«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Câhiliye

Câhiliye

Yerin ve göğün tek hâkimi olan Allâh’ın ismiyle…

Bilindiği üzere yeryüzünde genel olarak iki yaşam tarzı ve hayat nizâmı vardır. Bunların birincisi İslâm Dîni’dir.

İslâm Dîni:  Değer, ölçü, düşünce, inanç, hüküm, ahlak ve yaşam sistemi… Allâh Azze Celle’ye dayanan Kur’ânî bir Dîn’dir.

İkincisi ise Câhiliye’dir. Câhiliye: Lügatte kaba davranmak, tanımamak ve bilmemek gibi mânâlara gelir. Istılahta ise: İslâm dışı toplumlara, tutum, davranış, yaşantı ve sistemlere verilen isimdir.

Buna göre Câhiliye Sistemi: Düşünce inanç, hüküm ve yaşayış biçimi İslâm olmayan, zannî hükümlere dayanan bir sistemdir.

Câhiliye sisteminin en belirgin özelliği, İslâm emrettiği ilme değil de, beşerin zannına dayanmasıdır. Bunun neticesinde de câhiliye toplumu, heva ve isteklerinin peşinden giderek hükümler koyan, ilimden uzak “câhil” insânlardır. İslâm’ın hâkim olmadığı her belde de tam mânâsıyla câhiliye sistemi hâkimdir.

Câhiliye, kula kul olmanın ismidir. Câhiliyeyi benimseyen, onunla yaşayıp, onun hudutlarına göre şekillenen bir kimse, bu nizamı oluşturan kimselerin kulu olur. Bu nizamı koyan ister fert, ister toplum ve de ister (millet) meclis(i) olsun netice değişmez.

İnsânları kula kulluktan kurtaran tek nizam ve yegâne dîn, İslâm Dîni’dir. O, insânları kula kulluktan, Allâh’a kulluğa çağırır. Nitekim Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Onlar hala câhiliye devrini mi istiyorlar? Yakinen bir kavim için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide: 5/50)

Bu âyet câhiliyeyi ne de güzel açıklıyor. Zîra câhiliye âyette zikrolunduğu üzere, insânın insâna beşerin teşri kıldıklarıyla hüküm vermesidir. Zîrâ beşeri sistemlerde yani câhiliye bataklığının hâkim olduğu beldelerde insânlar, düşünce ve ad(âl)etlerini, değer ve ölçülerini kanun ve hükümleri yine kendi gibi mahlûk olan insânlardan alırlar.

Câhiliye sisteminin birçok çeşidi vardır. Allâh’ı inkâr edip, her şeyin kendiliğinden var olduğunu iddia eden madde perestlik, birçok ilâh kabul eden putperestlik, nefislerini önder edinen düzenler… Bunlardan bazılarıdır. Allâh’ın hâkimiyetinin yalnızca gökleri kuşattığını söyleyerek, yeryüzünün hâkimiyetinde nefislerini ve hevalarını hüküm koyucu olarak belirleyen, ibâdeti camilere has kılıp, îmânlarını oralara hapseden bir sistem de câhiliyenin bir çeşididir. Hâlbuki Allâh Subhânehu ve Teâlâ: “Yerde de, gökte de ilâh olan yalnızca Allâh’tır” (Zuhruf: 43/84) buyurmuştur.

Evet, yerin ve göğün yegâne Rabbi Allâh’tır. Ancak câhiliye sistemi bunu kabul etmemektedir. Bunun en güzel örneği Mekke câhiliye toplumudur. Nitekim âyette: “De ki: Sizi göklerden ve yerden kim rızıklandırıyor? Kulaklara ve gözlere sâhib olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkartıyor? Bu işleri yapan kimdir? Allâh, diyeceklerdir…” (Yunus: 10/31) buyrulmuştur.

Âyette görüldüğü üzere, Mekke müşrikleri, tıpkı günümüz insânları gibi, yerin ve göğün yaratılışının Allâh’a ait olduğunu, rızkı onun verdiğini ve gökyüzünün hâkimiyetinin O’na ait olmuş olduğunu kabul ediyorlardı. Ancak onlar, yeryüzünün hâkimiyetini yani insânların yaşayış biçimlerinin ve hayat nizamlarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor ve nefislerine hoş gelen hükümlere binâen hayatlarını idame ettiriyorlardı.

Onlar -bu günün insânları gibi- içkiyi helal görüp, kumarı bir eğlence kabul ediyor, faizden aldıkları haram kazançla zevkusefa sürüyorlardı. İnsânlara zulmetmeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Hatta zâlimlikleri o denli acımasız bir hal alıyordu ki, kızlarını diri diri gömüyorlardı.

Zâlimlikleri sadece başkalarına değil, kendilerine karşı da gerçekleşiyordu. Onlar şirk, küfür ve câhiliyeye o denli batmışlardı ki, ölümün yakınlığını ve sonrasını düşünemiyor, kabullenemiyorlardı. Onlar, Allâh Celle Celâluhu ile birlikte birçok puta tapıyor, hatta sadece putlarla da yetinmeyip, Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara da ibâdette bulunuyorlardı…

İşte bu ve buna benzer fiiller câhiliye sisteminin parçalarıdır. Bu câhiliye amelleri altıncı asra hapsolmamış, maalesef ki günümüze kadar da ulaşmıştır. Zîrâ o gün olduğu gibi, bu günde yıldızların ve gezegenlerin etkisi altında bulunduklarını zannedenler, çeşitli heykellerin önünde, anma törenleriyle, modern secdeye duranlar, zor zamanlarda “yetiş ey falan” diyerek Allâh’tan başkasını yardıma çağıranlar, Şeyh! Hoca! Kral! Denilen canlı putların önünde her şeylerini feda etmeye hazır olanlar, kudret sâhibinin dışındakilerden şefaat ve yardım umanlar… Acaba Mekke câhil müşriklerinden çok mu farklı durumdalar?

Bu gün insânlar, câhiliye yöneticileri ve belâmları tarafından küfür bataklığında yaşamaya itilmiştir. Bunu görmek isteyen bir kimsenin günümüz insânlarının yaşayış biçimlerine, ahlâkî düzenlerine, faiz nizâmlarına, ahlaksızlık yuvalarına, medya ile toplumlara aşılanan ifsâd virüslerine bakması yeterlidir.

Evet, tüm bu câhiliye amellerine bakıldığında, günümüzdeki insânların başına musallat edilen korkunç belalara, eziyetlere, zulüm ve musibetlere neyin sebeb olduğu kolayca anlaşılacaktır.

Bu gün beşeriyetin çoğunluğu şehvet gibi hayvânî duyguların peşinde nefes nefese koşmaktadır. Günümüz zâlimleri, câhiliye sistemi ile hedefledikleri bu hayvânî duygulara, Mekke Câhiliyesi’nde olduğu gibi kılıflar uydurmaktalar. Nasıl ki Mekke toplumu yaptıklarını İbrâhimî Şeriata nisbet ettilerse, günümüz insanları da çıkardıkları şehevî ve nefsî hükümlerine ılımlı İslâm, çağdaş İslâm, modern İslâm… kılıflarını kullanıyorlar. Hâlbuki İslâm hâlis ve katışıksız bir dîndir. Rabb Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Halis dîn ancak Allâh’ındır.” (Zumer: 39/3)

“Doğrusu Allâh katında (fayda veren) tek dîn İslâm’dır.” (Ali İmran: 3/19)

Âhirette insânları kurtaracak, fayda verecek tek din, halis, katışıksız ve öncesine veya sonrasına başka bir ek almayan, İslâm Dîni’dir. İslâm tek dîn olduğu gibi, câhiliyede tek bir millettir. Ve günümüzde câhiliye sistemleri İslâm’a karşı bir olmuş saldırmakta ve Müslüman olduğunu iddia eden birçok kimseye zulmetmektedirler…

Zamanımızda İslâm yiğitleri, altıncı asırda olduğu gibi garip kalmıştır. Peki, İslâm yiğitleri, gariplikten nasıl kurtulacaktır?

Peygamber asrındaki gariplerin kurtuluşu nasıl ki Kur’ân ve Sünnet ışığında dirilmekten geçtiyse, bu günkü gariplerin kurtuluşu, var oluşu, zilletten kurtulup izzeti buluşu da, ancak Kur’ân ve Sünnet’i hayat nizamı edinmek ile gerçekleşir. Zîrâ fert ve toplumlar kendilerini değiştirmedikçe, Allâh Azze ve Celle onların durumlarını değiştirmez.

Yani câhiliye zulmünden kurtulmanın tek yolu, Allâh’ın yardımı ve zaferinden geçmektedir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın yardımı ve zaferi, onun ipine tutunan, dîni ve kelâmı ile yaşayan kimselere gelecektir.

Nitekim bu hususu Ömer radıyAllâhu anh’ın Sad bin Ebi Vakkas radîyallâhu anh’ı Kadisiye Savaşı’na yollarken ki şu sözleri, ne de güzel açıklıyor: “Ey Sad’ın annesinin oğlu! Biz ehli küfürle savaşırız ve onları yeneriz. Zîrâ biz Allâh’ın ipine sarılırız, onlar ise Allâh’ın sınırlarını çiğnerler. Bundan dolayı Allâh bize yardım eder ve biz onlara karşı galip geliriz. Fakat bizlerde onlar gibi Allâh’ın hudutlarını çiğnersek, işte o zaman Allâh bizden yardımını keser ve onlar bize galip gelirler. Zîrâ malca ve sayıca bizden daha üstündürler.”  

Bu gün dünyâ üzerinde Müslümanların zayıf bir durumda olmaları, hiç şüphesiz Allâh’u Teâlâ’nın hudutlarına, hükümlerine, kısaca İslâm Dîni’ne gereken önemi tam mânâsıyla vermemelerinden dolayıdır. Sonuç olarak, bugün câhiliye karanlığında kaybolmuş bir dönemde yaşamaktayız. Şirkin ve küfrün neredeyse her çeşidi yeryüzünü kaplamıştır. Allâh’ın hükümlerine bu asırda tamâmen sırt dönülmüş, beşeri sistemler dünyâya hâkim olmuştur.

Böyle bir dönemde câhiliye karanlığının son bulması ancak sağlam bir akide ve ahlakı yaşamak ve yaşatmaya çalışmaktan geçmektedir. Müslümanların galibiyet ve zaferleri yalnızca gönüllerine ve bedenlerine Allâh’ın hükümlerini hâkim kıldıkları zaman söz konusu olabilir. Bu da ancak Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem gibi Kur’ân ışığında, câhiliye karanlığını bertaraf etmek ve onun nuruyla tekrardan dirilmek ile geçekleşir. Allâh’u Teâlâ bizleri bu günkü câhiliye karanlığına rağmen Kur’ân nuruyla dirilenlerden kılsın ve doğru yoldan bizleri ayırmasın. Allâhumme âmîn.

Garipleri gâlibiyete İslâm ile ulaştıran Allâh’a hamdolsun. Dönüşümüz O’nadır.

 

  Abdullâh el-Eşrefî