«
  1. Ana sayfa
  2. Fıkıh Soruları
  3. Dâru’l-küfürde kâfirlerin canı ve malı helâl midir?

Dâru’l-küfürde kâfirlerin canı ve malı helâl midir?

Soru: Dâru’l-küfürde müşriklerin/kâfirlerin canı ve malı helâl midir?

Cevâb:  Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

Rabbim bizleri hak ve hakîkatlerden ayırmasın, kardeşim bilmelisin ki!

Bu mes’ele, amelî ve siyâsî boyutları olan önemli bir mes’eledir. Amelî olması kişinin şahsını ilgilendirir. Siyâsî olması ise tüm ümmeti ilgilendirir. Ümmetin maslahatlarının korunması, her zaman birkaç şahsın maslahatlarından önceliklidir. Bu sebebten bir şey bazen amelî olarak câiz olabilir fakat yapılması siyâsî olarak zarar verdiğinden dolayı câiz olmaz. İşte bunu tespit ederek hareket etmek, maslahat ve mefsedet ilişkisini de gözetip en uygun ve yararlı olanla amel gerçekleştirmek fıkhın gereğidir. Fıkıhsız iş yapmak ise hem dünyâ hem de âhiret hüsran sebebidir. Gerekli gördüğüm bu izahattan sonra:

Kardeşim, sorduğun soruda cevâbı etkileyecek ve bilinmesi zarûrî bazı boyutlar bulunmaktadır. Bunlar kısaca şöyledir:

Sorunda “dâru’l-küfür” demişsin. Bildiğin üzere dâru’l-küfür birçok bölüme ayrılmaktadır. Zîrâ bir belde dâru’l-küfür olabilir fakat aynı zamanda Müslümanların emniyet içinde yaşadığı bir belde (dâru’l-emân) olabilir. Yahut Müslümanlarla anlaşma yapmış veya onlara emân vermiş ya da Müslümanlardan almış bir belde (dâru’l-ahd) olabilir. Yahut İslâm beldesi iken kâfirler tarafından istila edilmiş bir belde olabilir. Yahut içerisinde yaşayan Müslümanların toptan irtidat ettiği bir belde (dâru’r-ridde) de olabilir…

Sorunda “müşrik” demişsin. Bildiğin üzere müşrikler kendi durumlarına ve Müslümanların gücüne göre, farklı hükümlere tabi olurlar. Zîrâ İslâm düşmanı bir müşrikle, İslâm düşmanlığı yapmayan bir müşrik aynı değildir. Muhârib bir müşrikle, muhârib olmayan bir müşrik aynı değildir. Ehl-i Kitâb bir müşrikle, irtidat ehli bir müşrik aynı değildir… Nitekim Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

Allâh, sizinle dîn konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi men etmez. Şüphesiz Allâh, âdil davrananları sever.” (Mumtehine: 60/8)

Soruna dair yukarıdaki gibi bir tafsilata gitmemizin sebebi, bu mes’elede zaman, zemin, şahıslar, güç ve şartlar göz önünde tutulmadan mutlak mânâda ve her hâlükârda “caizdir” yahut “değildir” şeklinde söz söylememin yanlış olacağını anlatmak içindir. Ancak Müslümanların çoğunlukla yaşadıkları beldelerin durumu ve şartları göz önüne alındığında genel olarak şöyle diyebiliriz:

Müslümanların dînlerinden dönmeleri için zorlanmadıkları, can ve mal güvenliklerinin verildiği bir beldede, İslâm düşmanlığı yapmayan yahut kendilerini Müslüman zanneden bir halka berber karışık sulh içinde yaşadıkları bir zamanda, mutlak olarak “müşriklerin/kâfirlerin canı ve malı helâldir” söylemi yapmak ve bu söyleme göre hareket etmek, hem amelî hem de siyâsî boyutları itibariyle câiz değildir. Onların mallarını gaspetmek yahut canlarını almak; ticarette ya da emânette aldatmak ve hıyânet etmek helâl değildir.

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “O mü’minler ki; emânetlerine ve sözlerine riâyet ederler.” (Mu’minûn: 23/8)

Âyet-i kerîmede mü’minlerin yer ve zaman söz konusu olmaksızın, Müslüman ve kâfir ayrımı yapmadan emânetlerine ve sözlerine riâyet ettikleri beyân edilmiştir. Âyetin tefsîrinde İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Emânet ve ahit, insânın gerek dîn, gerek dün­yâ işlerinden söz ya da fiil olarak yapmakla yükümlü olduğu her bir hususu ifâde eder. Bu ise insânlar arası geçimi, verilen sözleri ve başka hususları kap­sar. Bundan maksat ise bunları gereği gibi korumak ve yerine getirmektir. Emâ­net, ahitten daha genel bir mânâ taşır. Her bir ahit daha önce hakkında söz, fiil ya da inanış söz konusu her bir husus bir emânettir.” (el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 12/107.)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Yani kendilerine bir şey emânet edildiğinde hıyânet etmezler, onu sâhibine teslim ederler. Söz verdiklerinde veya akit yaptıklarında bunu yerine getirirler. Münâfıklar gibi yapmazlar. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onlar hakkında şöyle demiştir: Münâfığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiği zaman sözünde durmaz ve emânete hıyânet eder. (Buhârî-Müslim)” (Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 5/463.)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allâh size emânetleri ehline vermenizi emreder.” (Nisâ: 4/58)

Âyet-i kerîmede emânetlerin sâhiblerine verilmesi emredilmiştir. Emir ise aksi bir karine olmadığı sürece vucuba delâlet eder. Böylece emânetleri sâhiblerine vermenin farz olduğu açık olarak ortaya çıkmaktadır. Bunda sâlih yahut fâcir ayrımı yoktur. Âyetin tefsîrinde İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “İcmâ edildiğine göre: İster iyi, isterse de fâcir kimseler olsunlar, emânetler sâhiblerine mutlaka geri verilir.” (el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 5/256.)

Meşhur olduğu üzere hicret esnasında Mekkeli bazı kimselerin malları Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de emânet bulunuyordu ve o, bu emânetleri sâhiblerine ulaştırmak için Alî radîyallâhu anh’ı geride bırakmıştır. Medine de kuracak olduğu devlette kullanmak için bu mallara el koyabileceği halde bunu yapmamıştır.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadiste ise şöyle demiştir: “Emâneti yerine getir. Sana hıyânet edene hıyânet etme.” [Ebû Dâvûd (3535); Tirmizî (1264)…]

Hadîs-i şerifteki emîr ve nehiy geneldir. Müslüman ya da müşrik hiçbir kimseye hıyânet etmek câiz değildir.

Yine bilindiği üzere Müslümanlar Hayberi kuşattıklarında belli bir dönem kıtlık çektiler ve ehil eşeklerini keserek pişirdiler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise bunu öğrendiğinde ehil eşek eti yemeyi yasakladı. Aynı sıralar büyük bir sürüde çobanlık yapan Yesar isimli Yahudi, Müslüman oldu. O andan itibaren kalesine geri dönmedi ve çobanlık yaptığı koyunları ne yapması gerektiğini sorduğunda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ona, koyunları salmasını ve ufak taşlar atarak Yahudi kalesine doğru yönlendirmesi emretti. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem savaş halinde olduğu ve kıtlık çektikleri bir durumda dahi o koyunlara el koymamış ve geri göndermiştir. Zîrâ o koyunlar Yesar radîyallâhu anh’a emânet edilmişti. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Allâh, hâinleri sevmez.” (Enfâl: 8/58)

İmâm Nevevî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âlimler, savaşta kâfirleri ne şekilde olursa olsun aldatmanın caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak verilen emân ahdine veya anlaşmalara ihânet suretiyle yapılacak aldatma helal olmaz.” [el-Minhâc Şerhu Müslim: 12/45.]

Anlaşılacağı üzere, dâru’l-küfürde ikâmet edipte kâfirlerin himâyesi altında can ve mal emniyetiyle yaşarken “müşriklerin/kâfirlerin canı ve malı helâldir” söylemi yapmak hem amelen hem de siyâseten câiz değildir. Onlara karşı yapılacak hıyânet, gadr, aldatma ve gasbetme fiilleri helâl değildir. Müslüman, her zaman ve zeminde emin olan kimsedir. Dâr farkı olmaksızın kimseye hâinlik yapmaz, sözünde durur, emânete hıyânet etmez, akdini yerine getirir, borcunu öder, hırsızlık yapmaz, hileli mal satmaz… ve bunlardan râzı olmaz.

Ancak günümüzde kendini tevhîde nispet eden bazı kimseler, safların ayrışmadığı, kâfirlerin emânıyla oturdukları ve hatta dâru’l-emân olarak değerlendirilecek olan coğrafyalarda Ebû Basir ile Ebû Cendel’in ve de arkadaşlarının -radîyallâhu anhum ecmâin- kıssasını delîl getirerek, mutlak olarak dâru’l-küfür de “müşriklerin/kâfirlerin canı ve malı helâldir” demekteler. Onlar bu noktada hak bir olayı, bâtıl bir şekilde değerlendiriyorlar ve farkedilmesi gerekli olanı fıkhedemiyorlar. Zîrâ Ebû Basir ile Ebû Cendel radîyallâhu anhum, kendilerini delîl alanlar gibi dâru’l-küfürde oturmuyorlardı ve kâfirlerin emânı altında da yaşamıyorlardı. Yani müşriklerden bedenen ve amelen tamâmen ayrılarak safları belirginleştirmişlerdi. Sonra onlar kendileri için belirledikleri bölgelere giren kâfirlere İslâm’ı sunuyorlardı ve ancak kabul etmeyenlere savaşıyorlardı. Onlar, kendilerini delîl alanlar gibi ticâret yapıp ta ödemeleri gerekli olan borcu asla vermemezlik etmemişlerdi. Kendilerine güvenilerek bir şey emânet edildiğinde kesinlikle hâinlik etmemişlerdi. Onlar, İslâm’ı tebliğ ediyorlar ve kabul etmeyenlerle güçleri nispetinde savaşıyorlardı. Böylece onların canlarını muhârib olduklarından ve mallarını da ganimet olduğundan dolayı alıyorlardı.

Bu gün dâru’l-küfürde mutlakolarak “müşriklerin/kâfirlerin canı ve malı helâldir” diyerek amelen ve siyâseten fıkıhsızca hareket eden kimseler, hem kendilerine hem de Müslüman kimliğine büyük zarar vermektedirler. Sakallı erkeklerin ve çarşaflı bayanların hırsız olarak ya da gasbcı olarak anılması, kişilerin İslâm davasına verebilecekleri en büyük zararlardan biridir. Rabbim böyle bir cürümden bizleri korusun. Allâhumme Âmîn.

 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Abdullah Saîd el-Müderris.

1434h. / 2013m.