«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Hangi Bağ: Din Mi, Irk Mı?

Hangi Bağ: Din Mi, Irk Mı?

Müslümanları kardeş kılan Allah’ın ismiyle…
Öncelikle bilinmelidir ki: İslâm Dini, insanlık dinidir. İlk insanın, ilk ailenin ve Âdemoğlunun dinidir. İnsanlarının atasının Âdem olduğunu ve Âdem’in çocuklarının siyah, beyaz, sarı, kırmızı olsalar da bunun bir üstünlük sebebi olmadığını bize öğretir, İslâm. Yine bize, Allah katındaki üstünlüğün Allah’tan korkmakla olacağını bildirir. 
Evet, insanların kardeşleri aileleri akrabaları vardır ve bu bağ da önemlidir; ancak bu bağ, asla İslam bağının önüne geçemez, geçmemeli. Asıl bağ, birinci ve temel bağ, din bağıdır. Kan bağı ise bunun arkasından gelir, gelmelidir. Eğer sıralama değişirse ırkçı bakış açısı ortaya çıkar, çıkmış ve maalesef ki çıkmaktadır.
İslâm’ın tesis ettiği din kardeşliğini anlamak elbette çok çok önemli… İslâm bağ kurar. Ayrı ırklar, ayrı gönüller, ayrı diller İslâm bağıyla bağlanır ve ümmet olurlar. Âlemlerin Rabbi, kalpleri ayrı olanların kalplerini İslâm ile birbirine bağlamıştır. İslâm olmazsa insanları birbirine hangi bağ bağlayacaktır? Bakınız, İslâm’ın kurduğu kardeşliği anlamamak birçok sorunlara sebep olmaktadır. Bunu anlamayanlar Mekke cahiliyesinde ırkçılığı kendi zamanı taşır. 

Bu yazımızda asrısaadette ki ilk büyük savaş olan Bedir Harbi’nden kısmen bahsedecek ve konumuzla ilgili olarak yaşanan olaylardan ibretler alacağız. İnşaAllah. 

Bedir; Furkan günü…
Bedir; İslâm’ın küfre karşı kıyamı… 
Bedir; Ümmetin ilk büyük zaferi… 
Bedir; Muvahhidlerin müşriklerle, Tevhidin şirkle olan savaşı…
Bedir; Mustazafların müstekbirlere ilk büyük darbesi…
Bedir; İslâm’ın aslanlarının, küfrün sırtlanlarını parçaladıkları savaş… 
Bedir; Vela-Bera’nın uygulama günü…

Bedir günü, Allah’ın dostları, şeytanın dostlarıyla karşılaştılar ve Allah’ın yardımıyla Allah’ın hizbi, şeytanın hizbini bozguna uğrattı. Mekke’nin öncü kadroları; başta cehaletin babası Ebu Cehil olmak üzere hep öldürüldüler, bazıları da esir edildi. Zulme uğrayanlara, mazlumların sahibi cihad izni vermişken, bu hak ile batılın ayrıldığı büyük günde küfre ilk büyük darbe vuruluyordu. Gerçi Bedir’den önce seriye ve gazvelerin olduğu nakledilir. Ancak böylesi olmamıştı.
Rabbimizin isteği, iman ordusunun küfrün ordusuyla karşılaşmasıydı. Allah Rasulü, Ebu Süfyan önderliğinde Kureyş’in büyük kervanı için yola çıkmışken, ilahi takdir onları Mekkeliler ile karşı karşıya getirdi. Savaşın neticesinde, küfre büyük bir darbe indirilmiş, yetmiş kişi öldürülerek kör bir kuyuya atılmışlardı. O zamanki savaşlar da savaşanlar ölüleri etrafta bırakır, kurtlar kuşlar onların cesetlerini yer, bu galip taraf için onur sayılırdı. Böylece herkese güçlerini ispat etmiş olurlar ve onlara karşı gelen düşmanlarının durumlarını insanlara gösterirlerdi. Ancak savaşa dahi hukuk belirleyen Nebimiz, küffarın necis leşlerini dahi etrafta bırakmadı.
Ölenler ölmüş ve gömülmüşlerdi ancak ya esir alınanlara ne olacaktı? Öncelikle esirler bağlandı. Medine’ye götürüleceklerdi. Bu olaylar yaşanırken de ibretlik sahneler yaşanıyordu. Bu sahne kıyamete dek ümmetin hafızasından silinmeyecek nitelikte bir hadisedir.
Bedir esirlerden olan Ebu Aziz Bin Umeyr şunları anlatıyor: “Ben esir edilince İslam ordusunun sancaktarı olan kardeşim, Mus’ab Bin Umeyr yanımdan geçti. O sırada Ensar’dan biri tarafından esir alınmıştım, bağlıydım. Kardeşim ona: “Bu adama dikkat et kaçmasın, annesi zengindir, sana fidye öder” diyordu.
Ebu Aziz, bu sözler üzerine incinmiş, çok üzülmüş ve Mus’ab bin Umeyr’e:
“Kardeşim, beni böyle mi tavsiye ediyor, bu şekilde mi koruyorsun!” diyerek serzenişte bulunduğunda Rasulullah aleyhisselâm’ın sevdalılarından Mus’ab ona: “Sen değil, asıl benim kardeşim O’dur!” (yani elinde bulunduğun Müslüman Ebu’l-Yusr’dür.)” diye onu terslemiş, ona böyle sert bir cevap vermişti. Sonraları annesi dört bin dirhem fidye ödeyerek oğlunu kurtardı. Bu para Kureyşlilerin, esirlerini kurtarmak için ödedikleri fidyelerin en büyüğü idi.
Şimdi söyler misiniz onun; “Sen değil, asıl benim kardeşim O’dur!” sözlerinden ne anladık, ne anlamalıyız? O neyce konuştu? Karındaşının tarafında durmayıp, Ensar’dan bir adama “kardeşim!” diyen, bunu neye göre der? Tabi ki imana göre, tabi ki İslam’a göre der ve o da öyle dedi. Rabbimiz, kıyamete dek ölçümüz olacak; “Müminler ancak kardeştirler” (Hucurat: 49/10) buyruğunu bizlere bildirmişken, Nebimizde; “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir” (Buhari-Müslim) buyurmuşlardı. Yani Mus’ab, imanın diliyle konuşuyordu, ırkının diliyle değil.
Tabi burada şunu hemen belirtelim ki, karşı cephe din kardeşi olmasa da, bu onlara eziyet edilecek anlamına gelmemektedir. Bakınız yine Ebu Aziz anlatıyor, diyor ki: “Bedir Savaşından dönerken Ensar’dan bir grup mücahidin nezareti altında bulunuyordum. Bir yerde mola verip öğle veya akşam yemeği yendiğinde, mücahitler bana ekmeklerini veriyor, kendileri hurma ile yetinmeye çalışıyorlardı.”
Yine Medine’deyken esirlerin ellerinin bağının çözülmesini emretmişti. Onlara her hangi bir sözlü ve fiili bir işkence yapılmamıştı. İslam, savaşta bile güzel ahlakı bizlerden almaz. Her şeye bir ölçü koyar, öldürürken bile bir usul getirir. Kurbanda kesilen hayvanların dahi ıstırap vermeden boğazlanmasını, kesilecek hayvana dahi merhamet göstermeyi bizlere öğütler.
Evet, Müslümanlara karşı merhametli ve küffara karşı şiddetli olanlar, küffardan esirler aldılar; ancak o zamana kadar esirlere yönelik bir hüküm yoktu. Vahiy de gelmemişti? Vahiy gelmediğinde ise Efendimizin uygulaması istişare etmekti. O da sahabesiyle istişare etti.
Ebu Bekir radıyallahu anhu, fikrini şöyle açıkladı: “Ey Allah’ın Elçisi! Bunlar senin halkın ve senin yakınlarındır. (Buna rağmen sana karşı savaştılar) Fakat Allah seni onlara galip kıldı. Onun için bana kalsa bunları elinde tutar, fidye karşılığında hürriyetlerini bağışlarsın. Böylece elimize geçecek olan mal kâfirlere karşı bizim için bir güç kaynağı olur. Umarım Allah onları hidayete erdirir de sana destek olurlar.”
Ömer radıyallahu anhu da şu açıklamada bulundu: “Ya Rasulallah! Bu adamlar, seni yalanladılar, sana karşı savaştılar ve seni öz vatanından çıkardılar. Onun için izin ver de ben dayım Halid Bin Hişam’ın hemen boynunu vurayım. Ayrıca Hamza’ya izin ver biraderi Abbas’ın boynunu vursun, Ali’ye de izin ver o da kardeşi Ukayl’in başını kessin, ta ki müşriklere karşı içimizde hiç bir sevgi bulunmadığını herkes öğrenmiş olsun. Senin elinde esir bulunmasına ben taraftar değilim. Bunların hepsini idam et. Çünkü bu adamlar dinimizin ve canımızın azılı düşmanlarının ileri gelenleri, elebaşları ve kılavuzlarıdırlar.”
Ömer’ul Faruk’un bu kesin ve sert düşüncesine Saad Bin Muaz radıyallahu anhu ve Abdullah Bin Ravaha radıyallahu anhu da katıldılar.
Hatta Abdullah b. Revâha radıyallahu anh’ında: “Ya Rasulallah! Bak, ağacı çok bir vadi bulup, onları oraya soktuktan, ağaçları tutuşturduktan sonra, ateşin içine at, onları yak!” dediği naklolunur.
Müslümanlardan kimisi: “Rasulullah aleyhisselâm Ebu Bekir’in sözünü kabul buyuracak!” Kimisi: “Ömer’in sözünü kabul buyuracak!”
Kimisi de: “Abdullah b. Revâha’nın sözünü kabul buyuracak!” demekte idiler.
Nihayet, Peygamberimiz aleyhisselâm onların yanlarına çıktı ve:
“Muhakkak ki, Yüce Allah bazı kimselerin kalplerini sütten daha yumuşak oluncaya kadar yumuşatmış, bazılarının kalplerini ise taştan daha sert oluncaya kadar sertleştirmiştir.
Ey Ebu Bekir! Senin halin İbrahim aleyhisselâm’ın haline benzer ki, o, Allah’a:
‘Bundan böyle kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki, Sen çok bağışlayan ve merhamet edensin!’ (İbrahim: 14/36) demişti. Ey Ebu Bekir! Senin halin İsa aleyhisselâm’ın haline de benzer ki, o, Allah’a: “Eğer onları azaba uğratırsan, Senin kullarındır. Eğer onları af edersen, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan Sensin Sen!” (Maide: 5/ 118) demişti.

Ey Ömer! Senin halin de, Nuh aleyhisselâm’ın haline benzer. O, Allah’a:
“Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimse bırakma!” demişti. (Nuh: 71/26)

Senin halin Musa aleyhisselâm’ın haline de benzer. O, Allah’a:
“Sen onların mallarını mahvet! Rabbimiz! Yüreklerini şiddetle sık ki, onlar, inletici azabı görünceye kadar iman etmeyeceklerdir!” (Yunus: 10/88) demişti” buyurdu. 

Cebrail aleyhisselâm, Peygamberimiz aleyhisselâm’a gelip şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Yüce Allah, senin ashabının esir almalarını hoş görmedi. Allah, onları şu ikiden birini yapmakta muhayyer bırakmanı sana emrediyor. Ya ellerindeki esirleri getirirler, sen onların boyunlarını vurursun; ya da, ileride kendilerinden esirlerin sayısınca adam şehit olmak üzere, fidye alırlar!”  Sonunda onlardan fidye kabul edildi.
Gelelim günümüze… Bu gün, genelde dünyada ve özelde de Türkiye’de ırkçılık farklı şekillerde yaşanmakta. Kendi ırkçı bakış açılarına dini değerlerini bile feda edenler, sözde din eğitimi alan ve veren insanlardan oluşabilmekte! Görülen o ki, ırkçılık hız kesmezden devam ediyor. Hatta despotların çizmeleriyle bastırılmış kesimler, intikam alırcasına köpüklü ağızlarında yeni bir ırkçılık sözlemini dillendirmekteler. Emperyalist güçlerin habis projeleri halklar üzerinde farklı şekillerde icra ediliyor. Dini için değil, ırkı için sevip düşman olanların tümü de bu projenin ırkçı destekçileri…
Son olarak bize düşen, iman bağını doğru anlamaktır. Allah kendilerinden razı olsun, sahabe bu bağla bağlanan kardeşleriyle birlikte küfre taraftar olan kendi öz kardeşleri ve akrabalarıyla savaşmışlardı. Mus’ab ve Ömer’ul Faruk radıyallahu anhuma bu bağın etkisiyle, iman diliyle o sözleri sarf etmişlerdi. Yine ümmetin emini Ebu Ubeyde radıyallahu anhu, bu bağın etkisiyle savaşta küfrün safında olan öz babasıyla karşılaşmış ve hak tarafın ehli olarak batılda ısrarcı olup, İslâm’a, Peygamberine ve Müslümanlara düşmanlık eden babasını öldürmek zorunda kalmıştı.
Evet, iman bağı, bize ruh veren bir bağdır. Bizler bunu hakkıyla anlayabilirsek tarihler ve yerler değişse de, olayların sebepleri ve sonuçları farklı olsa da, temel değişmezlerimizden olan bu ruh, yine bizleri ve tarihimizi şekillendirecektir.
Neydi değiştiren o şanlı ashabı; din mi, ırk mı?
Ya bizi değiştiren ne; dinimiz mi, ırkımız mı?

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016