüzü üzerine sarkıtırdı, yanımızdan geçip gittiler mi onu açardık.” [Ebû Dâvud (1833); Ahmed (24021)…]

İmâm Ebû Dâvud ve İmâm Ahmed’in sahîh olarak rivâyet ettikleri bu hadîs-i şerifte ise kadınların yabancılara karşı yüzleri de dâhil olmak üzere örtünmeleri gereği hakkında açık bir delîldir. Nitekim Âişe radîyallâhu anhâ ve beraberindeki hanım sahâbeler, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte ihrama girmişler ve ihramlıyken dahi yabancı erkekler karşısında örtünmüşlerdir. Yabancı erkek olmadığında ise yüzlerini açmışlardır. Bunun sebebi ise aslî olan hükmü uygulamalarıdır. Bu hüküm ise hicâbın farz olduğudur. Esmâ binti Ebû Bekir radîyallâhu anhâ da şöyle demiştir: “Bizler erkeklere karşı yüzlerimizi örterdik. Bundan önce de ihramlı iken saçlarımızı tarardık.” [İbn Huzeyme, es-Sahîh: 2/1276 (2690)]

Yine Âişe radîyallâhu anhâ’dan rivâyet olunduğuna göre, o, şöyle demiştir: “Allâh ilk muhâcirlerin hanımlarına rahmet eylesin. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ âyeti nâzil olunca çarşaflarını yarıp onunla örtündüler.” [Buhârî (4759); Ebû Dâvud (4102)…]

İmâm Buhârî ve İmâm Ebû Dâvud’un sahîh olarak rivâyet ettikleri bu hadîs-i şerif de zikrettiğimiz şekilde hicâbın farz olduğu hakkında açık bir delîldir. Nitekim İmâm İbn Hacer rahîmehullâh şöyle demiştir: “Buradaki ‘onunla örtündüler’ lafzı ‘yüzlerini örttüler’ anlamındadır.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 10/48.]

Şeyh Şankıtî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Bu sahîh hadîs burada sözü geçen sahâbe hanımlarının Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ buyruğundan yüzlerini de örtmeleri gerektirdiği manasını çıkartmış oldukları hususunda açık bir delîldir. Bunun için örtülerini yarmış (onlara yaka yapmış) ve böylece başlarını örtmüşlerdir. Yani o örtüleriyle Allâh’u Teâlâ’nın yüzlerini de örtmelerini gerektiren ‘başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ buyruğundaki emrine uyarak yüzlerini de örtmüşlerdir. Böylelikle insaflı bir kimse kesin olarak şunu anlar: Kadının erkeklere karşı hicâba bürünmesi ve yüzünü onlara karşı örtmesi, Allâh’u Teâlâ’nın Kitâbı’nı açıklayıcı durumdaki sahîh sünnette sâbit bir husustur. Âişe radîyallâhu anhâ Allâh’u Teâlâ’nın Kitabı’ndaki emirlere uymak için ellerini çabuk tutan o kadınlardan övgüyle söz etmiştir. Bilindiği gibi onlar Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ buyruğundan yüzlerin de örtülmesi anlamını, ancak Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den öğrenmişlerdir. Çünkü Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem aralarında bulunuyor ve onlar ona dinleri ile ilgili içinden çıkamadıkları her hususa dair soru soruyorlardı. Allâh’u Teâlâ da: ‘İnsânlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın diye sana da bu zikri indirdik’ [en-Nahl: 16/44] buyurmaktadır. Dolayısıyla onların kendiliklerinden bu buyruğu böylece açıklamalarına imkân yoktur.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 6/250. ]

Hâtime:

İfâde olunduğu üzere zikredilen şartlara haiz olan hicâb, tüm mü’min kadınlar için kıyâmete kadar muhkem bir farzdır. Zikredilen delîllerin açık delâletiyle yüz de buna dâhildir. Zamanımızdaki gibi fitnelerin ayyuka çıktığı ve zinanın sokaklara yayıldığı bir ortamda Ehl-i Sünnet imâmları arasında yüzün de örtülmesinin hükmü hakkında hiçbir ihtilaf söz konusu dahi değildir. Hanefi imâmları da dâhil olmak üzere hiçbir Ehl-i Sünnet âliminin genç bir kadının fitne ortamında yüzünü açabileceğine dair fetvâsı yoktur. Bu sebeble tüm mü’min kadınların Allâh’ın hicâb emrine tabi olarak yüzleri de dâhil olmak üzere tüm bedenlerini yabancı erkeklerin görmelerinden korumaları, terki büyük ve ağır bir azâbı gerektiren farzdır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

1438 h. / 2017 m.

İktibas Yapacakların Dikkatine!