«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Hâkimiyyet Allâh’ındır

Hâkimiyyet Allâh’ındır

MUKADDİME

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Kardeşim bil ki! Hâkimiyyet yani mahlûkatın tasarrufu ve onlar adına kayıtsız ve şartsız kanunlar belirleme hakkı sadece ve sadece âlemlerin Rabbi olan Allâh’a aittir. Zîrâ bu âlemi kim yarattı ve yaşatıyor ise onlar adına emîrler ve yasaklar koyarak hükmetme yetkisi de ona aittir. Bu Rabb olmanın bir gereğidir. Hiçbir beşerin bunda payı yoktur, olmamış ve olmayacaktır. Ancak zamanımız itibariyle ağızlarıyla “bizi Allâh yarattı ve yaşatıyor” diyerek, Müslümanlık iddia eden ancak şirk içerisinde yaşayan milyonlar, dünün Dâru’n-Nedve’si gibi mekânlar oluşturarak kanun ve yasaları Allâh’ın şeriatından değil de kendi aciz akıllarından belirliyorlar…

İşte bu sebeble rubûbiyyetin temel sıfâtlarından olan hâkimiyyetin ne olduğunun hatırlanılması ve de hatırlatılması; bilinmesi ve de bildirilmesi … gereklidir. Böyle zarûrî bir gerekliliğin gerçekleşmesi adına bu risâlenin kalbini hakka açmış ve açacak olanlar için hakkı görmelerinde küçükte olsa bir katkı sağlayacağını umuyorum. Yardım ve başarı izzet ve şeref Allâh’u Teâlâ’dandır.

HÂKİMİYYETİN TANIMI VE HAKÎKATİ

“el-Hukm” kelimesi Arabçada: “İyileştirmek amacıyla menetmek, düzeltmek, karar vermek” mânâlarında masdar; “ilim, derin anlayış, siyâsi hâkimiyet, karar ve yargı” mânâlarında isim olarak kullanılan bir kelimedir. Fıkıh ilminde: “İslâm Dîni’nin inanç, ibâdet, muamelât ve ahlâka dair temel ilkelerini ifâde etmektedir.” Fıkıh usûlünde ise: “Mükelleflerin fiilleriyle ilgili ilâhi hitâblara hüküm” denir.

Bu kökten gelen hâkimiyet kelimesi: “Engel olmak, men etmek” anlamına gelen bir masdardır. Buna göre: “Hâkimiyet, kendisi dışında tüm kudret ve kuvvet sâhiblerine engel ve üstün olma hâlini ifâde etmekle birlikte, hüküm verme, kanun ve nizam belirlemede de tek yetkili olma hâlini ifâde eder.” [Bak: “H-k-m” Maddesi: İsfahânî, el-Müfredat; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa; Zebidî, Tâcu’l-Arûs…]

Hâkimiyet kelimesinin Türkçe karşılığı “egemenlik”tir. “Ege” kökünden türeyen “egemen” kelimesi: “Yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, sözünü geçiren, hükümran ve hâkim olan” anlamlarına gelmektedir. Egemen sıfatının isim hâlini oluşturan “egemenlik” ise: “Egemen olma durumu” demektir. [Bak: Büyük Türkçe Sözlük: 323; T.D.K Türkçe Sözlük: 1/34; Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü: 102.]

Kur’ân-ı Kerîm’de hâkimiyet/egemenlik kavramı, genel olarak kevnî, uhrevî ve şer’î/kanuni olarak üç kısma ayrılır.

KEVNÎ HÂKİMİYYET

Âlemlerin yani tüm kâinatın yaratılışı, bunlara bir düzen ve kanunun belirlenişi, bu kanunlara göre idâre edilişi ve varlıkta kalabilmek için ihtiyaç duydukları şeylerin onlara verilmesini ifâde eder. Hiç şüphesiz kevnî hâkimiyeti elinde bulunduran Allâh Azze ve Celle ’dir. O şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten? Duraksamadan: ‘Allâh’ diyeceklerdir. De ki: O halde O’nun cezâsından sakınmaz mısınız?” (Yûnus: 10/31)

“De ki: ‘Bütün yeryüzü ve içinde yaşayanlar kimindir söyleyin bakalım, biliyorsanız?’ Elbette: ‘Allâh’ındır’ diyecekler. Öyleyse sende de ki: ‘Neden aklınızı başınıza almıyorsunuz?’ ‘Peki, yedi kat göğün ve yüce arşın rabbi kimdir?’ diye sor. Elbette: ‘Allâh’tır’ diyecekler. Öyleyse, de ki: ‘İnandığınız Allâh’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ De ki: ‘Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan, kendisi her şeyi koruyup gözeten, ama kendisi himâye altında olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin bakalım! Elbette ‘Allâh’tır’ diyecekler. Sen de ki: ‘Öyleyse nasıl oluyor da büyülenip (aldanıp) gerçekten uzaklaşıyorsunuz?’ Hayır, Biz onlara gerçeği getirdik; fakat buna rağmen onlar, yalanı tercih ediyorlar.” (Mü’minûn: 23/84-90)

Bu hâkimiyet türünün yalnız Allâh’a ait olduğunu dünün müşrikleri gibi günümüzün Müslümanlık iddia eden müşrikleri de kabul etmektedirler.

UHREVÎ HÂKİMİYYET

Bu hâkimiyet türü âhiret hayatına dair tüm yetki ve kararlara sâhib olunmasını ifâde eder. Hiçbir kimseye haksızlık yapmadan Müslüman ve kâfir, suçlu ve suçsuz ayrımı yaparak, cezâ veya mükâfata karar verenin, hükmünde ve irâdesinde eşi ve benzeri olmayanın hâkimiyetidir. Kevnî hâkimiyet gibi uhrevî hâkimiyette sâdece Allâh’a aittir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet ansızın gelinceye yahut da onlara kısır bir günün azâbı gelip çatıncaya dek, o Kur’ân’dan şüphe içindedirler. İşte o gün mülk Allâh’ındır. O insânların arasında hükmünü verir. Artık îmân edip sâlih ameller işlemiş olanlar, Naîm Cennetleri’ndedirler.” (Hacc: 22/55-56)

“O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allâh’a gizli kalmaz. Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sâhibliği) kimindir?’ (diye sorar). Kahhâr ve tek olan Allâh’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur, bu gün Allâh, hesâbı çarçabuk görendir.” (Gâfir: 40/16-17)

Bu hâkimiyet türünün de yalnız Allâh’a ait olduğunu dünün müşrikleri gibi günümüzün Müslümanlık iddia eden müşrikleri de kabul etmektedirler.

ŞER’Î HÂKİMİYYET

Bu hâkimiyet türü ise kulların fiilleri hakkında yetki ve kararlara sâhib olunmasını ifâde eder. İnsânların ve cinlerin nasıl ibâdet edeceklerini, tüm hayatlarına dair neyi yapabileceklerini ve de neyi yapamayacaklarını kanun ve yasa olarak belirtme gücünde bulunanın hâkimiyetidir.

Kevnî ve uhrevî hâkimiyet gibi şer’î hâkimiyette sâdece Allâh Azze ve Celle’ye aittir. Ancak O’nu kevnî ve uhrevî hâkimiyette birleyen geçmişin ve bu günün müşrikleri, şer’î hâkimiyette O’na şirk koşmuşlar ve de koşmaktadırlar. Hâlbuki mutlak ve sınırlandırılamaz hâkimiyet, yalnızca Allâh’ındır. Kevnî, uhrevî ve şer’î olarak hüküm vermek, sâdece Allâh’a has bir yetkidir. Başkalarının bunda hiçbir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allâh ile birlikte hüküm vermesi söz konusu değildir. O, hükmüne ve hâkimiyetine hiçbir kimseyi asla ortak etmez. Buna göre İslâm Dîni’nde tartışılamaz ve oylanamaz kâide şudur: “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allâh’a aittir.”

Kur’ân-ı Kerîm’de hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allâh Tebâreke ve Teâlâ’ya ait olduğunu açıklayan birçok âyet-i kerîme vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Mülkü/hâkimiyeti elinde bulunduran Allâh, ne yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mülk: 67/1)

“İyi bilin ki! Yaratmak da, emretmek de (hükmetmek de yalnızca) O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir.” (Arâf: 7/54)

“İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesâb görenlerin en çabuğudur.” (Enâm: 6/62)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, doğru haberi verir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (Enâm: 6/57)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dîn işte budur. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Yûsuf: 12/40)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler.” (Yûsuf: 12/67)

“Hüküm veren Allâh’tır, O’nun hükmünü gözden geçirecek hiç kimse yoktur. O’nun hesâblaşması pek çabuktur.”(Rad: 13/41)

“O, Allâh’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İlkte ve sonda hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas: 28/70)

“Sen Allâh ile beraber başka (hiç) bir ilâha ibâdet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas: 28/88)

“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 18/26)

“Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide: 5/50)

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki gerçek hakem Allâh’dır. Hüküm (ondan çıkar, yine) ona (döner).” [(SAHİH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4955); Nesâî (5387)…]

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız süre­ce, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Nebîsi’nin Sünneti’dir.” [(SAHİH HADÎS): Mâlik (1874); İbn Abdilberr (Câmiu: 1389)…]

İmâm Taberî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, yarattığı hiç bir mahlûku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsânlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilâfları çözme, insânları ve işlerini idâre etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sâdece O’nun hakkıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 15/234.]

İmâm Beğavî rahimehullâh, şöyle demiştir: “Hüküm vermek, emretmek ve yasaklamak ancak Allâh’u Teâlâ’ya ait bir haktır.” [Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 2/493.]

İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh, Nisâ Sûresi’nin 59. âyet-i kerîmesine dair şöyle demiştir: “Âyet-i kerîmedeki: ‘Herhangi bir şey…’ ifâdesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifâdedir ve büyük küçük, celî/açık ve hafî/kapalı dînin bütün konularında mü’minlerin ihtilâfa düştükleri bütün mes’eleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allâh’ın Kitâbı’nda ve Rasûlü’nün Sünneti’nde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu mes’elelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu mes’eleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allâh’ın emretmesi imkânsızdır. Allâh’a döndürmenin, Allâh’ın Kitâbı’na başvurmak, Rasûlullah’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da Sünneti’ne başvurmak olduğu konusunda insânlar icmâ etmişlerdir.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn:  1/39.]

Şeyh Şankîtî, rubûbiyyet özelliklerine dikkat çekerek kanun ve yasa koymanın sâdece Allâh’a ait olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Allâh Azze ve Celle, hüküm verme ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğunu, bu zâtın sıfatlarının neler olduğunu birçok âyette bildirmiştir. Her akıl sâhibinin Allâh’u Teâlâ’nın bildirdiği, hüküm koyucuda bulunması gereken sıfatları düşünmesi lazımdır.

Beşerî kanunları koyanların sıfatı, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen teşrî koyanda bulunması gereken sıfatlara uyuyor mu acaba? Eğer Kur’ân-ı Kerîm’deki sıfatlar, onların sıfatlarına uyuyorsa, o zaman onların kanunlarına tâbi olunsun! Fakat bu teşrî koyucuların sıfatları Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen teşrî koyucunun sıfatına asla ve hiçbir zaman uymamaktadır, uymayacaktır. Üstelik onların sıfatları, ya Kur’ân’da zikredilen teşrî koyucunun sıfatına nazaran çok alçak ve çok düşükse… İşte o zaman, kendisinin de teşrî koymada hakkı bulunduğunu iddia eden o sahtekâr teşrî koyuculara hadleri bildirilsin! Onlar asla rabblik makamına yükseltilmesin!

İbadette, hükmünde ve mülkünde ortak koşulmasından Allâh’u Teâlâ’yı tenzih ediyoruz. İşte!Allâh’u Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, teşrî ve hüküm koyucunun sıfatlarına dair âyetlerden bazı misâller:  ‘Hakkında ihtilâfa (ayrılığa) düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir. İşte bu, Rabbim Allâh’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum. O, göklerin ve yerin hiç yoktan var edicisidir. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi bu şekilde çoğaltmaktadır. Onun benzeri, hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur, dilediğine rızkını yayar ve daraltır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.’ (Şûrâ: 42/10-12)

Bu fecere, küfür içerikli şeytâni kanunları koyanlardan acaba hangileri, ‘bütün işler kendisine dönen’ olarak vasıflandırılabilir? Hangileri ‘O’na tevekkül edilir’ sıfatına sâhibtir? Hangileri ‘gökleri ve yeri örneksiz yaratan’, ‘insânları çiftler halinde yaratan’, ‘hayvanları çiftler halinde yaratan’ sıfatını alabilir? Hangileri ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, O işitendir, görendir’ sıfatına sâhibtir? Hangilerinde ‘göklerin ve yerin anahtarları’ vardır? Hangileri ‘dilediğine rızık yayma ve daraltma’ gücüne sâhibtir? Hangileri ‘her şeyi hakkıyla bilendir’ sıfatı ile sıfatlandırılabilir?

Ey Müslümanlar! Kanun koyucu olanın, helâl ve haramlar belirleyici kimsenin sıfatlarını çok iyi bilmeniz ve anlamanız gerekir. Hiçbir zaman ve asla alçak, câhil, kâfir bir kişiden kanun kabul etmeyin! Böylelerine kesinlikle kanun koyma hakkı vermeyin!” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/49.]

Yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabul etmez. Hüküm sâdece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helâl, Allâh’ın helâl kıldığı, haram, Allâh’ın haram kıldığıdır. Hak dîn, Allâh’ın koyduğu şerîattır. İhtilaflı mes’elelerde sâdece O’nun verdiği hüküm geçerlidir. Hükümden kasıt ise: Allâh’ın hüküm verdiği her mes’eledir. Teşrî koyma mes’elesi ise buna öncelikle dâhildir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/258.]

Ve yine şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyan, kâfir ve fâcir kimselerden hangisi, ‘bir olan Allâh’u Teâlâ’ olarak vasfedilebilir? Hangisi ‘O’nun dışında her şey helak olacak’ sıfatına sâhibtir? Hangisi ‘bütün kullar ona dönecektir’ sıfatına hâizdir? Allâh’u Teâlâ, sıfatlarının halkın en alçağına verilmesinden münezzeh ve yücedir. Kanun koyma hakkının sâdece Allâh’u Teâlâ’nın hakkı olduğunu gösteren âyetlerden birisi de şudur: ‘İşte bunun sebebi şudur: Bir olan Allâh’a çağırıldığınız zaman inkâr ettiniz. O’na ortak koşulduğunda inanıp onayladınız. Artık hüküm, Aliyyu’l-Kebîr (olan) Allâh’ ındır.’  (Gâfir: 40/12)

Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyan, kâfir ve fâcir kimselerden hangisi, ‘en yüce semâvî Kitâb ’ta Allâh’u Teâlâ’nın Aliyyu’l-Kebîr’ sıfatıyla vasfedildiği gibi vasfedilebilir? Ey Rabbimiz! Sana lâyık olmayan, senin yüceliğine lâyık olmayan her türlü noksan sıfattan seni tenzih ederiz!

Teşrînin yalnızca Allâh’u Teâlâ’nın hakkı olduğuna delâlet eden diğer bir âyet de şudur: ‘O, Allâh’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İlkte (dünyâda) ve sonda (âhirette) hamd O’na mahsustur. (Dünyâ ve âhiret) Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz. (Ey Muhammed) De ki: ‘Ne dersiniz? Allâh, üzerinize geceyi kıyâmete kadar sürekli kılsaydı, Allâh’tan başka hangi ilâh size bir aydınlık getirir? Hâlâ duymayacak mısınız?’ (Yine) De ki: ‘Ne dersiniz? Allâh, üzerinize gündüzü kıyâmete kadar sürekli kılsaydı, Allâh’tan başka hangi ilâh size içinde dinleneceğiniz bir gece getirebilir? Hâlâ görmeyecek misiniz?’ Allâh, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz; gündüzü de, lütfünden isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı.’ (Kasas: 28/70-73)

Allâh’u Teâlâ dışında kanun koyanların hangisi, ‘dünyâda ve âhirette hamd onundur’ sıfatıyla vasfedilebilir? Hangisi ‘büyük kudret ve azametini ve de kullarına verdiği nimetini açıklamak için gündüzü, geceye, geceyi gündüze çeviren’ sıfatına hâizdir? Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allâh’u Teâlâ’yı hükmünde, ibâdetinde, mülkünde şeriki olmasından tenzih ederim.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 7/50.]

Şehid Seyyid Kutub rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Hüküm vermek ve buna dayanan kararını uygulamak Allâh’ın elindedir. Gerçekten haber verende sâdece O’dur. Yoluna dâvet edenle onu yalanlayanlar arasında hükmedecek olanda, yine odur. Bu hususlarda, kullarından herhangi birinin en ufak bir yetkisi yoktur… [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 2/1111.]

Hükmeden sâdece O’dur. Tek başına hesâba çeken de O’dur. Hükmederken ağır davranmaz, cezâlandırırken de süre tanımaz… Müslüman’ın hayata, ölüme, ölümden sonra dirilmeye ve hesâba çekilmeye ilişkin bu düşünce biçimi, Allâh’ı birleme konusundaki tüm tereddütleri ortadan kaldırma bakımından yeterli bir garanti oluşturmaktadır. Bu çerçevede Müslüman yeryüzünde ve kullarla ilgili mes’elelerde Allâh’u Teâlâ’nın hükümranlığına tereddütsüz inanacaktır. Âhirette gerçekleşecek hesâb, cezâ ve hüküm, insânların dünyâda yaptıklarına göre olacaktır. İnsânların yaptıklarından dolayı hesâba çekilişleri de ancak Allâh’tan gelen bir şerîat çerçevesinde yürütülecektir. Çünkü şerîat onlara kıyâmet gününde hesâba çekilmelerine neden olan helâl ve haramı belirleyecek, yine dünyâ ve âhiretteki ilâhi hâkimiyeti bu esasa göre birleştirecektir.

İnsânlar yeryüzünde Allâh’ın kanunları dışında bir yasayla hükmederlerse, âhirette neye göre hesâba çekileceklerdir? Acaba yeryüzünde hükmettikleri ve hükmüne başvurdukları insânların yasalarına göre mi hesâba çekileceklerdir? Yoksa onunla hükmetmedikleri gibi hükmüne de başvurmadıkları semâvî olan ilâhi kanuna göre mi hesâba çekileceklerdir? İnsânlar şunu iyice bilmek zorundadırlar ki, Allâh’u Teâlâ, insânları kulların yasalarına göre değil, kendi kanunlarına göre hesâba çekecektir. Eğer insânlar, ibâdet ve merâsimlerinde uyguladıkları gibi dünyâ hayatı ve işlemlerini de Allâh’ın kanunlarına uygun biçimde düzenlemezlerse, bu, Allâh’ın huzurunda hesâba çekilecekleri konuların başında gelecektir. O gün, yeryüzünde Allâh’ı ilâh edinmeyip, O’nun dışında birçok rabbler edinmelerinden ötürü hesâba çekileceklerdir. Allâh’ın ilâhlığını tanımadıkları ya da ibâdet ve merâsimler yönünden Allâh’ın yasalarını uygularken sosyal, siyasî ve ekonomik düzen bakımından, uygulama ve ilişkilerinde O’ndan başkasının yasasına uymak sûretiyle şirk koşmaktan dolayı hesâb vereceklerdir. Çünkü Allâh, kendisine şirk koşulmasını bağışlamamış, bunun dışındaki günahları, dilediği kimselere bağışlayacağını bildirmiştir.” [Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 2/1123.]

Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerifler ve ümmetin âlimlerinin sözleri, çok açık bir şekilde hüküm vermenin yani tüm mahlûkat (yaratılmış olan her şey) için karar vermenin, kanun ve yasa belirlemenin sâdece Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu beyân etmektedir. Zîrâ yaratan ve yaşatan kimse, yönetmeye de hak sâhibi olan ancak O’dur. Bu fiiller, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan es-Samed ve hiç bir benzeri bulunmayan el-Ahad olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olup, O’nun rubûbiyyet özelliklerindendir.

Allâh Azze ve Celle, tek gerçek rabb olduğu için hükmetme yetkisine sâhib olma vasfı da sâdece ona aittir. O, yarattığı tüm mahlûkat için kanun ve yasalar koymuş ve ihtilâflarının çözüm kaynağını onlara ulaştırmıştır. O’nun mahlûkat için koyduğu kanun ve yasaları kimse değiştiremez. Güneşe, aya, yıldızlara, dağlara suya, havaya, kısacası yarattığı tüm şeylere kanun ve nizam koymuştur. Kimse bu kanunları sorgulayamaz ve de tahrif edemez. Kimse güneşi batıdan doğdurup doğudan batıramadığı gibi O’nun ihtilâfların çözüm kaynağı olarak indirdiği Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerini de değiştiremez. Onların yerine kendi fânî ve âciz aklından kanun ve yasalar koyamaz. Bunları toplumlara dayatamaz. Zîrâ tüm bunlar, rubûbiyyet özelliklerinden olup, Allâh’a aittir. Allâh’ı rubûbiyyette ve ulûhiyyette yani tevhîd de birlemek ise O’nun elem dolu sonsuz azâbından kurtulmanın tek çaresidir.

Tek bir hücreyi dâhi yaratıp, mutlak egemenliği altına alamayan insânoğlunun, Allâh’ın hâkimiyetine göz dikerek Kur’ ân ve Sünnet’e mukabil olmak üzere kanun ve yasalar koymağa kalkışması kendisini yaratan ve yaşatan Allâh’a karşı işleyebileceği en büyük küfürlerden bir tanesidir. İşte bu, Allâh’u Teâlâ’ya karşı başkaldırarak savaş açmak demektir.

Rubûbiyyet tevhîdinin rükünlerinden olan hâkimiyette, dünün câhiliyyesinde Allâh’ın gönderdiği kanunları bir kenara bırakarak kendileri kanunlar uyduran Fir’avunlar, Sezarlar, Kisralar, Nemrutlar ve Ebû Cehiller, Allâh’a karşı savaş açmışlardı. Hâkimiyette kendilerini Allâh’a ortak koşmuşlardı. Zamanımızdaysa onların yerini beşerî sistemlerin başkanları, bakanları ve meclis üyeleri alarak hâkimiyeti Allâh’a değil de, kendilerine hasrederek selefleri olan azılı kâfirlerin yapmadığı zulümleri yapmaktadırlar. Ey Kahhar olan Allâh’ım! Onlara karşı bize yardım ihsan buyur.

HÂTİME

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

1432 h. / 2011 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!