«
  1. Ana sayfa
  2. KUR'ÂN
  3. Asr Sûresi Tefsiri

Asr Sûresi Tefsiri

MUKADDİME:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Bundan sonra:

Asr Sûresi, mushaf sırası itibariyle Kur’ân-ı Kerîm’in yüz üçüncü sûresidir. Kuvvetli görüşe görüşe Mekke’de inmiştir. Üç âyettir.

Bu sûrenin âyetleri, kısa ve öz olmakla beraber, çok kapsamlı ve geniş mânâları içermektedir. Bunları tam olarak ifâde etmek ise cildler dolusu yazmayı gerektirir.

Bu sûrede, insânın kurtuluş menhecinin yahut onun için felaket ve hüsran olacak yolun da hangisi olduğu açıkça ve kesin bir üslûb ile bildirilmiştir.

SÛRENİN MEÂLİ:

 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle.

1. Asr’a yemin olsun.

2. İnsân gerçekten ziyandadır.

3. Ancak îmân edenler, sâlih ameller işleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna.

SÛRENİN KELİME MEÂLİ:

 

1. وَالْعَصْرِۙ Asr’a yemin olsun.

2. اِنَّ Gerçekten الْاِنْسَانَ insân لَف۪ي خُسْرٍۙ ziyandadır.

3. اِلَّا Ancak الَّذ۪ينَ o kimseler ki اٰمَنُوا îmân ettiler وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ve sâlih amel işlediler وَتَوَاصَوْا ve birbirlerine tavsiye ettiler بِالْحَقِّhakkı وَتَوَاصَوْا ve birbirlerine tavsiye ettiler بِالصَّبْرِ sabrı

SÛRENİN TEFSÎRİ:

 

1.  وَالْعَصْرِۙ Asr’a yani zamana yahut öğleden akşama kadar olan vakte yemin olsun.

Allâh Azze ve Celle, sûreye Asr’a yemin ederek başlamaktadır. O’nun yemin etmesi, haber verdiği şeylerdeki önemi ve te’kidi ifâde etmek; îmân ve güveni temin etmek içindir. Bunlara dikkat ve tefekkür edilmesi gereğini ifâde eder.

Daha önce açıklandığı üzere kulların yemini, ancak kendilerini yaratan, yaşatan ve yöneten zat üzerine olur ki, o da Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dır. O’ndan başka bir şey için; ata, vatan, onur, şeref, namus… üzerine yemin etmek haramdır. Kâbe, mushaf ve peygamber üzerine yemin etmek de aynı hükümdedir. Abdullâh İbn Ömer radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh’tan başkası adına yemin ederse kâfir veya müşrik olmuş olur.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (3251); Tirmizî (1535)…]

Allâh Azze ve Celle’den başka bir şey üzerine yemîn etmek, ona tazim göstermek olduğundan Allâh’tan başkası adına yemîn etmek câiz değildir. Nitekim hadîsi şerîfte Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Allâh’tan başkası adına yemîn etmeyi -kişiyi dînden çıkarmayan- küfür yahut şirk saymıştır. Çünkü sözle de olsa, Allâh’tan başkası adına yemîn etmek, tazimde Allâh’tan başkasını, Allâh’a denk tutmaktır.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın bu âyetinde zamâna yahut onun bir parçası olan öğleden sonraki vakte yemin etmesi, zamana dikkat çekerek onun önemini ve onu hayırlı bir şekilde değerlendirmeyi ifâde etmektedir. Çünkü zaman, ebedi olan âhiret hayatının sermayesidir. Bunun değerlendirilmesi, boş ve faydasız yere tüketilmemesi gereklidir. İbn Abbâs radîyallâhu anhmâ’dan rivâyet edildiğine göre,  Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil: (1) İhtiyarlık gelmeden gençliğinin, (2)  Hastalık gelmeden sıhhatinin, (3)  Fakirlik gelmeden zenginliğinin, (4)  Meşguliyet gelmeden boş vaktinin, (5)  Ecel gelmeden hayatının…” [(SAHÎH HADÎS:)  el-Hâkim (7846); el-Beyhakî (Şuabu’l-Îmân: 9767)…]

Bu sebeble akıllı bir kimsenin kendisine emânet ve imtihan olarak verilen zaman nimetini iyi değerlendirmesi, boş ve mânâsız şeylerle kaybetmemesi gereklidir. Sûrenin üçüncü âyetinde ifâde edilen sâlih âmellerin peşinden giderek hüsrana uğrayanlardan olmamalıdır.

2. اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ Allâh’a itaatin dışında amel eden insân cinsi, gerçekten ziyandadır.

Bu âyet, sûrenin başındaki yeminin cevâbıdır. İnsân kelimesinin başındaki elif-lâm ise istisnâ karinesiyle istiğrak içindir. Yani her insân, bütün beşer türü her asırda ve her zamanda ve özellikle son asırda bulunan insânlar, istisnâ edilenler hariç hepsi, mutlak bir zarar ve ziyan, aldanış ve kaybediş içindedir.

İnsânların istisnâ edilenler hâriç husrda yani ziyan ve aldanış içinde olması, kazanacak yere kaybetmesi, nimetlenecek yere hasret ve nedamet çekmesi, iltifat yerine azâb olunması, kendisine verilen zaman nimetini Allâh’ın emrettiği şekilde değerlendirememiş olması sebebiyledir. Zaman, insanoğluna verilen ömrün imtihan aracıdır. Geçicidir, bâki değildir. Geçtiğinde geri gelmez; içindeyken ise geleceği bilinemez…

Maalesef ki insânların çoğu su misâli akıp giden zamanın kıymeti ve değerlendirilmesi hususunda aldanış içindedir. İbn Abbâs radîyallâhu anhmâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

“İki nimet vardır ki, insânların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (6412); Tirmizî (2304)…]

Bu sebeble elden ve ömürden hızlıca kayıp giden zamanı Allâh’ın râzı olacağı şekilde değerlendirmek gereklidir. Husrdan kurtuluşun tek çaresi budur.

3. اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ Ancak şirkten ari bir şekilde îmân edenler, sahîh olarak sâlih ameller işleyenler, birbirine hakkı yani îmânı ve tevhîd üzere kalmayı tavsiye edenler itaat ve günahlardan uzak durmak üzere sabrı tavsiye edenler müstesna, insânların tamâmı ziyandadır.

Bu âyet, bir önceki âyetteki insân lafzından istisnâdır. Çünkü ifâde edildiği üzere istisnâ edilenler dışında insânların tümü hüsrandadır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ bu âyetinde hüsrana uğramaktan istisnâ olacak kimselerin sıfâtlarını, başka bir ifâdeyle hüsrana uğramamak için gerekli olan şartları beyân etmektedir. Bunlar: Îmân ehli olmak, sâlih ameller işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmektir. İşte bu sıfatlar, kurtuluşun ve mutluluğun anahtarıdır. Allâh’ın kulundan râzı olmasının vesilesidir. Dünyâ ve âhiret saadettir. Ebedi mutluluğa giden yoldur…

Îmân ehli olmak, Allâh Azze ve Celle’ye şirk koşmadan inanmak ve gereğince amel etmekle mümkündür. Çünkü nice insân vardır ki, Allâh’a îmân ettiği halde tevhîdin rükünlerinden bir rükünde olması gerektiğinden başka bir inanç ve ameliye içerisindedir. Allâh Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Onların çoğu Allâh’a ancak şirk koşarak inanırlar.” [Yûsuf: 12/106]

İşte bu yani şirk koşarak îmân etmek, ifâde edilen hüsranın temel sebebidir. Yani îmâna şirk bulaştırmak, ebedi olan hayatı kaybederek onu azâb ve bitmek tükenmek bilmeyen nedametler içinde rezil bir şekilde geçirmektir.

Îmân, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya inanmakla birlikte, O’nun emrince yaşamayı gerektirir. Bu da Allâh’ın dışında kendisine tapılan tüm mabutlardan ve onlara tapanlardan beri olmakla başlar. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“O halde her kim tâğûtu red ederek Allâh’a îmân ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Allâh işitir ve bilir.” [el-Bakara: 2/256]

Sahîh bir îmân için tüm sahte mabutların yani tâğûtların reddedilmesi, rubûbiyyetin ve ulûhiyyetin yegâne sâhibi Allâh Azze ve Celle’nin rablığında ve ilâhlığında birlenmesi ve de bir kılınması gerekir. Allâh’u Teâlâ’yı rablığında bir kılmak yaratan, yaşatan, yöneten, idare eden, hüküm veren, işleri dengede tutan, rızık veren, dirilten ve öldüren… olduğunu tasdik ve ikrâr ederek O’nu bu ve benzeri fiillerinde birlemektir. İlâhlığında bir kılmak ise, duâ ve hüküm, yardım ve imdat isteme, kurban ve adak kesme, himmet ve hidâyet bekleme gibi ibâdet cinsinden olan herhangi bir şeyi ondan başkasına yapmamaktır. Ve de tevhîdî bir îmâna dair lüzumlu olan diğer şeyler…

Sâlih ameller işlemek, Allâh’ın râzı olacağı şeyleri yerine getirmek demektir. Bu, hayatın ve ölümün amacıdır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” [el-Mülk: 67/2]

Bu sebeble insanoğlu “îmân ettim” demekle değil, îmânını isbât ederek kurtuluşa erecektir. Bu da ancak sahîh bir îmânın gereği olan sâlih amelleri işleyerek gerçekleşir. Makbul bir îmân, sâhibini Allâh’ın râzı olduğu şeyleri işlemeye ve gadab ettiklerinden ise uzaklaşmaya sevkeder. Sâlih ameller de kişinin îmân üzere sağlamlaşmasını ve sebât etmesini sağlar. Bu sebeble İslâm’ın gereği olan ameller, îmânın aslına dâhildir. Sâlih amellerin çoğalması îmânın artmasına ve kuvvetlenmesine; eksilmesi ve kötü amellerin işlenmesi ise îmânın azalmasına ve zayıflamasına sebeb olur. İşlenen kötü amellerden tevbe ederek sâlih amellere devam etmek saadetin sebebidir. Allâh Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Ancak kim tevbe edip îmân eder ve sâlih amellerde bulunursa artık kurtuluşa erenlerden olmayı umabilir.” [el-Kasas: 28/67]

Sâlih ameller, ifâde edildiği üzere Allâh’ın râzı olacağı şeylerin tamâmını içine almaktadır. Ancak bunun, kendi içinde sınıflandırılması ve sıralaması mevzu bahistir. Sâlih amellerin içine öncelikli olarak farzı ayn olan ibâdetler girmektedir. Hiçbir kimse bu ibâdetlerden muaf değildir. Bu ibâdetlerin sahîh olarak yapılabilmesi için ise amellerinden önce onlara dair gerekli olan bilgilerin öğrenilmesi gerekir. Yani ilim, amelden öncedir. Farzı ayn amellerin başında vaktinde kılınan namaz ve vücûb bulduğunda geciktirilmeden verilmesi gereken zekât gelmektedir. Namaz, kişi ile küfrün arasındaki perdedir. Fahşadan koruyucu bir duvardır. Zekât ise malın temizleyicisi ve fakirin hakkı olarak Rabbimizin mükellefteki emânetidir. Farz-ı ayn olan ameller, namaz ve zekâttan başlayarak eksiksiz olarak yerine getirilmelidir. Böyle kurtuluşa ermek mümkün olur. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar âhirete de kesin olarak îmân ederler. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Lukmân: 31/4-5]

Hakkı ve sabır tavsiye etmek, şirkten ari tevhîdî bir îmânı ve bunun üzerine yaşamayı ve de Allâh’a itaat üzere günahlardan uzak olarak, başa gelen bela ve musibetlere isyan etmeden kavuşmayı tavsiye etmek demektir. Bu da her türlü iyiliğe davet etmekle ve her türlü kötülükten de men etmekle, iyilikleri işlemekteki niyeti ve sebâtı, kötülüklerden de kaçınmaktaki kararlılığı ve sabrı elde etmek için insânları uyarmak ve teşvik etmekle gerçekleşir. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Âli İmrân: 3/104]

Şirke ve fıska karşı uyararak tevhîde ve sâlih amellere dâvet etmek, beyân edildiği üzere hüsrana uğramaktan kurtuluş sebebidir. Buna göre, güç nispetinde öncelikli olarak yapılması gerekli olan şirkten men ederek Allâh’ın tevhîdine çağırmaktır. Sonra ise O’na karşı sâlih amelleri işlemeye dâvet etmektir. Bunun gerçekleşmesi için kullanılacak materyaller ve yöntemler zamana ve mekâna göre değişiklik arzedeblir. Bu bazen, sözlü veya yazılı olabildiği gibi seyfi de olabilir. Bazen umûmî bazen de husûsîdir.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

1436 h. / 2015 m.

Abdullâh Saîd el-Müderris.

İktibas Yapacakların Dikkatine!