«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Aşk Mefhûmu

Aşk Mefhûmu

AŞK MEFHÛMU

Osman et-Talib

 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle.

Aşk, güncel hayatta sıklıkla karşımıza çıkan, insanlar arasında sıklıkla kullanılan ve “ilahi aşk”, “Allâh aşkına”, “aşka ermek”, “aşk ile yanmak”, “aşkına meftun olmak”, “aşk olsun” gibi şekillerde dillerde tezahür eden bu kelime, bilhassa tasavvufta ve edebiyatta çokça yer alan geniş anlamlı bir kelimedir.

Kelimenin aslı Arapça olup, sevginin ifrâdı olan “aşırı sevgi”yi ifade etmektedir. Kelime “sarmaşık” anlamındaki “aşk” kelimesinden türemiştir. Ağaca sarılan sarmaşık onun her tarafını kuşatıp suyunu emerek ondan beslendiği gibi âşık da âşık olduğu şeye olan aşırı sevgisi ile başka şeyi düşünemez olur, dengesini kaybeder ve insana ait vazifelerin birçoğunu yapamaz olur.

Zira âşık olmak daha ziyade gerçekten sevdiği şeyin hususiyetlerini bilip beğenerek ona karşı yapılması gerekenleri yapmak hali değil de, karşısındaki şeye hayalindeki kendi tasavvurlarıyla aşırı bir şekilde bağlanarak kendisini kaybetmesidir. Bu aşkla artık mantıklı düşünemez, aklını sağlıklı kullanamadığından yanlış içerisine her an düşebilir.

Bu derece tutarsız bir hal olmasına rağmen uzun zamandır tasavvuf ve çeşitli tarikat yapılanmalarında aşk kavramı kullanılagelmiştir. Ve son yıllarda insanların dilinden düşmeyen kelimelerin başını çekmiştir. Artık insanlar birbirlerinden isterken dahi Allâh’u Teâlâ’nın rızasını değil Allâh aşkını karşılık olarak temenni etmektedirler.

Zira artık Allâh ve peygamber aşkı erişilmesi arzulanan ve dâhiline girilmesi gereken bir kemal mertebesi olmuştur onlara göre. Yine onlara göre, muteahhir İslam önderleri(!) artık ilme irfana gerek kalmadan gönülleri Allâh aşkıyla çarparak onun nazarına giren evliya kullar olabilmişlerdir.

Aşkı, tasavvufa katıştıran İmam-ı Gazali’nin kardeşi Sufî Ahmet el-Gazalî’dir. (ö.520/1126) İmam-ı Gazali, “İlim ve Marifeti” esas aldığı halde kardeşi Ahmet Gazali “Aşkı” esas almıştır. Ahmet Gazalî’nin “Sevânihu’l-Uşşak” isimli Farsça eseri aşk konusunun işlendiği ilk risaledir. Bu risalede aşkın tarifi, özellikleri, tesirleri ve mertebeleri konu edilmektedir. Bu eserin yayılmasından sonra tasavvufta aşk konusu yaygınlık kazanmıştır. Daha sonra Fahreddin-i Irâkî, Celaleddin-i Rumi, Abdurrahman-ı Câmî ve Feridüddin-i Attar gibi mutasavvıflar tasavvufta aşkı esas almışlardır. Onların yaşadığı dönem aşkın altın çağı olmuştur.

Aşk gözü ile âlemin yaratılışı ve peygamberimizin miracını değerlendiren mutasavvıflar, “Ben gizli bir hazine idim tanınmak ve bilinmek istedim kâinatı yarattım” (Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 2: 132) şeklinde naklen sabit olmadığı bu hadisten bahsederek “bilinmek”ten maksadın “marifet” istemekten maksadın “aşk” olduğunu ifade etmişlerdir. “Allâh’ın sevgi ile tecelli etmesiyle kâinat yaratılmıştır. İlk tecelli “Hakikat-ı Muhammediye”dir.”

Bu yaklaşıma göre âlemin yaratılış sebebi Allâh’ın ona olan ezelî aşkıdır.(Haşa!) Bu nedenle peygamberimiz aleyhisselama “Habibullah” ve “Mahbub-u Kibriya” denilmiştir. Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necât” isimli “Mevlid” kitabında “Miraciye” bölümünde “Gel Habibim sana âşık olmuşam … Cümle halkı sana bende kılmışam” mısrası da Allâh’u Teâlâ’nın Muhammed aleyhisselama aşkını ifade etmektedir.(Haşa!)

Bu telakkiye göre; Allâh, Muhammed aleyhisselama, Muhammed aleyhisselam da Allâh’a aşıktır (Haşa!). Mutasavvıflar güya peygamberin bu halini örnek almışlar ve kendilerinin de Hakkın âşığı olduğunu söylemişlerdir. Aşk-ı mecaziyi de aşk-ı hakikiye geçmek için bir yol ve usul olarak kabul ederler. Ahmet Gazalî, Feridüddin-i Attar, İbnu’l-Fârıd, Celaleddin-i Rûmî gibi mutasavvıfların varlık hakkındaki açıklamaları hep aşka dayanır.

Gerçekten kulun Allâh’a aşkı düşünülürse bu sevginin ifrat hali olan aşk olabilir. Bu ise İslam muhakkiklerinin ve cumhur-u ulemanın kabul etmediği ifrat halleridir ve bir kemal mertebesi olmaktan çok, gerçekte nâkıs bir mertebedir. Aşka yapışanlar kendilerini bu cezbe halinden kurtaramadıkları için bunu bir kemal mertebesi olarak kabul etmektedirler.

İlk olarak bakılması gerekli iki kaynağımızda yani Kur’an ve Sünnette ise aşk kelimesi geçmez. Sevgi ve muhabbet anlamında “meveddet” ve “hubb” kelimeleri ve bunların benzerleri geçmektedir. İlk dönem zahitleri ve sufiler Kur’an ve Sünnette geçmemesi sebebi ile sevgi ve muhabbet yerine “Aşk” kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlardır.

İslam muhakkikleri ve bilginleri daima aşk yerine “Muhabbeti” esas almışlardır. Zira aşk hem şer’an hem de aklen mezmumdur, muhabbet ise hem dinen hem de aklen faydalı ve güzel bir duygudur. Aşka meftun olan insanlar zayıf karakterlidirler. Aşk bir ifrat ve cinnet halidir. Bu nedenle aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, akıl ve ilmi hiçe sayarak gerek Kur’an-ı Kerim’in ve gerekse hadis-i şeriflerin en çok üzerinde durduğu akıl ve ilme değer vermemişlerdir. Bu şekilde Kur’an ve Sünnet’in düsturlarına tamamen ters bir din ortaya koymuşlardır.

Düşünce ve akıl, Kur’ân-ı Kerimin en çok üzerinde durduğu bir konudur. Aşk, duygu yoğunluğu halidir. Duyguları ise ilmin rehberliğinde akıl kontrol eder. Şayet duygu akla hâkim olursa buna rezilet, akıl duyguya hâkim olursa buna fazilet denir. Fazilet ifrat ve tefrit arasında istikamet halidir. Aklı ve şuuru yok eden ve sağlıklı düşünceyi engelleyen hissi bir hal olan aşk bu açıdan makbul bir şey değildir.

Aşk ölçüsüzlüktür ve âşık da dengesiz biridir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik ise hiçbir zaman iyi bir şey değildir.

Aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Aşk uğruna kâtil olanlar, intihar edenler ve din değiştirenler dahi vardır. Bu nedenle İbn-i Teymiye, aşkı, “Nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesi” olarak tarif etmiş ve “kalbî bir hastalık” olarak kabul etmiştir. Birçok bilgine ve filozofa göre de aşk bir irade bozukluğu ve hastalığıdır.

Sonuç olarak, aşk bir kemal hali olmadığı için Allâh’a has bir vasıf olmaktan uzaktır. Allâh hakkında âşıktır veya maşuktur denemez. Allâh sevgisi de ancak “muhabbet” şeklinde ifade edilebilir. Allâh’ın sevgi ve muhabbeti de rahmeti ve rızası şeklinde tecelli eder.

Kendilerini Allâh’a ulaştıracak vasıtalara artık ihtiyaç duymayan varlıklar olarak gören ve ilim ehlinden, fakihlerden üstün olduklarını düşünen ve insanların böyle düşünmelerini isteyen tasavvufçular, bulundukları makamı en yüce makam olarak gördükleri veya görülmesini istedikleri için bidat ve sapıklık olan bu anlayıştan çıkmak istemezler.

Evet, genel olarak kötü niyetli yönetimlerin hakiki islama karşı insanları uyutmak için pofpofladığı tarikatler ve bunların içindeki şeytanlarının kendilerinin çok yüksek bir makamda olduklarını zannettirdiği insanlar yukarıda da değindiğimiz gibi ilmen ve dinen zararlı ve yanlış olan bu kavramla özdeşleşmiş hatta cahil insanlardan da kendilerindeki bu vasıflarından dolayı saygı ve itibar görmüşlerdir.

Asıl itibariyle insanların, bu bidat ehlini sapık fikirlerinin kurbanı olan mecnun veya insanları hakiki islamdan uzaklaştırmak isteyen, bunun için de bulundukları hali bir ilimmiş gibi göstermek için fasıllandırmış ve felsefeyle dillerini eğip bükmüş kötü niyetli şahsiyetler olduklarını düşünmeleri lazımdır.

Bu gibi bozuk yollara sapmamak için tüm Müslümanların yaşadıkları dini iyi bilmeleri, bu konudaki ilimleri islamın temel kaynaklarından almalıdır.

Bu dünya hayatının karanlık yollarında elinde Kur’an’ın ve Sünnet’in nuru (ışığı) olmadan yürüyen bir insana şeytandan başka yol gösterici var mıdır?

Rabbim her türlü sapıklık ve bidatten bizleri muhafaza eylesin, Hakkı hak bilip hakka tabi olmayı, batılıda batıl bilip ondan uzak durmamızı nasip eylesin… Allâhumme Âmîn.