«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Ehveni Şerreyn Nerede Geçerlidir?

Ehveni Şerreyn Nerede Geçerlidir?

Tevhidi emredip, şirki yasaklayanın ismiyle…
İnsan, meçhul bir varlık değil, olmadı ve olmayacak… İnsan, yaratılmışların arasından seçilerek ayrılan canlı… Akıl gibi bir nimete sahip olan bir varlık… Böyle olmasına rağmen ne kendi bedenini kendi tasarladı, ne de aklını… Onu olması gerektiği gibi dengeli ve en güzel suretle yaratan BİR yaratan var. Tüm gördüğümüz ve görmediğimiz tüm bildiğimiz ve bilmediğimiz yaratılanları yaratan O (c.c)…
Ve insan, boş işlerden münezzeh olan ve her şeyi hikmet üzere yaratanın kulu… Birileri insanı farklı tanımlayabilir. Oysa bir Müslüman birilerinin ağzına bakan insan olamaz. O sadece BİR olanı dinler. Bizler insanı tanımlayacağı zaman iki şeyi asla göz ardı edemeyiz:
1) Yaratan 2) Yaratılan
Bu kâinat, bu düzen, bu canlılar kendiliğinden oluşmadı ve oluşmamakta. Aklı, fikri olmayan bir düzensizlik, bir boşluk ve bir hiçlikten, nasıl başlı başına bir muhteşem düzen ortaya çıkar? Mademki bir muazzam düzen var, (ki tüm insanlar buna şahittir) öyleyse bu muazzam düzeni BİR yaratan var. O (c.c) dilerse de vesileler zinciriyle var ettiği gibi, dilediğinde de vesilesiz var edendir. Var ettikleri de tüm yaratılmış olanlardır.
İnsan, bir başıbozuk değil… Ne olduğu, ne yapacağı ve ne olacağı da meçhul değil bilakis malum… İnsanı yaratan, “sadece kendisine kulluk için yarattığını” elçileri ve kitaplarıyla kullarına bildirmiş. Kullara düşen görev: “Sadece O’na (c.c) teslim olmak. Sadece O’na (c.c) boyun eğip itaat etmek…” Ancak şeytan, hasım düşman… Şeytan, insanlara çeşitli yönlerden yaklaşırken birçok insanda şeytanın oyuncağı olmuş durumda… Yaratan, onun elçileri ve davetleri unutulmuş. İnsan yaratan vasıflarının kendinde görmeye çalışmış, yaratanına rekabetçi olmuş…
Yunan mitolojisinde Promete’nin (ya da Yahudi masallarında Yakup aleyhisselâm’ın) rekabetçi ve muarız duruşunu günün insanı da kendisine örnek edinmiş. Şeytanın secde etmemesi gibi, onlarda ilahi hükümlere, Allah’ın dini itaat etmemekte diretmektedirler. Sonuç: İnsanlık için çifte hüsran…
İnsanı yaratan, insanın nasıl kulluk yapacağını da açıklamış. Açıklamasaydı kulluğunu nasıl yapacaktı? Böyle bir şey olası değil. O (c.c) tevhid dinini tevhid elçileriyle açıklatan BİR.
Evet, istisnasız olarak, tüm tevhid elçisi peygamberler, kavimlerini o BİR olana çağırdılar. Sadece ve sadece O’na(c.c) teslimiyete ve abdiyete… Son nebi de bu daveti sundu. Ancak bir farkla ki; son nebiyle son kitap geldi ve son kitapla da son şeriat… Ve kıyamete dek gelecek insanlar bu son şeriattan sorumlu…
İnsan, aciz aklından kendisine şeriatlar üretemez. Üretirse bu karşı duruş, şeytanlaşmanın bir ifadesidir. Ne hazindir ki, bu gün özelikle kendilerini son peygamberin ümmeti sayanlar bile bu şeytanlaşmayı yapmaktalar. Nasıl mı? Hayata hâkim olsun diye gönderilen kitabı ve onun hükümlerini hayattan sürgün ederek… Son Kitap, belirli ritüellere indirgenmiştir. Son şeriat ise, yasak!
Maalesef durum böyle… Oysaki bir Müslüman, Allah’ın hükümleri varken bir yaratılanlar haddi aşan hükümlerini kabul edemez. Ancak zaman içinde çeşitli oyunlarla idariyi ele geçiren şeytani otoriteler satılık din adamlarını ellerini alarak onları istediği gibi kullanmışlar. Halkın gerçek İslâm’ı ve hükümlerini öğrenmesi için onlara hakkın önüne bariyer olarak çekmişlerdir. Öyle olmuş ki, cahil bırakılan halk, İslâm’ı hiç anlamamıştır. İnsanlar, ne kadar küfri düşünce ve şirki konuşma ve tuğyan eylemi olursa olsun Müslüman olunup, Müslüman kalınacağı zannına kapılmışlardır. Öyle olmuş ki, kelime-i şehadet bile doğru dürüst söyleyemeyenlerin arasında, haftada bir Cuma namazına gidenlerin “dindar”(!) sayıldığı bir toplum.
Laik, demokrat, sosyalist şeytani rejimler kutsanmış; hatta satılmışlar güruhu, İslâm’daki şurayı demokrasiye, adaleti sosyalizme delil olarak getirme gafletinde birbirleriyle yarışıyorlar. Cahil halk, kim üç kelime fazla ediyor ve tuğyaniler tarafından yolu açılıp, destekleniyorsa onların peşine takılmış… İslâm, halkın nazarında bu ücretli kulların anlattıkları(!)… Öyle mi? Hayır! 

“İslâm, ücretini sadece Allah’tan bekleyen tevhid elçilerinin sunduğu, herkese ve her şeye karışan ilahi nizam.”  
Evet, asla unutulmamalıdır ki; Allah’ın katındaki İslâm, hem bireye, hem cemiyete ve hem de devlete karışır. “İslâm, devlete karışamaz”(!) demek “Allah, devlete karışamaz”(!) demektir. İslâm’da Allah, yaratıklarına ve onların işlerine karışır. Kulluk için yarattığı insana, kulluk yapacağı kitabı ve peygamber göndermekle onu başıboş bırakmadığını ve ona karıştığını bildirmiştir.
Tüm insan ürünü rejimler, Allah’ı kendi şeytani yönetimlerine karıştırmayan yönetimlerdir. Bu yönetimlerde doğru ile yanlışı, yasak ile serbestti belirleyen insanın kendi nefsi hevasıdır. Bu azgın rejimler, kendilerini ilahlaştıran acizlerce kurulup ayakta tutulurlar. Kurulduklarından itibaren Allah’ın kullarını kendilerine teslim olmaya ve boyun eğmeye yani kendilerine itaat ve ibadet ettirmeye çalışırlar.
Bir Müslüman, ancak hak ilahı kabul ettiğinin bir beyanı olarak söylediği “la ilahe illallah”ı söyler; bu beyan ile de, sahte ilahlık iddiasında bulunanları red ederek ilah olarak sadece Allah’ı kabul eder. Aksi olurda, hem bu ilahlık taslayanların, hem de Allah’ın kabul edilmesi halinde ortaya şirk çıkar. Ve bunu kabul edende “müşrik” olmuştur. Velev ki ağzıyla kendine Müslüman dese de, o Müslüman değildir.
Bu gün birileri; bu laik-demokrat ya da ne olduğu belli olmayan sistemler için; “Evet, onlar İslâmi sistemler değildir. Ancak bunlar geçiş sistemleridir.” gibi sözler söylemekte ve delil olarak da; “bir yerden bir yere gitmek isteyen nasıl arada başka bir yer varsa oradan geçmek zorundadır. Öyleyse İslâm’a gitmek için demokrasi geçiş sistemi olarak kullanılabilir”(!) gibi akla ziyan örnekler vererek bunu haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar.
Oysa İslâm, bizlere neyi, nasıl kabul edip, edemeyeceğimizi bildirmiştir. Batılılar için Makyavelist düşünce normal olarak algılanıyor olsa bile, bu çarpık algı bizim için normal değildir. Bizler için; “gaye meşru olduğu gibi, gayeye götüren yollarda meşru olmalıdır.” Allah’ın hükümleri hâkim gelsin diyen biri; “ama şu an Allah’ın hükümleri yok, oluncaya kadar da ben de şeytani hükümlerle yönetirim(!) ” diyemez.
İşte günümüzde partisel alanda çalışan ve onları destekleyenler; “Şu an Allah’ın sistemi yok, öyleyse bizlerde mevcut sisteme uyum sağlayıp, onunla birlikte devam edelim.” demektedirler.
Düşünün, Mekke site devletinde Rasulullah’a Mekke Meclisi olan Daru’n-Nedve’nin başına geçmesi teklifinde bulunulmuş, O (s.a.v) ise bunu kabul etmemişti. O meclisin genç üyesi olan Ömer radıyallahu anhu’da Müslüman olunca oradan ayrılmıştı. Allah’ın Rasulü aleyhisselâm; “Şu an İslâmi bir düzende değiliz. Sen de orada dur ve bizim haklarımızı savun!” demedi. İslâm’da, İslâmsızlık yaparak hedefe ulaşmak yoktur.
İslâm, öncelikle gönüllerde hâkimiyet kurar. Gönüllerinde İslâm’ın hâkimiyetini kuranlar, İslâm’dan taviz vermeden imkân olduğunda toplumlarında da İslâm’ı hâkim kılarlar.
Yine günümüzde demokrasi dindarları belirli şeyler söylemekteler. İşte bunlardan birisi de “ehveni şerreyn” meselesidir. İnsanları kandırmaya çalışanlar, dillerini eğip bükmeye, kelimeleri ve kaideleri tahrif etmeye devam etmektedirler. Şöyle demekteler: Kavaidi Fıkhiye’de ve Mecelle’de geçtiği üzere; “iki şerden en ehven olanı tercih edilir.” Tabi bunu söyleyenler arkasına; “zararı eşed, zararı ehaf ile izale olunur.” Ve başka kaide ve sözler de getirebilirler. “İki şerden en ehven olanı tercih edilir” ne demektir? Yani iki zarar “kaçınılmaz bir zorunluluk halini almışsa” ve “insan birisini seçmekte çaresiz kalmışsa” bunlardan zararı daha hafif olanı seçer.
Evet, Müslümanlar böyle bir çaresiz durumdayken bu kaidelere göre amel edebilirler. Bu ameli bir kaidedir. Bu kaideyi ölçü olarak alarak, itikadî bir meselede; “iki küfürden ya da iki şirkten daha hafif olanı tercih edilir(!)” ya da “az şirkle, çok şirk karşı karşıya gelirse, az şirk kabul edilir(!)” denilemez. Küfrün ve şirkin tümünün red edilmesi gerekir. Bunlar arasında bir tercih söz konusu olamaz.
İkrah halinin, nerede ve nasıl uygulanacağı meselesine girmeden, şunu söyleyebiliriz ki; bu gün tağuti rejimler Müslümanları ikrah ile parti kurmaya, parti çalışmaları yapmaya zorlamamaktadırlar. Burada her hangi bir ikrah söz konusu değildir. Demokratlığa soyunanlar, bunları seve isteye, güle oynaya, -neredeyse- cihad(!) havasında yapmaktadırlar.
Kabul etmemeleri gereken şirk düzenlerini güçlendirmeye çalışanların halleri meydandadır. Sözde bu kaidelere göre hareket ettiğini söyleyen, kalpleri ak-pak(!) olanlar: “Onları seçersen böyle olur, bizi seçersen şöyle olur” gibi denklemler kurmakta ve bunları cahil halka sunmaktadırlar.
Bilinmeli ve bildirilmelidir ki; Müslümanlar, küfür rejimlerinde küfür tüzüğü üzere parti kurup, mevcut küfür sistemlerinin bekasını sağlayıp, küfrü hayata hâkim kılamazlar. Parti kuranları desteklemek için söylenen, iki şerden daha hafifine göre bunlardan birini desteklemek asla caiz değildir. Düşünün Mekke’de Ebu Cehil’in haricinde birçok önde giden insan daha vardı. Onların bazılarının söylemi ve eylemi daha yumuşaktı. Onlar hakkında Rasulullah aleyhisselâm, “daha az şerlisini destekleyelim(!)”, “daha az şerlilerle koalisyon kuralım(!)” gibi bir şey söylemedi ve böyle metot ortaya koymadı.
O (s.a.v), tamamen putperestlerden ve onların taptıkları putlardan ve o putların adına yönettikleri sistemlerden, onların hayata yönelik kanunlarından beri olmuş ve red ettirmiştir. Red edilmesi gerekenler red edilmediğinde çeşitli tevillerle küfre kılıf aranmaktadır. İyi bilinmelidir ki; “ameller niyetlere göredir” hadisi şerifini delil getirerek, “başımıza gelecekse daha az zararlısı gelsin(!)” diyerek, küfrün önderlerinden her hangi birisine, “ilahlık vasfı vermek” küfürdür.
Bu gün, milletvekili seçenler, kendilerine teşride bulunması için şari seçmektedirler. Yani Allah’ın hakkı olana yönetme vasfını kendilerinde görerek, Allah’a karşı ayaklananları tanıyarak, Allah’ın haricinde onları da kanun koyabilme yetkisinde görebilmektedirler ki, bu da şirki ekberdir.
Yeri gelmişken söyleyelim ki, kanunlar şeri ve örfi olarak ikiye ayrılır. Şeri kanunlar, Allah’ın tayin edip, Rasulünün yaşadığı ve Rabbani âlimlerin açıkladığı kanunlardır. İnsanların bu kanunları insanların iptal etme yetkileri olmadığı gibi, onların yerine geçecek kanunlar, nizamlar, anayasalar çıkarma yetkileri de yoktur. Böyle bir yetkisi olmadığı halde, bu yetkiyi kendilerinde görenler, nefislerini ilahlaştıranlardır.
“Nefisinin arzularını ilâh edineni görmedin mi?” (Furkan: 25/43)
Ne hazindir ki, tüm dünyada kendilerini ilah ve rab yerine koyanlara şahit olmaktayız. Bu şeytaniler, Allah’ın kullarını da kendilerine kul yapmaya çalışmaktadırlar. Çıkarılan şeytani kanunlar ile Allah’ın kulları şeytanca yönetilmektedir. Bir Müslüman bu kanunları onları çıkartanları ve çıkartılan meclisler kabul edemez. Demokrasinin bir gereği olan oy kullanarak bu kanunları çıkaranları kendisine vekil tayin edemez.
Bazı din adına konuşanlar, oy kullanmanın ikrah olduğunu söylemektedirler. Bu söylemin sahipleri, ya ikrahın ne olduklarını almamışlar, ya da bile bile bu söyleme tutunmakta ve insanları kandırmaktadırlar. “Sultan ikrahı”(!) gibi söylemlerle ikrah olmayan durumları ikrahmış gibi gösterenler, kendilerini ve çevrelerindekileri aldatmaktadırlar. Elbette aldananlar var oldukça, aldatanlar da olacaktır.
Krallar ve tebaası… Yönetenler ve yönetilenler… Âlimler ve cahiller… Tüm yaratılmış olanların hepsi de Allah’a boyun eğmesi gereken aciz varlıklardır. Acizlikleri nihayetsiz, zayıflıkları aşikârdır. Ne hayata, ne ölüme, ne tekrar dirilmemeye, ne de hesap vermemeye güçleri yetmez. Bu zavallı halleriyle şeytanın peşine takılırlar. Onun gibi had bilmez ve isyan ehli olurlar. Oysa Rabbimiz: “Ey Âdemoğulları! Ben, sizden ‘şeytana kulluk yapmayın!’ diye söz almadım mı?” (Yasin: 36/60) buyurur. Şeytanın adımları takip edilmemeli, onun azgınlık yolu izlenmemelidir. Ancak kendini yetkili ve etkili gören niceleri, şeytana kul olup hadlerini aşarlar ve haddi aşmaya çağırırlar.
Son olarak:
Ey insanlar! Uyanın ve uyandırın, hak ilah BİR tanedir. Haddini aşan bâtıl ilahları kabul edipte, Allah’a şirk koşmayın.
 

Esedullâh Saîd

1438/2017