«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Bu Gidiş Nereye?

Bu Gidiş Nereye?

BU GİDİŞ NEREYE?

Esedullâh Saîd

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle…

İnsan, sahte rablerin, ilahların, tanrıların kulu değil. İnsan, hem Allah’ın, hem de başkalarının kulu da olamaz, onlara kullukta yapamaz. Kulluk için yaratılan, yalnızca kendisini yaratan ve yaşatana kul olmalı. “Abd” kelimesi “kul” ve “köle” manasına gelen bir kelime. Rabbimizin en sevdiği iki isim olan; “Abdullah”, Allah’ın kulu, “Abdurrahman”, Rahman’ın kulu demek. Sadece Rahman olan Allah’ın kulu olanlar, bu isimleri alanlar, “Abdulbeşer” olamaz, beşere kulluk yapamazlar. İslam, kula kulluğu kaldırmak için var.

Bunun yaşanmış örneklerini tarihimizden görelim:

Müslüman orduları Perslerin topraklarını fethe başlamışlardır. Ordu komutanı sahabeden Sa’d bin Ebi Vakkas radıyallahu anhu iken, Perslilerin komutanı ise Rüstem’dir. Rüstem, Sa’d raduyallahu anhu’dan sorularını cevaplaması için birisini göndermesini ister. O da sahabeden Mugire bin Şube radıyallahu anhu’yu gönderir. Rüstem, Mugire radıyallahu anhu’ya “yurdunuza dönün!” der. Mugire radıyallahu anhu ona:

“Biz dünyayı istemiyoruz. Bizim arzumuz ve kastımız ahirettir. Allah, bize bir peygamber gönderdi ve ona dedi ki: ‘Bu taifeyi dinimi kabul etmeyenlere musallat ettim. Onlar ile dinimi kabul etmeyenlerden intikam alacağım. Dinime sıkı sıkaya sarıldıkları müddetçe onları galip getireceğim.’ Bu din hak dindir. Bundan yüz çeviren pişman olur. Bu dine sarılan aziz olur.” Der.

Rüstem: “O din nedir?” diye sorunca, Mugire radıyallahu anhu şöyle cevaplar: 

“Temeli Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ve Allah katından gelenleri tasdikten ibaret olan bir dindir.”

Bunun üzerine Rüstem: “Bu ne güzel şey, başka neler var?” diye sorar. Mugire radıyallahu anhu ise hemen ardından şunu söyler: “Kula kulluktan Allah’a kul olmaya davet var.”

Sorular ve cevaplar devam etse de burada cevap bizler için önemli. Evet, Persler, Allah’ın kullarını kendilerine kul yapmışlar ve asırlar boyunca bir Kisra’dan diğerine bu kulluk devam edegelmişken, Mugire radıyallahu anh, İslam ile bunu son verileceğinin müjdesini vermektedir. Tabi Rüstem ile bu elçi gönderme olayı devam eder.

Bir başka sefer ise Ribi bin Amir radıyallahu anhu gönderilir. O, tam bir izzet ile Rüstem’in nakışlı yastıklar ve kadifeden halılarla, yakutlar ve inciler ve de daha nice dünya süsü ile süslenmiş çadırına girer. Girer girmesine ama onun kıyafetleri eski ve tozludur, atı çelimsiz, saçı sakalı da bakımlı değildir. Elinde de eski kılıcı, mızrağı ve kalkanı ile içeri girince, silahını bırak diyenlere ben kendi isteğimle gelmedim siz çağırdınız diyerek silahını bırakmaz. Bir yandan da atıyla çiğnediği halıları bu seferde mızrağının ucuyla deler. Şan şöhret gösteri budalalarına bunların kendi gözündeki hiçliğini ifade eder. Sonunda ona da sorarlar: “Niçin geldiniz?” Cevap şöyledir:

“Allah bize dilediğini kula kulluktan kendisine kulluğa, dünya sıkıntısı ve meşakkatlerinden feraha çıkaralım. Dinlerin zulmünden kurtarıp, İslam’ın adaletine ulaştıralım diye bir peygamber gönderdi. Kullarını davet etmemiz için bize bir din gönderdi. Kim bu dini kabul ederse bizdendir. Bizlerde döner gideriz. Kim de kabul etmezse, Allah’ın va’d ettiğine kavuşuncaya dek onlarla savaşırız.”

Evet, dünyaya meyil etmeyen, Allah için yola revan olan Allah’ın askerlerinin sözlerinden ikisinin sözlerini gördük. Allah onlardan razı olsun.

Ne hazin ki bu gün, yıkılanların yerine yenileri konulmuş; bu günde adları ve zamanları farklı olsa da icraatlarıyla yeni Kisralar ve Kayserler var. Ve dün olduğu gibi bu günde Allah’ın kullarına kendilerine “kul” ve “köle” yapmışlar ve yapma gayretine girişmişler. Allah’a karşı şeytanca tavır takınanlar Allah’ın kullarına da müstekbirlik yapmaktalar. Köle tacirlerinin dilinden “özgürlük!” kelimesi ve ellerinden ise zincirler düşmüyor.

“Hürriyet” ve “özgürlük” kelimeleri ağızdan ağıza, memleket memleket dolaşıyor. İnsanlığa musallat olmuş canavarların dahi söyleminde yine bu kelimeler var. Ancak onların nazarında ve onları dinleyenlerin yanında bu kelimelere bakışlar farklı olarak algılanıp, algılattırılıyor. Düşüncelere ve bedenlere yönelik olarak hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyip, her türlü isyan fikrini, rahatça dillendirip, yaşayabilmek birilerinin “özgürlük!” anlayışı olmuş. Kulların Rabbine karşı isyana; “özgür irade!” ve “hür yaşam!” diyenlerin ise, hem bedenleri ve hem de zihinleri köle…

Çağın insanı modern köleyken, bunu çokta önemsediği yok. İş temposunun gelgitleri arasında beynin ve bedenin hapsedilmiş olması normal olarak algılanmakta. Tabi köleleştirme bununla da kalmıyor. İsyan rejimleri iş başında hiç durmadan mankurtlaştırma faaliyetlerini sürdürüyorlar.

Robotlaştırdıklarının kumandalarını ellerinde tutanlar kendilerini onların sahibi olarak görüyor. Kendilerini firavun gibi hissediyorlar ancak firavunun dediği gibi “ben sizin en yüce rabbinizim!” sözünü yüksek sesle demiyor ya da diyemiyorlar. Gerçi bu ülkede birileri yarı tanrı(!) ilan edilip, yeni oluşturan izm için, Türk’ün yeni dini(!) ilan edilmiş ancak şakşakçıların sesinden başka pek seste çıkmamıştı. Ya da çıkamamıştı. Önce asıp sonra mahkeme edilen, ölüsü dahi mezardan çıkarılıp tekrar asılanların olduğu bir dönemde, seslerinin çıkabilmesi çokta kolay değildi elbette. Ama bu güne ne demeli? Tam bir teslimiyetle isyan rejiminin kutsanmasını nasıl izah etmeliyiz?

Dün kurulan kurumlar bu gün kanıksanmış. Onların ne yaptığının, kime ve neden hizmet ettiklerinin kimse farkında bile değil. Çağın illüzyonistleri çok başarılı. İsyanı sistemleştiren rejimleri nasıl göstermek istiyorlarsa öyle gösterebiliyorlar. İslam’a savaş açanlar bile İslam kahramanı olabiliyor. “Köle Yetiştirme Kurumları” birbirleriyle uyumlu çalışıp ve yarışıyorlar. Hedefleri; gözleri boyayıp, “vatan millet Sakarya” eşliğinde nesilleri uyurgezer olarak yürütmek. Uyurgezerler için düşünme ve sorgulama gibi zihni faaliyetlere yer yok. Düşünemeyen, akledemeyen, sorgulayamayan toplumun fertleri sadece efendilerini alkışlıyorlar. Her sözleri tartışılmaz emir olarak telakki edilenler, tartışmasız her şeyi iyi bilip, güzel yapan, böyyük adamlar(!) işlerin başındalar. Şakşaklar arasından yükselen cılız bir, iki ses duyulmuyor bile.

Algı operasyonlarının çokluğundan beyinler iflas edecek durumda. Nöronlar bile isyankâr. Egemenlerin ülkesinde, egemenlerin kul ve köleleri, egemenlere hizmet ediyorlar; seve seve, güle oynaya. İnandıkları değerlerle çelişen ve çatışan şeyler egemenlerden geldiğinde, inandıkları değerler ikinci, üçüncü, onuncu sırayı alıveriyor. Efendilerinin değerleri ise en yüce emir olarak birinci sırada, rakipsiz, eşsiz! Bir küçücük akvaryumda yaşayıp kendini özgür sanan lepistes misali egemenlerin akvaryumlarındaki toplum kendini özgür sanıyor, hür zannediyor. Özgürlük tanımı çarpık olanların da kendilerini özgür olarak hissetmeleri gayet normal! Kula, kulluk ve kölelik, uyurgezer çoğunluğu hiç mi hiç rahatsız etmiyor.

Sorulduğunda “Müslüman’ım!” diyenlerin, Müslümanlık tanımları da değişmiş, değiştirilmiş. Her Cuma özellikle topluca yeniden format atılıyor. Peygamberimizin minberi işgal edilmiş, işgalciye “işgalci” bile denilmiyor. Bir kıldır-kaç çıkıp: “Laisizm, demokrasi ve Kemalizm İslam ile bağdaşmaz. Ey cemaat! Peygamberimiz olsaydı bunların hiç birini kabul etmezdi. Bunlardan beri olun! Bunlar, İslam’a alternatif sistemlerdir. İslam, Allah’ın diniyken bunlar beşerin kendine uydurduğu dinlerdir. İslam, ehline hakiki özgürlüğü sunarak cennete çağırırken, bu sistemler ise insanları kullara kul köle yapmakta ve cehenneme çağırmaktadır.” Demiyor.

Eline tutuşturulanı okuyan cami memuru çok, Rabbimizin buyruklarının tamamını anlatan “peygamber varisi imam” ise yok. Tabi ki 657. maddeye tabi olan memur, efendilerine laf söylemiyor, kendine emir buyrulanı yapıyor, İslam’ı siyasete karıştırmıyor! Camiye Kur’ân’ın ve Sünnet’in belirli hükümlerinin girmesi yasak! Aksi olursa camiler siyasete alet ediliyor!!! “Sallabaşını al maaşını!”, “benim memurum işini bilir!” sözleri demokrat ülkenin, demokrat camilerinde farklı icra ediliyor.

Atadan, dededen Müslüman(!) olanlar, Müslüman olmanın ne demek olduğunun farkında değiller. Ağızlarında gevelenen üç, beş kelime zihinlerinin ne kadar boş olduğunun acı bir göstergesi. Zihinleri boş olanların hayatlarının İslam ile dolu olması da mümkün değil elbette. Müslüman, yalnızca yaratan ve yaşatan, hak ilahın emirlerini dinleyen, yalnızca O’nun otoritesini kabul eden ve yalnızca Âlemlerin Rabbine teslim olup, boyun eğen kişi…

Allah ile birlikte egemen güçlere, sahte tanrılara, firavun gibi kendini rab yerine koyanlara teslim olmak, onlara boyun eğmek, kayıtsız şartsız onlara itaat etmek, onların otoritelerini en yüce otorite olarak kabul etmek bir Müslümanın yapabileceği bir iş değil. Bunun adı: Şirk. Ve Bunu yapanın adı da: Müşrik.

Şirki cahiliye dönemi Araplarında aramaya gerek yok. Bu günde şirk tüm dünyada alabildiğinde yaygın… Ve dünya insanlarının çoğu da müşrik… Çağdaş cahiliyelerde egemenliği elinde bulunduran firavuni güçler, Allah’ın kullarını tevhidden şirke çağırmaktalar. Şirke götüren yolların hepsi serbest! Tevhide çağırmak ise yasak! Şeytanın dostu olan müşriki otoriteler, bataklıkları deşifre edenlere karşı son derece hazımsızlar. “Gelin, sadece Allah’a kul olalım!” diyenler bölücü ve hain… Şirk, hız kesmeden eğitim ve öğretime devam ederken, tevhidi öğreten yerler ise mahzun ve kaçak…

Küçücük yavrulara çizgi filmlerle musallat olan hain bir zihniyet var. O zihniyetin temsilcileri, nerdeyse adını söyleyebildiler mi, minik dimağlara organize olarak musallat oluyorlar. Beyinler, sabah ve akşam yıkanmakta. Devlet bütçesinin büyük bir kısmını “beyin yıkama” operasyonuna ayırmış durumda. Modern binalar, yeni beyin yıkayan müfredatlar, yeni yeni beyin yıkayıcılarla, egemenler yeni kul ve kölelerini yetiştiriyorlar.

Kollara vurulan aşılar gibi beyinlerde aşılanıyor. Aşılananlar birçok özelliklerini kaybetmekteler. Temiz fıtratlılar, şirkin ve günahın ellerinde ve yerlerinde kirletilip, pisletiliyor. Ancak bu durumun ne kendileri, ne aileleri ne de toplumun diğer fertleri farkında. Farkında olanlar ise, aşıyı kabul etmeyen aşırıcılar! “Kral çıplak!” diye bağıranların ağızları kapatılırken, ellerine kelepçeler takılıp toplumdan uzaklaştırılıyor. Yeni yeni mihne dönemleri yaşanıyor.

Köleleştirme ilkokuldan üniversiteye kadar son hızla devam etmekte. Bir nesil görevini yapıp egemenlerin kulu ve kölesi olunca bir müddet sonra kendileri aynı mevkie gelerek yeni nesilleri bu seferde kendilerine kul ve köle yapıyorlar. Firavunlar döngüsü devam ediyor.

Kölelere öğretilen nakarat, hem efendilerin, hem de kölelerin dilinde: Medeni toplum… Medeniyeti katledip, yerine kendi sözde medeniyetlerini kuran münafıkların medeniyet algısı da farklı. “Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak!”, “çağdaş uygarlığı yakalamak!” sözlerinin ardında yatan mana, aşağılık batının kuyruğu olmak… Sonunda gelinen nokta, çağdaş uygarlık yakalanmış, hatta çoktan geçilmiş bile!

Yeni yetme, batı aşığı nesil, medeniyeti teknolojiyle ölçüyor. Uygarlığın körpe çocuklarının medeniyeti merkezine koyduğu şeylerden birisi de baş döndürücü hızıyla namahrem tanımayan, batının ve batıcıların ajanı: Teknoloji…

Körpe dimağların gözünde teknolojide ilerlemek medeniyette ilerlemenin bir göstergesi… Oysa sözde uygar ve medeni olarak sunulan batılıların kanlı ve vahşi tarihi ortada… Ayıpları tarihlerinden taşmakla kalmıyor, fışkırıyor. Bu günkü zillet içerisindeki halleri de…

Hem bireysel, hem ailevi, hem de toplumsal olarak çöküşü yaşayan, tam anlamıyla batan bir batı var karşımızda. Hiçbir tutunacak değerleri kalmayıp, kendini teknolojisi ile uyutmaya çalışan yitik insanlardan oluşan bir bitik batı! Belki bu zamana kadar hiç bu kadarda düşüş yaşamayan bataklığın üreticisi ve tellalı, insanlığın düşmanı batı! Bir zamanlar Osmanlı’ya “hasta adam!” diyen, ruhi bulanım ve stresin temsilcisi batı, bu gün ölüm döşeğinde… Maddeyi önceleyip, şehevi hedefleri hayatın gayesi olarak gösterenler, büyük ve kaçınılmaz iflasın eşiğindeler.

Hedonizmin vatanındaki, zevk ve eğlenceler, nimet ve servetler manevi açlığı doyurmuyor. Maddenin peşindekiler, yanlış bir yolda ömürlerini tüketmekteler. Ne üzücü ki, onların peşine takılmak, onlar gibi olmak, dün övüldü, bu günde övülüyor. Yeni nesiller, batılların fotokopili nesilleri…

Onca okullara, üniversitelere, öğretmenlere akademisyenlere rağmen batıda ve Türkiye’de gelinen nokta bu… Neden böyle? Çünkü insanlık ailesi, kullara kul ve köle yapıldı ve yapılmaya çalışılıyor. Medeniyetin merkezine Allah’ın dini konulmalıyken, izmler konuluyor. Madde, her şey olarak görülüp, mana gözden kaçırılıyor. Dünya, insanın tek yaşanılacak yeri olarak algılattırılıp, ahiret hesabı ise unutturuluyor. Madde ölçüsünde bir medeniyet telakki ettirilip, insanlığın hasta ruhu madde ve teknolojiyle sarılacak sanılıyor.

Gelinen bu noktada, İslamsız ve imansız bir eğitim ve öğretim, insan kılıklı canavarlar yetiştiriyor. Diplomalı canavarlar, acıkınca yavrusunu yiyenlerden daha da vahşice yemek için değil, zevki ve menfaati için öldürüyor. Duygularını yitirenler, hiçbir şey de hissetmiyor. Merhamet ve benzer İslami ve insani hasletlere yabancılaşılmış, öze yabancılaşıldığı gibi…

Şimdi son söz ve son soru:

“Dışı çürük, içi çürümüş nesillerle, bu gidiş nereye?”

Esedullâh Saîd el-Muallim

1437/2016