«
  1. Ana sayfa
  2. EDEBİYAT
  3. Bir Ebabil Olamadık

Bir Ebabil Olamadık

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle…

Biz insanoğlu doğduk, büyüdük ve ölüyoruz. Peki bizler neden var olduk ve nereye gidiyoruz?

Bizler kimiz?

Amacımız nedir?

Ne için yaratıldık ve şu an ne haldeyiz?

Doğru bizler insanoğluyuz… Hedefimizi, amacımızı, ne kadar unutsak da…

Hani Rabbimiz, bizden bir söz almıştı ya, hatırladık mı?

“Ben” demişti, ”yoksa ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”

Bizlerde; “EVET” ya Rab! Sen bizim Rabbimizsin” demiştik. Peki neden sordu bu soruyu yüce yaratan? Acep bugünler için olabilir mi?

Şimdi tekrar soralım aynı soruyu…

Unutmuş muyuz?

Başka şeylerin ardına mı takılmışız?

Belki de Rabbimiz, bugünler için sordu bu soruyu hiç düşündük mü?

Yoksa o toplanılan günde, yâni “Kâlu bela” gününde “evet, sen bizim Rabbimizsin” demekte ne var!

O gün verilen sözün, şimdi tutulma zamanı olabilir mi?

Hatırlıyor muyuz? Bir gün Ebrehe adında bir zalim, Rabbimizin beytini kıskandı. O beyti yâni, Kâbe’yi yıkmak için, büyük bir ordu topladı. Hatta öyle bir ordu topladı ki, karşısında durmaya “kimsenin” gücü yetmez!” deniliyordu.”

Ebrehe yola çıktı. Mekke’ye varmasına az kalmıştı. O güne kadar Rabbinin evini koruyacak kimse, onun karşısına çıkmamıştı. Ancak sonrasında biri, Ebrehe’nin yanına çıkmak için izin aldı.

Gelen Abdulmuttalibdi. Ebrehe sonunda, Kâbe’yi yıkmasına engel olmak adına, karşısına bir kişinin çıktığını görünce sevinmişti. Yıkmak istediği yerin değerli bir yer olduğunu biliyordu. Fakat karşısına engel olmak adına birinin çıkması, Onu daha değerli kılıyor ve bu da Ebrehe’yi mutlu ediyordu.

Abdulmuttalib konuştu;

 -‘’Ey Ebrehe! Sen, benim develerime el koymuşsun! Onları istiyorum.’’ dedi

Evet, Ebrehe yoldaki develere el koymuştu. Fakat Kâbe’yi yıkmaya giderken, develerin derdine düşen bu adam karşısında çok şaşırmıştı.

”Sen” demişti Ebrehe, ”Develerin derdine mi düştün? Ben ki, sizin en değerlinizi, kutsalınızı yıkmaya giderken. Yoksa develerin Kâbe’nizden daha mı değerli?’’

Bunun üzerine Abdulmuttalib:

-“Ben develerimin sahibiyim, onları koruyacak olan benim. Kâbe’nin sahibi ise Allah’tır. O’da evini koruyacaktır” dedi…

Abdulmuttalib develerine kavuşmuştu. Lakin büyük bir fırsatı kaçırmıştı. Peki neydi o fırsat?

Ebrehe ne için saldırıyordu Mekke’ye biliyor muyuz? O sırf altından yaptırdığı kutsalına bir bedevi geldiği ve orayı küçük düşürdüğü, yâni kutsalına el sürüldüğü için Kâbe’yi yıkmak istiyordu. Yoksa kimse bir şeyini çalmamıştı. Mekkelilerin de onunla alıp veremedikleri bir şey yoktu.

Yâni Ebrehe kutsalı için çıkmıştı yola, varıyla yoğuyla. Ancak Abdulmuttalib kutsalını Rabbine bırakmış, develerinin derdine düşmüştü. Adını yüce kitaba yazdırmak varken, tercihini malı yönünde kullanmıştı…

Peki, Kâbe yalnız mıydı? Sahipsiz, kimsesiz miydi? Elbette değildi! Abdulmuttalib doğru söylemişti, Kâbe’nin sahibi vardı ve Onu elbette koruyacaktı.

Ebrehe Kâbe’yi yıkmak üzereyken, tüm Mekkeliler dağlara sığınmıştı. Önünde kimse kalmamıştı. Ve sonrasında gökyüzünde bir karartı “EBABİLLER”

Evet, bunlar Allah’ın ebabil ordusuydu. Rahmân beytini kimsesiz bırakmadı. Büyük fillerle gelenlerin karşısına, küçücük ebabillerini çıkarttı. Ayaklarında madden ufacık, maneviyatları koca bir dağ olan, küçücük EBABİLLER

Ebrehe’nin ordusu artık yok olmuştu, hem de ufacık taşlar ve ebabil kuşlarıyla. Abdulmuttalib Ebrehe’nin karşısında Kâbe için duramadı. Yâni bir ebabil olamadı.

Doğru ya Abdulmuttalib ne yapabilirdi? öyle değil mi? Çünkü tekti…

Hatırlıyor muyuz? İbrahim عليه السلام ateşe atılacaktı. O gün bir karıncanın elinde su damlası vardı. Ona gülerek ve alay ederek sormuşlardı.

 -‘’Sen, o küçücük su damlası ile ne yapacaksın? Koca ateşi onunla mı söndüreceksin?”

O ufacık gördükleri karınca dağlardan büyük, bir söz söylemişti.

-“Benim elimden gelen bu, söndüremesem de uğrunda canımı veririm. Rabbim bana “sen ne yaptın?” dediğinde, “Ya Rabbi! O ateşi söndüremedim ama elimden gelen her şeyi yaptım derim.”

Evet, kocaman bir ateş ve küçücük bir karınca…

Şimdi anladık değil mi? Abdulmutallib’in kaçırdığı fırsatı. Bir “ebabil” veya ufacık bir “karınca” olamayışını…

Bakın hâla o karınca ibret olarak bizlere anlatılır. O ebabiller bin dört yüz senelik Rahmân’ın kitabına unutulmayacak şekilde yazılmıştır.

Evet, doğru bugün Abdulmuttalib yaşamıyor. Tarihe altın harfler ile yazılma fırsatını, Rabbinin huzurunda “Yarabbi ben elimden geleni yaptım” savunmasını kaçırdı.

Peki, ya bizler? Belki garibiz, belki sessiz, savunmasız, belki azız, ya da yalnızız, ama bizler “halen varız.”

Çıkıp çatılarda haykıramasak da gerçekleri, garip, mazlum da olsak, bir “karınca” kadar çıkmaz mı sesimiz? Bir “ebabil” kadar sağlam olamaz mı niyetimiz?

Bugün çaresizlikten veya dünya peşine düşmekten, unutuyorsak Rabbimize verdiğimiz sözü. Yarın hesabını veremeyiz.

Bugün, ebreheler Kâbe’ye değil de nefsimize, dinimize saldırıyor ve bizlerde onların peşinden gidiyorsak, yazıklar olsun bizlere!

Allah’ın dini adına hiçbir şey yapamıyor ve ebabilleri bekliyorsak, Abdulmuttalib’den bir farkımız yok demektir.

Kurtuluşun ve târihe ibret olarak yazılmanın yolu; ebabiller gibi sağlam niyetten, karınca misâli gayretten geçmektedir.

Rabbim bizleri, bekleyenlerden değil, beklenenlerden olmayı nasip etsin…

Abdullâh el-Eşrefî