«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Hanîf Mefhûmu

Hanîf Mefhûmu

makaleHANÎF MEFHÛMU

Osman et-Tâlib

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hanîf, sözlükte; “hanef” masdarından bir sıfattır. Hanef, dalaletten doğruluğa, çarpıklıktan düzgünlüğe meyletmek demektir. Nitekim doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığa meyletmeye de “cim” harfi ile “cenef” denir. Şu halde hanîfin asıl mefhumu; eğriliği bırakıp, doğrusuna giden demektir. Bu mefhum ile örfte İbrahim aleyhisselamın milletine isim olmuştur ki; batıl din ve batıl ilahlardan kaçınıp yalnız bir olan Allah’a eğilen “Müvahhid” demektir. Hanîf’in çoğulu ise Hunefâdır.

Bazı Müfessirler, haniflerin ‘hacılar, sünnetli olanlar, annenin ve mahremlerin nikahını haram tanıyanlar, namazda kıbleye yönelenler, İbrahim aleyhisselamın dinine uyanlar’ anlamlarına geldiğini yazmışlardır. Bunlardan başka Ebu Kilâbe’ye göre: “Peygamberleri arasında hiç birini ayırt etmeyiz” (Bakara: 285) âyetinin işaretiyle peygamberlerin hepsine iman edenler anlamına gelir. Dinin hepsini bir araya toplayanlar diye de tarif edilmiştir ki, bu son iki tarif, birbirine yakındır. Ancak, bu tariflerin çoğu mefhumu ile değil, bazı özel durumlarda tarif edildiği için tam bir tarif değildir.

İslam ıstılahında ise genel olarak: Bütün bâtıl akidelerden İslam’a meyletmektir.

Kur’an-ı Kerimde ‘hanîf‘ ile ilgili bazı ayetlere bakacak olursak:

Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde:

“İbrahim ne bir Yahudî, ne bir Hristiyandır. Fakat o Allah’ı tanıyan (Hanif) dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi” (Al-i İmran: 67).

Buyurarak başka birkaç ayette daha olduğu gibi hanifliğin en güzel misallerinden İbrahim aleyhisselamın hanifliğini beyan etmiş ve O’nu, dolayısıyla da tüm O’nun yolunu takip eden hanifleri övmüştür.

Burada ‘İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hristiyandır’ buyurulduğu gibi yine Bakara suresi 135. ayetinde de Yahudi ve Hristiyanlıktan ve ehli kitabın hasletlerinden beri olduğunun beyanı ve Yahudi ve Hristiyanların İbrahim aleyhisselamın kendi dinlerinden olduğu iddialarına da bir cevap teşkil ettiği anlaşılıyor. Zira O, azabı hak edecek ve dalaleti taşıyacak herhangi bir amel işlememiştir. ‘Fakat O Allah’ı tanıyan’ O’nu tanımış olmakla da rabbi olan Allah Subhânehû ve Teâlâ’dan gayrısını rahatlıkla ayırt edip reddedebilecek bir yapıya sahipti. O’ndan gayrisini tam bir teslimiyetle reddetmekte bir taviz vermeyen, özü sözü bir ‘dosdoğru bir müslümandı’. İbrahim aleyhisselam bu vasıflarıyla tam manasıyla olan bu doğruluğuna hiçbir eğrilik ve şirk katmamıştı. Bu özelliğiyle de O, ‘Müşriklerden de değildi.’

Taberî rahilmehullah şöyle demiştir: “‘Lakin hanif idi’ yani gerekleriyle emredilmiş olan hidayet delili üzerinde müstakim olarak Allah’ın emir ve taatine tabi idi. ‘Müslüman’ yani kalbi ile Allah’a huşu duyarak ve organlarıyla O’na yönelmiş bir şekilde, kendisine farz kılınan ve hükümlerinden kendisine şart koşulanlara farkında olarak itaat eden biri demektir.” (Taberî Tercüme, 1/258)

İbni Kesir rahimehullah şöyle demiştir: “Hanifdi, yani şirkten vazgeçip imana yönelendi, demektir.” (İbni Kesir Tercüme, 4/1278)

“De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in hanif dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.” (Ali İmran: 95)

Bu ayetle de İbrahim aleyhisselamı örnek alıp ona uyarak dinin hanîf bir şekilde yaşanması istenmiştir.

Allah-u Teâlâ hakkı ortaya koymuştur, uyulacak olan hak ortadadır. Böylece bundan sonra; müşrikler, Yahudi ve Hristiyanlar gibi yalan ve iftiralar ile Allah’a ortaklar koşmayın. Ortaya konan doğrulardan sonra size her türlü zulüm ve münkerât belli olmuştur. Böylece bu isyan ve şirk fiillerinden soyutlanıp ‘hakka yönelmiş olarak İbrahim’in hanif dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.’

O halde sizler, Allah’ın seçtiği din üzere bulunduğunuza dair iddianızda samimi iseniz, tahrif edilmiş Yahudi ve Hristiyalığa değil Alllah’ın dostu olan İbrahim’in, hakka yönelen Hanif dinine tabi olun. İbrahim… Hanif didine mensuptu, müslümandı. ibadet ve itaati sadece rabbine yapardı.” (Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 2/319.)

“(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)

Müfessirler, âyet-i kerimedeki “fıtrat”ı, ‘hak dini kabule kabiliyetli’ anlamına hamlederler ki, ayetin gereği budur. Asıl yaratılış demektir.

İbn Atiyye diyor ki; “Fıtrat lafzının en iyi tefsiri, insanın Allah’ın yarattıklarını fark etmeye yarayan ve dünyevî işleri de birbirinden ayırabilmeye uygun bir kabiliyettir. Bu kabiliyet açıldıkça, kul yaratıcısını bilir ve bulur, şerîattaki güzelliği idrak eder.”

Fıtrî din, İslâm dinidir, tevhîd dinidir ve bir Allah’a imân dinidir. Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama gelinceye kadar bütün peygamberler fıtrî din olan İslâm dininin esaslarını ve tevhîd akidesini tebliğe memur edilmişlerdir.

Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah aleyhisselam şöyle buyuruyor: “Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anası ile babası ona yahudî yahut hristiyan veya mecûsî yaparlar. Nasıl ki, her hayvanın yavrusu tam azalı olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik, kesik bir şey görülür mü?”Sonra Ebu Hüreyre radıyallahu anh; “(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30) mealindeki ayet-i kerimeyi okumuştur (Buhârî, Cenâiz, 80).

Bir hadis-i kudsîde Allah’u Teala şöyle buyuruyor: “Ben kullarımı hanifler olarak istikamet ve selâmet üzere yarattım(Aynî, Umdetü’l-Kârî, VIII, 179).

İnsan islam fıtratı üzerine yaratılmıştır, yani islamı kabullenmeye kabiliyetli bir yapıdadır. Doğumundan itibaren islam hükümlerinin hakkında icra edilmesinde bir sıkıntı ve zorluk yaşamaz ve buna tabi olur, kabul eder. İnsanın azıcık akletmesi ve düşünmesiyle de bulabileceği tevhiddir bu. Ve yaşayacağı tevhid dinidir. İşte insan hanif olarak yani fıtri yapısını kullanıp azıcık düşünüp, şirkin ve küfrün yanlışlığını idrak edip bundan beri olarak yüzünü bunlardan alıkoyup üzerinde yaratılmış olduğu dine, tevhid dini olan islama çevirmelidir.

“Hanîf olarak” tabiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir.” (Kurtubi  Tercüme, 13/471-472.)

Bu azıcık fıtri düşünmeye Allah-u Teâlâ Rum suresi 28. Ayette değinmektedir:

“Allah size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz ayetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böyle açıklıyoruz.” (Rum: 28)

Allah-u Teala bu gibi ayetlerde insanların kendilerine verilen akıllarını kullanmalarını ve kabule kabiliyetli yaratıldıkları İslam dininde kalmaları için tevhidin ilk rüknü olan reddi, şirkin ve küfrün her çeşidine karşı yapmalarını istemektedir. İşte kişi bu şekilde şirkin ve küfrün kötülüklerini anlayarak, bunların bir zulüm olduğunu kavrayıp tam manasıyla bunlardan soyutlanmasıyla hanîf sıfatını kazanır. Ve böylece hanîf olarak tevhidin rükünlerinden olan reddi ve bu reddin akabinde kabulü bilinçli bir şekilde gerçekleştirir.

“İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in, hanif dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa: 125)

Yer yüzündeki en mükemmel din islam dinidir. Onun en iyi icrasıda İbrahim aleyhisselam gibi hanif olarak dini güzel bir şekilde yaşamaktır.

İmam Taberi diyor ki: “Hanîfen, yani onun metod ve yolu üzerinde dosdoğru olarak.” (Taberi Tercüme, 1/410.)

İbni Kesir ise: “Hanif, şirkten bilerek yüz çeviren, yani basiretle şirki terk eden, bütün bedeniyle hakka yönelen ki onu bundan ne bir engel alıkoyabilir ne de uzaklaştırabilir, demektir.” (İbni Kesir Tercüme, 5/1944)

“Halbuki onlar Allah’a Onun dininde ihlas sahibi ve hanifler (müvahhidler) olarak, ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyla emr olunmamışlardı. En doğru din de bu idi.” (Beyyine: 5).

Bu âyet Allah-u Teâlâ’nın şu kavli gibidir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.” (Enbiyâ: 25)

Burada dini yalnız Allah’a tahsis ederek O’na kulluk etmek anlamına “hanîfler” buyuruluyor. Yani şirkten tevhide dönenler. Bu, Allah-u Teâlâ’nın şu kavli gibidir: “Andolsun ki her ümmete: Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir.” (Nahl: 36) (İbn Kesir Tercüme, 15/8562-8563)

bütün dinleri bir kenara bırakarak, İslâm dinine yönelerek… demektir. İbn Abbas şöyle diyordu: Hanifler, İbrahim (a.s)’ın dini üzere olanlar, demektir. Hanif’in; sünnet olan ve hacceden kimsenin adı olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Dilciler de şöyle demiştir: Bu lafzın aslı “İslâm’a yöneldi” demek olan; ” İslâm’a hanif oldu (yöneldi)” ifadesinden gelmektedir. (Kurtubi, Tercüme, 19/257-258.)

Sonuç olarak:

Buraya kadar naklettiğimiz nakillerden ve açıklamalardan anlaşıldığına göre hanif, kasıt ve basiretle şirki, şirkin kötülüğünü, zarar ve yıkımlarını bilerek terkeden ve Allahın dışındakileri bir yana bırakıp, onları reddedip, ihlâs ile Allah-u Teâlâyı ilah olarak birlemeye yönelen kişi demektir. Ki bu, şirk koşmaktan uzak, rabbi için islam üzere dosdoğru olan kişi demektir.

Rabbim cümlemize bu dini İbrahim aleyhisselam gibi hanîf olarak yaşamayı nasib etsin. Allahumme amin…