«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Beşerî Sistemlerle Yönetenlerin İşledikleri Küfürler

Beşerî Sistemlerle Yönetenlerin İşledikleri Küfürler

Mukaddime:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve rasûlüdür.

Bundan sonra:

Allâh sana rahmet etsin kardeşim, bilmelisin ki! Beşerî sistemlerle yani Allâh’ın şerîatı dışındaki adı her ne olursa olsun insânların uydurduğu sistemlerle yöneten zamane yöneticilerinin hükmü görmek isteyenler için güneşin aydınlığı kadar açıktır. Onlar, Allâh Azze ve Celle’nin tevhîd dîni olan İslâm’ı terk ederek ve çeşitli yönlerden birçok küfürler işlemekteler. Onların işledikleri küfürlerin en belirgin olanları; onların bizzat tâğût olmaları, dîn ve dîndarlarla alay etmeleri, Müslümanlara düşmanlık etmeleri, beşerî kanun ve yasalar belirlemeleri ve de bunlarla hükmetmeleri ve İslâm yerine demokrasiyi dîn edinmeleri şeklinde altı maddede toplanır. Bunlardan her biri başlı başına fâilinin kâfir olmasını gerektiren büyük küfürdür. Allâh Azze ve Celle bizleri korusun. Allâhumme âmîn.

Bizzat Tâğût Olmaları:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden en büyüğü, fıtratlarını bozarak bizzat tâğût olmalarıdır. Bilindiği üzere tâğût kelimesinin mastarı tuğyândır. Tuğyân ise: “İsyân etmek, haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” gibi anlamlara gelir. Istılâhta ise: “Allâh’tan başka kendisine ibâdet edilen ve buna râzı olan her şeydir.”

Öyleyse, beşerî sistemlerle yöneten idârecilerin tâğût olması, onların bizzat Allâh’ın kanun ve yasalarına isyân ederek başkaldırmak suretiyle haddi aşmaları ve aştırmalarıyladır. Allâh’ın şerîatını hiçe saymaları ve bunu yönettikleri toplumlara gerek sözlü, gerekse de fiili olarak dayatmalarıyla, Allâh’ın haramlarını helâl, helâllarini ise haram kılmalarıyla ve bunları halklarına kabûl ettirmeleriyledir. Allâh’ın kanunları yerine kanunlar koymaları ve bunlarla hükmetmeleriyledir. Ve bu risâleye sığmayacak daha nice lanetli fiillerin fâili olmaları hasebiyledir. Böylece onlar haddi aşarak kendilerini insânların mabûdu konumuna getirmeye çalışmaktalar. Nitekim İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh şöyle demiştir: “Tâğût; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğûtu, Allâh ve Rasûlü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğûtlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil tâğûtların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğûta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” [İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, kullarına haddi aşarak tâğût olmalarını değil, bilâkis tüm tâğûtları reddetmelerini Kur’ân-ı Kerîm’inde defalarca emretmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğûttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik.” [en-Nahl: 16/36]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde: “Allâh’a kulluk edin ve tâğûttan kaçının diye bir rasûl gönderdik” buyurarak her ümmete kendisine îmân etsinler ve tâğûttan da kaçınsınlar diye bir rasûl gönderdiğini beyân etmektedir. Yani rasûllerin ümmetlere gönderiliş nedeni tâğûtları reddederek Allâh’a tevhîd üzere îmân etmektir.  Allâh’u Teâlâ, diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

“O halde her kim tâğûtu reddederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır.” [el-Bakara: 2/256]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde: “Her kim tâğûtu reddederek, Allâh’a îmân ederse” buyurarak kendisine îmândan önce tâğûtun reddedilmesi gereğini ifâde etmiştir. Öyleyse tâğûtu reddetmedikçe hiçbir kimse îmân etmiş olamaz. Kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba tutunamaz. Çünkü buradaki sapasağlam kulb tevhîddir. Tevhîd ise tâğûtu reddetmeme haliyle hiçbir zaman bir arada bulunmaz. İkisinin bir arada bulunması imkânsız bir şeydir. Nedeni ise Allâh’a îmânın ön şartı tâğûtu reddetmektir. Nitekim Şeyh Süleymân bin Abdullâh rahîmehullâh şöyle demiştir: “Tâğûtu reddedip tekfîr etmeden şehâdet kelimesini söylemek icmâ ile sâhibine bir fayda sağlamaz.” [Süleymân bin Abdullâh, Teysîru’l-Azîzi’l-Hâmîd: 51.]

Şeyh Şankıtî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Tâğûtu reddetmeme hadisesi hiçbir zaman îmân ile bir arada bulunmaz. İkisinin bir arada bulunması imkânsız bir şeydir. Nedeni ise Allâh’a îmânın şartı veya rüknü tâğûtu reddetmektir. Zîrâ açık olarak: ‘Her kim tâğûtu reddederek’ buyrulmuştur…[Şankıtî, Edvâu’l-Beyân: 1/244-245.] Bu âyetten anlaşılıyor ki, kim tâğûtu reddetmezse sapa sağlam kulpa tutunmamış olur. Sapa sağlam kulpa tutunmayan ise Cehennemi hak eder ve helak olan kimselerle beraber olur.” [Şankıtî, Edvâu’l-Beyân: 1/291.]

Görüleceği üzere, Allâh Azze ve Celle bizlere tâğûtu reddederek kendisine tevhîd üzere îmân etmeyi etmiştir. Her kim bunu ihlâs üzere yaparsa Müslüman olur. Kanı ve malı İslâm’ın hakkı hariç dokunulmaz olur. Bunu gerçekleştirmeyen ve bizzat kendisi tâğût olan kimseler ise, asla Müslüman olamazlar. Bu kimseler tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece devenin iğne deliğinden geçmesi mümkün olmadığı gibi Müslüman ismini almazlar.

Dîn ve Dîndarlarla Alay Etmeleri:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden bir diğeri de, dîn ve dîndarlarla alay etmeleridir. Kendilerinin de ikrâr ettiği üzere şerîat onların nazarında zamanı geçmiş bir nizamdır. Daha ilköğretim (!) çağlarında bunu körpecik dimağlara aşılarlar. “Devrim”, “ilke” ve “inkılap” diyerek, İslâm Dîni’nin gereği olan hicâb gibi emirleri ve fâiz gibi yasakları gericilik ve çağdışı kalmış uygulamalar olarak ifâde ederler. Ayrıca onlar, bunu yapan her türlü gazete, radyo, televizyon ve diğer basın-yayın organlarına izin verirler. Basın-yayın özgürlüğü adı altında onları korurlar ve yardım ederler. Allâh’a, Peygamber’e, Kur’ân’a ve İslâm’a dil uzatmalarına rızâ gösterirler. Ama kendilerine karşı herhangi bir sözlü müdahaleyi yahut eleştirilmeyi kerih görürler. Bazen de çıkarları adına tehlikeli bulduklarına hakaret vb. davalar açarak susturma yoluna giderler. Allâh’u Teâlâ, bu cürümleri işleyen kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:

De ki: Allâh ile O’nun âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Çünkü siz îmân ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.” [et-Tevbe: 9/65-66] 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, âyet-i kerîmelerinde: “De ki: Allâh ile O’nun âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Özür dilemeyin. Çünkü siz îmân ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz” buyurarak Allâh ve Rasûlü ve de âyetleriyle alay eden kimselerin kâfir olduklarını açık olarak beyân etmektedir. Bu hüküm, namaz kılan, oruç tutan, zekât veren ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile cihâda çıkan kimseler hakkında sâbit olmuştur. Buna göre her kim, dîn ile yahut dînden olan her hangi bir şeyle alay ederse, bu hükme dâhildir. Zamanların veya mekânların değişmesi bu ilâhî hükmü değiştiremez. Nitekim Molla Alîyyu’l-Kârî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bir kimse şerîata yahut şerîat için lüzumlu ve şerîattan ayrılmaz önemli meselelere hakaret ederse, küçük görürse kâfir olur.” [Alîyyu’l-Kârî, Şerhu Fıkhı’l-Ekber: 454.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: 

“Bir şey söylemediklerine dair Allâh’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve Müslüman olduktan sonra kâfir oldular.” [et-Tevbe: 9/74]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde: “Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve Müslüman olduktan sonra kâfir oldular” buyurarak küfür sözünü söyledikleri halde söylemediklerine yemin eden kimselerin Müslüman olduktan sonra kâfir olduklarını beyân etmektedir. Âyetteki küfür sözünden maksat, dîne dair olan şeyler hakkında ileri geri konuşmaktır. Nitekim İmâm İbn Cevzî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Küfür sözü: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e sövmek ve dîne dil uzatmaktır.” [İbn Cevzî, Zâdu’l-Mesîr: 2/279.]

Buna göre, dîne dair olan şeylerle alay etmek ister şaka, isterse de ciddi olarak yapılsın küfür olup, fâili de kâfirdir. İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın emirlerinden yahut Rasûlü’nün emirlerinden herhangi bir şeyi anlamsız ve basit gören herkesin hükmü İblis’in hükmüyle aynı olur. Bu, hakkında ihtilaf olmayan meselelerdendir.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 2/196.]

İfâde edildiği üzere, İslâm Dîni’nden olduğu sâbit ve açık itikâdî, kavlî ve amelî olan herhangi bir şeyle alay etmek veya küçümsemek veyahut önemsiz görmek küfürdür. Bunun amel ya da inanış, söz ya da yazı, şaka ya da ciddi, az ya da çok, inanarak ya da inanmayarak olması arasında bir fark yoktur. Bunu yapan ve hatta yasallaştıran beşerî sistemlerin yöneticileri ve aveneleri ümmetin icmâsıya kâfirdir. Tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece zâhiren de olsa Müslüman hükmünü almaları söz konusu dahi değildir.

Müslümanlara Düşmanlık Etmeleri:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden bir diğeri de Müslümanlara düşmanlık etmeleridir. Onların Müslümanlara düşmanlık etmelerinin temel sebebi, Müslümanların Allâh’ın şerîatını istemeleri ve beşerî düzenleri canları pahasına benimsememeleridir. İşte bundan dolayı Müslümanlara düşmanlık ederek her türlü zulmü reva görürler. Korkutma ve sindirme operasyonları, basın ve yayın yoluyla tecrit etme ve itibarsızlaştırma eylemleri gerçekleştirirler. Terör bahanesiyle yıllar yılı alın teriyle kazanılmış birikimlere bir çırpıda el koyarlar. Hapsederek uzun seneler boyu zindanlarda çürütürler. Tüm bunlarla da başarılı olamaz iseler, öldürmeyi tek çare görerek katlederler. Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Îmân edenler Allâh yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytânın dostlarıyla savaşın.” [en-Nisâ: 4/76]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, âyet-i kerîmesinde Müslümanların Allâh yolunda, kâfirlerin ise tâğûtun yolunda savaştıklarını beyân etmektedir. Allâh’ın yolu bellidir. O da hiç şüphesiz Kur’ân ve Sünnet’in tertemiz buyrukları olan İslâm Şerîatı’dır. Müslümanlar bu ilâhî nizamı yaşamak ve yaşatmak adına savaşırlar. Bu uğurda mücâdele ederler. Ter, gözyaşı ve kan dökerler. Mal ve emek sarf ederler. Vaaz ve nasihatler ederler. Kâfirler de demokrasi gibi beşerî sistemler ayakta dursun için çabalayıp dururlar. Mallarını ve canlarını bu uğurda heba ederler. Demokrasi ve benzeri sistemlerin yöneticileri ülkeleri içinde ve dışında çıkardıkları kanunlar ve yaptıkları anlaşmalar ile Müslümanları terörist ilân ederler. Onlar aleyhine casusluk yaparlar ve yaptırırlar. Müslümanları sınırları içinde ve dışında sudan bahaneler ile hapsederler ve katlederler. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri velîler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allâh’tan hiçbir şey (yardım-bağlantı) yoktur.” [Âli İmrân: 3/28]

İmâm Taberî rahîmehullâh âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Bu âyetin manası şöyledir: Ey müminler! Kâfirlere dînleri (ve sistemleri) konusunda yardımcı olmayın. Müminleri bırakıp da Müslümanlara karşı kâfirlere destek olmayın, müminlerin gizli hallerini onlara anlatmayın! Sizden her kim böyle yapacak olursa Allâh’u Teâlâ’dan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Çünkü o, Allâh’u Teâlâ’dan, Allâh’u Teâlâ da ondan beri olmuştur. Böylece dîninden irtidat etmiş ve küfre girmiştir.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 6/313.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, diğer bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Yahûdî ve Hıristiyanları velîler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velîleridirler. Sizden kim onları velî edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allâh, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez.” [el-Mâide: 5/51]

İmâm Kurtubî rahîmehullâh âyetin tefsîrinde şöyle demiştir: “Bu âyetin manası şudur: Kim Müslümanlara karşı kâfirleri desteklerse  hükmü onların hükmü gibidir, yani mürted olmuştur. Bir Müslüman mürted olduğunda, diğer Müslüman ona mirasçı olamaz. Kâfirleri destekleyen ise İbn Ubey bin Selül idi. Bu âyetin hükmü kıyâmete kadar bâkîdir ve kâfirlere dostluğu kesen kesin bir hükümdür.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 6/216.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, her iki âyet-i kerimesinde Müslümanların Müslümanlardan başka dostunun bulunmadığını, kâfirlerin ise birbirlerinin dostu olduğunu açık bir şekilde ifâde etmektedir. Bu sebeble, her kim Müslümanları bırakarak kâfirleri kendine dost edinirse veya onlar için, onların sistemleri adına mücâdele ederse veyahut Müslümanlara karşı kâfirleri ve beşerî sistemleri desteklerse kâfirlerden olur. Şeyh Hamid bin Atik rahîmehullâh şöyle demiştir: “Müslümanlara karşı müşriklere yardım etmek, Müslümanların gizli hallerini onlara söylemek veya müşrikleri  dille savunmak  ya da bulundukları duruma rızâ göstermek küfür olan amellerdendir. Müslümanlardan kim ikrâh durumu olmadığı halde kâfirlere buğzetse ve Müslümanları sevse bile bunlardan herhangi birisini yaparsa mürted olur.” [ed-Difâ an Ehli’s-Sünne ve’l-Etbâ: 31.]

İfâde edildiği üzere İslâm’a ve de Müslümanlara karşı, küfrün ve kâfirlerin tarafında yer almak, destek vermek, bilgi ve mühimmat sağlamak gibi ameller küfürdür. Bunları ve bunlar gibi daha birçoklarını yapan ve yapılması adına kanunlar çıkaran ve devletlerarası anlaşmalar yapan beşerî sistemlerin yöneticileri ve aveneleri ümmetin icmâsıya kâfirdir. Tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece zâhiren ve bâtınen Müslüman olmaları asla mümkün değildir.

Beşerî Kanun ve Yasalar Belirlemeleri:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden bir diğeri kanun ve yasalar belirlemeleri yani teşrî yapmalarıdır. Kendilerini âlemlerin rabbi ve tek ilâhı olan Allâh Azze ve Celle yerine koymalarıdır. Zîrâ kanun ve yasa yani insânların pazar alışverişinden devletler hukukuna kadar uygulayacakları kural ve kaideleri, serbest ve yasakları belirlemek Allâh’u Teâlâ’ya aittir. Allâh, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmemiştir. Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız Allâh’a aittir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:   

“İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!” [el-Arâf: 7/54)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.” [Yûsuf: 12/40]

“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” [el-Kehf: 18/26]

İmâm Taberî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, yarattığı hiç bir mahlûku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabûl etmez. İnsânlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilâfları çözme, insânları ve işlerini idâre etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sâdece O’nun hakkıdır.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 15/234.]

Şeyh Şankîtî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabûl etmez. Hüküm sâdece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helâl, Allâh’ın helâl kıldığı, haram, Allâh’ın haram kıldığıdır. Hak dîn, Allâh’ın koyduğu şerîattır. İhtilaflı meselelerde sâdece O’nun verdiği hüküm geçerlidir. Hükümden kasıt ise: Allâh’ın hüküm verdiği her meseledir. Teşrî koyma meselesi ise buna öncelikle dâhildir.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/258.]

Uygulanması için kanun ve yasalar belirlemek yani teşrîde bulunmak, ümmetin âlimlerinin icmâsı ile Allâh’a aittir. Allâh’ın teşrîsi, Kur’ân ve Sünnet’in hak ve adâletten başka bir şey olmayan termemiz hükümleridir. Beşerî sistemlerle yönetenlerin teşrîleri ise âciz akıllarından gündem içindeki çıkarlarına yönelik olarak koydukları herhangi bir sâbitesi olmayan lanetli kanunlardır. Allâh’ın şerîatı yerine bu kanunları çıkarmak ve uygulamak yerlerin ve göklerin yaratıcı olan Allâh Azze ve Celle’ye karşı apaçık bir şekilde küfretmekten başka bir şey değildir. Onların Kur’ân ve Sünnet’e inandıklarını söylemeleri içinde bulundukları küfür haline ne bir özür olabilir, ne de bu gerçeği değiştirebilir. Şeyh Muhammed bin İbrâhîm rahîmehullâh şöyle demiştir: كفر دون كفر ‘Küfürden başka küfür’ yani ‘İslâm Dîni’nden çıkarmayan küfür’, diye bilinen bu sözlere gelince bu sözler, Allâh’tan başkasının hükmü ile hüküm verdiği halde kendisinin âsî olduğuna ve Allâh’ın hükmünün hak olduğuna itikâd eden ve bu hâlin birkaç defa olduğu kimseler için geçerlidir. Allâh’ın hükmü dışında bu (beşerî) kanunları tertip edip (teşrî kılıp), insânların tâbi oldukları kanunlar hâline getirmek ise büyük küfürdür. Hatta: ‘Biz hatâ ediyoruz, Allâh’ın şerîatı (kanunları) daha âdildir’ deseler dahi bu, İslâm Dîni’nden çıkaran küfürdür.” [Mecmûa Resâil ve’l-Fetevâ: 12/280 (4060. Soru) ]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:   

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allâh’ın izin vermediği şeyleri, dînden kendilerine teşrî ettiler?” [eş-Şûrâ: 42/21]

Allâh’u Teâlâ âyet-i kerîmesinde izin vermediği şeyleri teşrî kılanların ve bu teşrîleri kabûl edenlerin şirk koştuklarını beyân etmektedir. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bilindiği gibi, Allâh’ın Rasûlü ile göndermiş olduğu emir ve nehiyleri yürürlükten kaldıran, Müslümanların, Yahûdîlerin ve Hıristiyanların ittifakıyla kâfirdir.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 8/106. ]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:   

“Onlar, hâlâ câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir kavim (topluluk) için Allâh’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” [el-Mâide: 5/50]

Allâh’u Teâlâ âyet-i kerîmesinde: “Onlar, hâlâ câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar?” buyurarak İslâm Şerîatı haricindeki kanun ve yasaları “câhiliye devrinin hükmü” olarak isimlendirmiştir. Bilindiği üzere câhiliye, İslâm öncesi insânların yaşadıkları şirk ve küfür batağına verilen genel bir isimdir. Öyleyse, İslâm ile gelen hükümler haricindeki kanun ve yasalar, zaman mefhumu gözetilmeksizin câhiliye hükmü olup, küfür ve şirktir. Allâh’ın Kitâbı’na ve Nebîsi’nin Sünneti’ne dayanmamaktadır. Kim ki, İslâm’ın hükümlerini câhiliye kanun ve yasalarıyla değiştirmeye kalkarsa Allâh’a şirk koşmuş olur.

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde beşerî kanunlarla hükmedenler hakkında şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hü­kümlerinden yüz çevirip, bunun yerine câhiliyede olduğu gibi kişile­rin görüşlerine, dalâlet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dînlerin karışımı ve beşerî görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yesak gibi İslâm dışı hükümlere yönelenin îmânını kabûl etmiyor. Yesak, Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrât, İncîl ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu ka­nunları ihtiva eden bir kitâbtır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslâm’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitâbı anayasa kitâbı olarak görmeye devam ettiler. Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sün­neti’ni bir kenara atarak bu kitâbtaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük küçük her meselede yalnız Allâh’ın ve Rasûlü’nün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 3/131.]

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh’ın “Yesak” adlı beşerî kanunlarla hükmedenlerin küfrü hakkındaki sözleri, aynı şekilde demokrasi ve benzeri beşerî sistemlerle yöneten kimseler hakkında da geçerlidir. Zîrâ şu sözü bunu anlatmak içindir: “İşte böyle davranan kimseler kâfirdir.” Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh da şöyle demiştir: “İnsân ne zaman üzerinde icmâ edilmiş bir haramı helâl kılar veya üzerinde icmâ edilmiş bir helâli haram kılar ya da üzerinde icmâ edilmiş bir şerîatı (şerî kanunları) değiştirirse, fâkihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 3/267.]

Açıklandığı üzere, İslâm’ın hükümleri yerine geçmek üzere kanun ve yasalar belirlemek, en basit ifâdeyle hayatın akışı içinde Kur’ân ve Sünnet’e dayanmadan insânların uygulaması için İslâm’a muhâlif serbest ve yasaklar takdir etmek, ebedî Cehennemde kalmayı gerektiren büyük küfürdür. Bu sebeble, herhangi bir had cezâsını kaldırıp yerine hapis cezâsı getirmek, zina ve fâiz gibi açık haramları serbestleştirmek, farz olan dîni eğitimi ve tebliği yasak kılmak gibi İslâm’ın hükümlerine alternatif kanun ve yasalar yapmak kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran büyük küfürdür. Bu kanun ve yasaları çıkaran beşerî sistemlerin yöneticileri ve aveneleri ümmetin icmâsıya kâfirdir. Tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece, Müslüman olmaları asla mümkün değildir.

Beşerî Kanun ve Yasalarla Hükmetmeleri:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden bir diğeri âciz akıllarından çıkardıkları beşerî olan kanun ve yasalarla hükmetmeleridir. Bu kanun yasalar, Allâh’ın kıyâmete kadar gelecek tüm insânlık için hak ve adâlet olarak indirdiği ilâhî hükümlerin yerine konulmuş olan lanetli kanun ve yasalardır. Allâh Azze ve Celle, Âdem aleyhisselâm’dan Muhammed aleyhisselâm’a kadar gönderdiği tüm peygamberlere indirdiği hükümler ile hükmetmelerini emretmiştir. Zîrâ hüküm Allâh’a aittir. Yerler ve gökler ve de içindekilerin tamâmı Allâh’ındır. Allâh’ın mülkünde, Allâh’ın hükümleri geçerli olacaktır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:   

“Öyleyse, aralarında Allâh’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma.” [el-Mâide: 5/48]

Allâh’u Teâlâ âyet-i kerîmesinde peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm’a insânların arasında indirdiği hükümler ile hükmetmesini emretmiştir. Bu emir, Muhammed aleyhisselâm ve gelmiş ve gelecek tüm ümmeti hakkında geçerli olan ilâhî bir buyruktur. Bu emri terk ederek beşerîn lanetli kanunlarıyla hükmetmek ise küfürdür. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:         

“Her kim, Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” [el-Mâide: 5/44]

Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîmesinde beşerî kanunlarla hükmedenlerin hükmünü, kâfirler olarak beyân etmiştir. Her kim ki, beşerîn âciz akıllarıyla uydurduğu kanunlarla hükmederse kendisini yaratan ve yaşatan Rabbine karşı işleyebilecek olduğu en büyük günahı işlemiş, beşer kanunlarını Rabbinin adâlet ve hikmet dolu kanunları derecesine çıkarmış olur. Şeyh Şankîtî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Gökleri ve yeri yaratan Allâh’ın şerîatına aykırı bir hukuk sistemiyle hükmetmek göklerin ve yerin yaratıcısına küfretmek demektir. Meselâ; mirâsta erkeğin kadından fazla pay almasının adâletli bir taksim olmadığını ve her ikisinin de eşit alması gerektiğini iddia etmek, çok eşliliğin zulüm olduğunu, talâkın kadın için zulüm olduğunu, recm, el kesme ve benzeri cezâların bir vahşet olduğunu ve insâna uygulanamayacağını iddia etmek ve benzeri iddialarda bulunmak böyledir. Toplumdaki kişiler, onların malları, ırzları ve namusları, nesepleri akılları ve dînleri hakkında bu tür bir hukuk sistemiyle hükmetmek, göklerin ve yerin yaratıcısına küfretmek ve bütün mahlûkatın yaratıcısı tarafından konulan göklerin nizamına karşı çıkmak demektir. O, yarattığı şeylerin yararının nerede olduğunu en iyi bilendir ve O, beraberinde başka bir hüküm koyucunun bulunmasından çok beridir ve çok büyüktür.” [Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/260.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:       

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.” [en-Nisâ: 4/59-60]

Allâh’u Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerinde ihtilâfların çözüm kaynağının Allâh ve Rasûlü olduğunu, bu sebeble Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimselerin Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerinden başkasına başvuramayacağını beyân ettikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet’in hükümlerinden başkasıyla hükmeden kimselerin tâğût olduğunu apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ: ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız’ buyurmaktadır. Yani: ‘Dâvaları ve bilinmeyen şeyleri Allâh’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne götürün, aranızda çıkan ihtilâflarda o ikisine başvurunuz’ demektir. ‘Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız.’ Bu da gösteriyor ki: Kim ihtilâf hâlinde Kitâb ve Sünnet’in hakemliğine gitmez ve o ikisine müracaat etmezse, o Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmiş değildir.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’âni’l-Azîm: 2/304.]

Allâme Şevkânî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Hiç bir şek ve şüphe yoktur ki bu (Allâh’ın indirdikleriyle hükmetmemek), Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûlü’nün diliyle emrettiği Kitâb’ın ve Rasûlü’nün diliyle kulları için seçtiği şerîatına karşı küfürdür. Hatta onlar Âdem aleyhisselâm’ın zamanından bu zamana kadar gelip geçmiş bütün şerîatlara küfür ediyorlar. Onlara karşı cihâd vâcibtir. İslâm’ın hükümlerini kabûl edip, onlara gönüllü olarak itaat edene kadar ve tâbi oldukları bu tâğûtî şeytâni hükümlerin hepsini terkederek kendi aralarında tertemiz olan İslâm şerîatıyla hüküm edene kadar onlara karşı savaşmak emrolunmuştur.” [Şevkânî, ed-Deva el-Acil: 34.]

İfâde edildiği üzere, Allâh’ın hükümleri haricindeki zulüm ve bozgunculuktan başka bir şey olmayan kanun ve yasalar ile hükmetmek küfürdür. İnsân nasıl olurda Allâh’ın hükmedilmesi için indirdiği ilâhî hükümleri terk eder de kendisi kanun ve yasalar icâd ederek bunlarla hükmeder ve sonrasında da Müslüman olduğunu iddia eder? Bu gerçekten şaşılacak bir durumdur. Bu kanun ve yasalar ile hükmeden beşerî sistemlerin yöneticileri ve aveneleri ümmetin icmâsıya kâfirdir. Tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece Allâh’a tevhîd üzere kavuşmaları asla mümkün değildir.

İslâm Yerine Demokrasiyi Dîn Edinmeleri:

Beşerî sistemlerle yöneten çağımızın yöneticilerinin işledikleri küfürlerden bir diğeri İslâm yerine demokrasiyi dîn edinmeleridir. Bilindiği üzere demokrasi hâkimiyyetin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın seçtiği vekillerin elinde bulunduğu yönetim biçimidir. Demokrasiye dîn dememiz gayet yerindedir. Zîrâ belirli bir inancı ve ameliyeyi içinde barındıran her bir sistem dîndir. Demokrasi ve kominizim gibi sistemler bâtıl, Hıristiyanlık ve Yahûdîlik gibi dînler ise muharref dînlerdir. Allâh katında geçerli olan tek dîn ise hak dîn olan İslâm Dîni’dir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

“Allâh katında dîn İslâm’dır.” [Âli İmran: 3/19]

“Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamâmladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim.” [el-Mâide: 5/3]

Demokrasi ile İslâm Dîni taban tabana zıttır. Çünkü demokrasilerde hâkimiyyet insânların elinde iken, İslâm Dîni’nde hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız olarak insânları yaratan ve yaşatan Allâh’a aittir. Kanun ve yasalar, Kur’ân ve Sünnet’in oylanamaz ve tartışılamaz buyruklarıdır. Zamanların veya mekânların değişmesi ilâhî buyrukları değiştiremez. O buyruklar ki, âlemlerin rabbi Allâh Azze ve Celle’den inmiştir. Kıyâmete kadar gelecek tüm insânlık için hak ve adâlettir. Bu nedenle Allâh’ın kendisinden râzı olacağı tek dîn İslâm’dır.        

“Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, (bilsin ki o dîn) ondan kabûl edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [Âli İmran: 3/85]

Allâh Azze ve Celle, bu âyet-i kerîmesinde ise İslâm’dan başka hiçbir dîni kabul etmeyeceğini ve İslâm’dan başka dînlere tâbi olanların hüsrana uğrayacaklarını beyân etmiştir. Buna göre, İslâm Dîni dünyâ ve âhiret kurtuluşun tek anahtarıdır. Onun dışındaki dînler, adı her ne olursa olsun bâtıl olup, hüsrana götüren yollardır.   

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın: ‘Allâh katında dîn İslâm’dır’ buyruğu, kendi yanında İslâm’dan başka kabûl edeceği bir dîn olmadığının ihbârıdır. İslâm tüm zamanlarda Allâh’ın peygamberlerle gönderdiği şeylere tâbi olmaktır. Peygamberlik, Muhammed aleyhisselâm ile son buldu. Artık kim Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem bu dîni getirdikten sonra Allâh’ın huzuruna başka bir dîn ile çıkarsa ondan kabûl olunmaz. [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 2/20.]

Sonra Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: ‘Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, ondan kabûl edilmez.’ Yani kim Allâh’ın açtığı yoldan başka bir yola giderse ondan asla kabûl edilmez.” [İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 2/60.]

Abdullâh bin Amr radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

“Nefsim, elinde olan Allâh’a yemin ederim ki; arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça hiç biriniz îmân etmiş olmaz.” [İbn Ebî Âsım (es-Sünne: 15); İbn Batta (el-İbâne: 279)…]

Yukarıdaki âyette ve hadîste ifâde edildiği üzere, Allâh’ın İslâm’dan başka kabûl edeceği bir dîn, başka bir sistem ve nizam yoktur. Herkim İslâm’dan başka bir dîne yahut sisteme tâbi olursa veyahut başka bir sistem ve nizam icâd etmeğe kalkarsa o bu haliyle Allâh’a karşı haddi aşarak ve kâfirlerden olur. Böylelerinin îmân iddiası kendilerinden kabûl edilmez. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir: “Müslümanların dîninde zarûrî olarak bilinmektedir ki kim, İslâm Dîni’ne itaatten uzaklaşır ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in şerîatından başka bir şerîata uyarsa kâfir olur.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 28/524.]

Açıklandığı üzere nizam ve sistem olarak İslâm Dîni’nden başka herhangi bir yönetim biçimini yahut hayat şeklini benimsemek ve onlarla yönetmek küfürdür. Şeytânın düzeni olan demokrasi de bunların en başında gelmektedir. Demokrasiyi benimseyen ve onunla yöneten beşerî sistemlerin yöneticileri ve aveneleri ümmetin icmâsıya kâfirdir. Tevbe edip İslâm’a dönmedikleri sürece Allâh’a sahîh bir îmân üzere Allâh’a kavuşmaları asla mümkün değildir.

Hâtime: 

Beşerî sistemlerle yöneten zamane yöneticilerinin küfrü yukarıda zikrettiğim yönlerden açık ve sâbittir. İşledikleri bu amellerden tevbe edip tevhîde dönmedikleri sürece Müslüman olamazlar. Onların namaz kılıyor yahut Kur’ân okuyor olması, haccedip zekât vermeleri bu gerçeği değiştirmez. Zîrâ dînden çıkaran küfür ile sahîh îmân bir arada bulunmaz. Küfrü gerektiren herhangi bir amelin fâili olan kimse, bundan tevbe etmediği sürece kelime-i tevhîdi söylemesi ve de İslâm’ın şartları olan fiilleri yerine getirmesi kendine fayda vermez. Rabbim ölmeden önce hakîkatleri görüp gereğini yerine getirmeyi nasip etsin. Allâhumme âmîn.             

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

 

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

 1438 h. / 2017 m.

İktibas Yapacakların Dikkatine!